foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

İslam Ülkeleri Neden Kalkınamıyor

desKonuya büyüme ve kalkınma kavramlarını açıklayarak başlayalım. Büyüme; reel milli gelirin veya kişi başına düşen reel gelirin önceki dönemlere göre artmasıdır. Büyüme kavramı daha çok gelişmiş ülkeler için kullanılan bir kavramdır. Kalkınma kavramı içinde anlatılacağı gibi, gelişmiş ülkeler bir takım sosyal, ekonomik, teknolojik, kültürel ve toplumsal dönüşümlerini çok öncelerden gerçekleştirdikleri için onların temel sorunu reel gelirlerini artırmaktır. Devamı

,

 

Kanuni lakabı verilen Sultan Süleyman

Tebaası tarafından kendisine ancak Kanuni lakabı verilen Sultan Süleyman, yeni bir hukuk devleti anlayışının da müjdecisi oldu. Yavuz'un Cihan çapındaki icraatı sırasında gerek devletler hukukunda gerek Amme ve şahıs hukukunda yaptığı hatalar, Kanuni tarafından derhal düzeltildi. Kanuni devrinde Hükümetin ve onun başı olan sadrazamın otoritesi yüksek ve kesindi. Makamını muhafaza ettiği müddetçe padişah, sadrazamın işlerine hiçbir surette müdahale etmez Hatta edemezdi. Hâlbuki Yavuz devrinde sadrazamın böyle bir otoritesi olmayıp, devlet başkanı olan Yavuz'un otoritesi tam manasıyla mutlaktı. Rüstem Paşa gibi Kanuni'nin yetiştirmesi olan bir sadrazam, bir kere Cihan padişahına işlerine karışmak salahiyeti olmadığını İhtar edebilecek cesareti kendisinde bulmuştur. Bu cesaret Şüphesiz kanun kudretinden ve hükümdarın hukuk anlayış ve saygısının egemenliğinden ileri geliyordu. Gene Kanuni'nin yetiştirmesi olan Damat İbrahim Paşa da, Alman sefirine Padişahın hükümet işlerine karışmadığını Hatta kendisi hükümet başkanı olduğundan, Reyi olmaksızın padişahın emirlerinin icra edilemeyeceğini açıkça söylemekten çekinmemiştir. Bu sözleri, kısmen İbrahim Paşa'nın malum gururu ile tefsir etsek dahi, devrin hukuk anlayışı ve devlet başkanı ile hükümetin salahiyet ayrılıkları meydana çıkmaktadır.

Türkiye'nin hukuk devleti olduğu Avrupa'da malumdu. İngiltere Kralı VIII. Henry, bu sıralardadır ki Türkiye'ye bir heyet göndermiş, Türk adli müesseselerini tetkik ettirmiş bu heyetin raporu ile İngiltere'nin ileride cihana örnek olan Adliyesi'nde ıslahat yapmıştır.

Kanuni Devri'nin diğer bir hususiyeti de rüşvetin devlet idaresinde meçhul olması ve memurların azil ve tayini statüsü idi. Belirli bir suçu olmayan memur Azledilemezdi. Bir kerede azledildi mi, bir daha devlet hizmetinde kullanılmaz, sucu ağır değilse derhal emekliye sevk olunurdu. Rüşvet, Kanuninin son zamanlarında, Rüstem Paşa ile devlet işlerine sokulmaya başlamış, on altıncı Asrın sonlarında ise memurların sebepsiz yere azilleri bir adet olmuştur. Bu iki unsurun koca İmparatorluğu ve Kudretli bünyesini nasıl tahrip edip çökerttiği malumdur.

Devlet memurlarının maaş ve tahsisatları boldu ve rüşvet ve irtişa ihtiyaç göstermiyordu. Nüfuz ticareti, çok ağır bir suçtu. Mısır Beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın Mısır vergisini bir sene İstanbul'a Mutat Meblağdan fazla göndermesi vakası çok meşhurdur. Divanı Hümayun bu fazlalıktan memnun olacak yerde, şüphe göstermiş ve Beylerbeyi'ne bu fazlalığı nereden ileri geldiğini sormuştur. Hüsrev Paşa, yeni yapılan kanallar Dolayısıyla Mahsul fazlalığını ve gümrüklerde yapılan ıslahatı Sebep olarak gösterilmiştir. Ancak Divanı Hümayun, Mısır halkının tazyik edildiği endişesiyle, bu ifşaatı da makbul saymamış Kahire'ye fevkalade bir Teftiş heyeti göndermiştir. Heyet Beylerbeyi'nin lehine rapor vermiştir. Bununla beraber Kanuni, çok hassas bir adalet duygusuyla, vergi fazlasının Kahire'ye iadesini ve bu meblağın kanal, suyolu ve liman işlerinde kullanılmasını buyurmuştur.

Büyük Türkiye Tarihi Yılmaz Öztuna Cilt 3 Sf.328

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi;

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi şekli Ayrıca üzerinde durulacak derin bir tarihi psikolojik hadisedir. Yavuz, tarihte ancak 1-2 Cihangir'e nasip olan bir muvaffakıyetle taht şehrine dönüyordu.Bir hamlede ve tek seferde İmparatorluğunun topraklarını iki katından fazla genişletmiştir.

( Mısır seferinde fethedilen topraklar üzerinde bugün Mısır, Cezayir, Sudan, İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Yemen Devletleri ile Suudi Arabistan ve Libya devletlerinin bir kısmı ve Türkiye'nin Gaziantep, Hatay Adana vilayetleri, Tarsus gibi birkaç kazası bulunmaktadır; (bu topraklar üzerinde bugün 300 milyona yakın nüfus yaşamaktadır) maddi bakımdan yeryüzünün üç büyük Devleti ortadan kaldırıldığı gibi, manevi bakımdan Şan ve Şerefi, Bütün İslam tarihi çapındadır.

 

İslam dininin Başkanlığı demek olan halifelik, 767 yıldan beri bu sıfata haiz olan Abbasîlerden Osmanoğulları'na, Yani ilk defa olarak bir Türk hanedanına geçmiştir. Mukaddes emanetler, Osmanlı Türkeri’nin elindedir. Mukaddes şehirler( Mekke, Medine Kudüs) de öyle. Yavuz'un fütuhatı, 400 seneden fazla Türklerde kalmış Anadolu'daki fetihleri ise, ebedi olmuştur. İstanbul'da ise Büyük Cihangir'i karşılamak için Kıyametler kopmaktadır. En büyük merasimler hazırlanmıştır. yüzbinlerce halk hükümdarlarına alkış tutmak için aylardan beri bu günü beklemektedirler..

 

Yavuz'un bütün gösterişi devlet işlerindedir hususi hayatında mahcup mütevazı ve sakin bir adamdır. Geceleri odasında gözlük takıp kitap okuduğu anlarda, alelade bir Türk Bilgininden hiçbir farkı yoktur. Son derece sade giyinmektedir. İstanbul'da halkın hissiyatını ve yapılacak merasimleri öğrenince son derece sıkılmıştır. Şahsına gösterilecek olan bu derece alayişten utandığı için, bir gün sonra merasimle şehre girmesi lazımken, Birkaç saat önce yanında bir kaç kişiyle beraber Kayığa binmiş gizlice Topkapı Sarayı'na çıkmıştır. Ertesi gün halk ve devlet adamları Padişahın sarayda olduğunu öğrenmişler ve hiçbir merasim yapılamamıştır.

Bu Hadise, Türkiye'nin inhitat devirlerinde birtakım palavracılara yapılan karşılama törenleri ile mukayese edilirse, 16. Asır Türk ahlakının yüksekliği Daha iyi belli olur.

Yılmaz öztuna büyük Türkiye tarihi cilt 3

Sultan Murat'ın şahsiyeti 

Sultan Murat'ın saltanatı 1362 Martından 1389 un 20 Haziranına kadar 27 yıl 3 aydır şehadetinde 63 yaşındaydı Bursa'nın Fethi senesi olan 1326 da doğmuştur. 

Sultan Murat'ın şahsiyetinin azametinden ve Türk tarihindeki rolünde eski ve yeni bütün tarihçiler birleşmektedir.

 

Anadolu Beylikleri ‘ne Karamanoğulları da dâhil olmak üzere söz geçirmesi, hepsinin Kosova’ya an kaybetmeksizin gönderdikleri birliklerle sabittir. Bu suretle Osmanoğulları’nın nüfuzu Toroslar’ a ve Fırat’a kadar dayanmış Yıldırım’ın ilk yıllarındaki büyük Anadolu fütuhatının manevi temelleri atılmıştır.

 

Dahi Asker ve devlet adamı olan ve hayatında " meliku'l meşayikh Gazi Murat= derviş gazilerin şeyhlerinin kralı Murat gazi diye anılan Sultan Murat, bütün hareketlerinde muayyen bir plana dayanmış, son anına kadar hareket kabiliyetinden ve dehasından hiçbir şey kaybetmemiştir. 37 muharebede bizzat bulunarak hepsini kazanmış ve Yenilmez bir kumandan şöhreti yapmıştır.

 

 

İngiliz tarihçisi Gibbons' dan " saltanatı müddetince hiç bir devlet adamı tarafından üstüne çıkılamayan bir kiyasetle Osmanlıların mukadderatını idare etmiştir. Murat'ın Hükümdarlığı esnasında vukua gelen inkılaplar, bütün tarihin en Hayret veren vakıalarından biridir.

 

 

Kendisinin harp hususundaki cevvaliyet ve gayreti babasınınki gibiydi. Fakat babasının Tahayyül ettiğinden daha geniş bir icraat sahasına yayılmış olduğu için, daha müşkül vaziyetleri maruz kaldığı halde gevşememişti. Elindeki Kumandan=valilerin hiç birisiyle arasında anlaşmazlık olmadı. Rumlara karşı muamelesi onların seciyesini tayinde mükemmel bir feraseti olduğunu gösteriyor. Bizans Kilisesi erbabının nazarında bir kâfir ve İsa düşmanı idiyse de, Hristiyanlara papalıktan daha iyi muamele etmekle teveccüh ve muhabbetlerini kazanmıştır."

 

 

Bizanslı tarihçi Halkokonilas'dan : Murat hayatında birçok tehlikeyi atlatmış, büyük işler görmüş Rumeli ve Anadolu'da 37 kadar mühim muharebeyi idare ederek hepsinde zaferi kazanmıştır. Muharebe meydanını bıraktığı ve arka çevirdiği görülmemiştir. İşlerini tanzim etmekte ve her şeyi münasip vakti hulül edince yapmakta mahirdi. Muharebe de çok cesur olup, şaşırmaz ve telaş göstermezdi. Gençliğinde olduğu gibi aynen ihtiyarlığında da Çalışkan enerjik ve sertti. Maksadını istihsal etmek için iyice düşünür, sonra harekete geçerdi.

 

 

Maksadını temin edecek hiçbir Tedbiri ihmal etmezdi kendisine itaat eden bütün milletlere ve Sarayı'nda efrada yumuşak muamele ederdi. Yerinde mükâfatları Hiç ihmal etmezdi. Muharebeden önce ordusuna parlak sözler teşci ederdi.

 

 

En küçük hataları tekrar etmemeleri için şiddetli cezalandırdı. Verdiği söze sadık kalmak hususunda en başta gelen hükümdarlardandı. Aleyhinde davrananlar hiçbir zaman elinden kurtulamamışlardır. Maiyeti ondan korkularından titrerlerdi. Fakat aslında o mahiyetine karşı hiç kimsede görülmemiş bir sevgi beslerdi.

 

 

Fransız tarihçi Grenard' dan: " bu sırada Osmanlıların başında en büyük hükümdarlarından biri olan Sultan murat bulunuyordu. Sultan Murat, şahsi değeri bakımından zamanın Avrupa'sında eşine tesadüf edilemeyen bir hükümdardı. Yalnız fevkalade bir asker hızlı ve yerinde hareketleriyle büyük bir strateji Üstadı değil, aynı zamanda Nafiz bir siyaset adamı idi. Düşmanların maddi ve ruhi kaynaklarına takdir etmekte yanıldığı görülmemiştir.

 

 

Doğuştan hükümdar yaratılmıştır. Hizmetinde bulunanların tam itimadına ve minnettarlığına haizdi. Zaten baş olarak yaratılmak Türk milletinin mahsus karakterlerdendir. Murat'ın sayesinde küçük Osmanlı kavmi bir tek Mefkûre peşinde birleşen bir millet olmuştu. Murat'ın muvaffakiyetindeki genel sebep budur. Sultan Murat'ın tahta çıkması ile milletin istikbali belli olmuştu. Ölümünde ise bu İstikbal 5 Asır için temin edilmiş vaziyetteydi.


Osmanlı Devlet Nişanı' nın sembolleri

image001

Tasarım harikası Osmanlı Devlet Nisanı’ndaki 30 ayrı sembolün anlamlarını biliyor musunuz?

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Yard. Doç. Dr. Selman Can, Osmanlı Devleti'nin sembolü haline gelen 'Osmanlı arması' fikrinin İngiltere Kraliçesi Victoria'dan çıktığını söyledi. 



Osmanlı'da arma geleneğinin bulunmadığını belirten Can, Kraliçe Victoria'nın 19. yüzyılda arma tasarımı yaptırarak, Sultan Abdülmecid'e hediye ettiğini söylüyor. Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yapan Dr. Can; tepesinde güneş, hükümdarın tuğrası, Osmanlı sancağı, adaleti temsil eden terazi, Kur'an-ı Kerim gibi birçok sembollerle Osmanlı'yı anlatan armanın İngilizler tarafından yapıldığını savunuyor.

Dr. Selman Can, arma fikrinin Osmanlı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı sırasında ortaya çıktığını anlatıyor. Dr. Can'ın verdiği bilgilere göre, bu dönemde İngiltere, Osmanlı ile yakın ilişkiler kurmaya çalışıyordu. Fransa'nın Sultan Abdülmecid'e verdiği 'Legion' nişanı İngiltere'yi harekete geçirdi.

İngiltere Kraliçesi Victoria, Fransa'nın verdiği nişana karşılık Kasım 1856'da Dizbağı Nisanı’nı Osmanlı Sultan’ına sundu. Dr. Can, nişanla birlikte gelen Osmanlı armasıyla ilgili şu bilgileri veriyor: "Böylece Sultan Abdülmecid, Dizbağı Nişanı' nın sahibi oldu.

Ancak 1346'da Kral III. Edward tarafından ortaya çıkarılan Dizbağı Nişanı'nın geleneğinde şöyle bir uygulama vardır: Nişanı alan kişi ya da hükümdarların armaları Londra'da Windsor Sarayı'nda bulunan Saint George Kilisesi'nin duvarında asılmaktadır. Ancak Osmanlı Padişahı'nın arması bulunmamaktadır. Bunun üzerine Kraliçe Victoria, Prens Charles Young ismindeki arma uzmanını Osmanlı için arma tasarlamak üzere görevlendirir. İstanbul'a gelerek araştırmalarda bulunan Young' a, Etyen Pizani isminde bir tercüman yardımcı olur."

İngiliz tasarımcı, padişahlık alameti olan saltanat kavuğunu, sorgucu, ay-yıldızlı sancağı ve tuğrayı ön plana çıkararak bir arma hazırlar. Bir yılda hazırlanan arma, Osmanlı Devleti'nin Londra Sefiri Kostaki'ye teslim edilir. Kostaki tarafından İstanbul'a gönderilen arma çizimlerini Sultan Abdülmecid de beğenir. Bu şekilde oluşan Osmanlı Devleti arması İngiltere'nin Saint George Kilisesi'ndeki yerini alır. Kraliçe Victoria'nın Charles Young'a tasarlattığı arma, Sultan 2. Abdülhamit döneminde terazi ve silahlar eklenerek son şekline kavuşur.



Tarih bilgisinin söylentilerle oluşturulamayacağını kaydeden Dr. Selman Can, şu uyarıda bulunuyor: "Tarihle iç içe yaşayan bir toplumuz. Ancak tarihî konular üzerinde bilgi birikimimiz son derece zayıf. Sorgulamayı ve araştırmayı öğrenen nesiller ancak tarihi doğru okuyabilir."

image002

Otuz ayrı sembol bulunuyor

Prens Charles Young ismindeki bir İngiliz tarafından tasarlanan Osmanlı armasında; güneş, 2. Abdülhamit'in tuğrası, sorguçlu serpuş, kalkan, sancak, mızrak, top, kılıç, borazan, yay, çapa, hilafet sancağı, Kur'an-ı Kerim, terazi, kılıç, süngülü tüfek, şefkat nişanı, Mecidi nişanı, nişan-ı iftihar, nişan-i Osmani gibi 30 ayrı sembol bulunuyor.


İşte sembollerin anlamları:

1- Tuğranın etrafındaki güneş motifi, padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir

2- II. Abdülhamit'in tuğrası

3- Sorguçlu serpuş: Osman gaziyi ve tahtı temsil eder

4- Yeşil Hilafet sancağı 

5- Süngülü tüfek: Nizam-ı Ceditle birlikte Osmanlı ordusunun asıl silahı olmuştur

6- Çift taraflı teber

7- Toplu tabanca 

8- Terazi: şeşper ve asaya asılıdır, adaleti temsil eder.

9- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler.

10- Nışan-ı al-i imtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve askerlere veriliyordu.

11- Nışan-ı Osmani: Sultan Abdülaziz Han tarafından 1862'de ihdas edilmiş olup, devlet hizmetinde üstün başarı sağlayanlara verilirdi

12- Asa ve şeşper

13- Çapa, Osmanlı denizciliğini temsil eder.

14- Bereket boynuzu

15- Nışan-ı iftihar

16- Yay

17- Mecidi nişanı 

18- Borazan, modern mızıka takımının kullandığı çalgı aletidir



19- Şefkat nişanı, 1878'de II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiş olup; savaş zamanında, büyük afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilirdi

20- Top gülleleri (Bazı armalarda bulunmuyor.)

21- Kılıç

22- Top, topçu ocaklarını temsil eder

23- El siperlikli tören kılıcı: bu kılıç klasik Türk kılıcı olmayıp, o devirdeki subaylar tarafından kullanılırdı.

24- Mızrak.

25- Çift taraflı teber, orduda üst düzey görevliler tarafından üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır.

26- Tek taraflı teber (balta)

27- Bayrak

28- Osmanlı sancağı

29- Mızrak: Son dönem mızraklı süvari alaylarını remzeder

30- Kalkan, Ortasında stilize edilmiş bir güneş motifi var. 12 yıldız: Rivayete göre bu 12 yıldız 12 burcu temsil eder. Güneş bu burçlar üzerinde hareket eder.


http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=358255 alınmıştır


 

İngilizlerin islam düşmanlığı

 

Hindistan’ın Amritsar şehrinde [m. 1919] bir gün ayin sebebi ile toplanan Hindu’lar, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine hürmet etmezler.

Misyoner, İngiliz General Dyere şikâyette bulunur.

General derhâl askerlerine emir vererek, mabette ayinle meşgul halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yedi yüz kişi ölür. Binden ziyade kişi de yaralanarak yerlere serilir.

General bununla da iktifa etmeyerek, ahaliyi üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Mesele Londra’ya şikâyet edilir. Hükümet tahkikat yapılmasını emreder.

Tahkikat için Hindistan’a gelen müfettiş, generale müdafaa ’sız halka ateş açtırmasının sebebini sorunca, General, (Buranın kumandanı benim. Buradaki askerî bir icraatı ben takdir ederim. Öyle lüzum gördüm ve emrettim.) cevabını verince, müfettiş, (Pekâlâ, ahalinin yüz üstü sürünmesini emretmenizin sebebi nedir?) diye sorar.

General, (Hintlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindu tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakaret değil, sürünmeleri icap ettiğini anlatmak istedim) der. Müfettiş, halkın, alış veriş için dışarı çıkmak mecburiyetinde olduğunu söyleyince, General, (Bunlar insan olsalardı, sokak da yüzüstü sürünmezlerdi. Çünkü bunların evleri birbirine bitişik ve damları düzdür. Damlar üzerinde insan gibi yürürlerdi) cevabını verir. Generalin bu sözleri İngiliz basınında neşredilince, general kahraman ilân edilir. [Dyer, Reginald Edward Harry 1281 [m. 1864] de doğdu, 1346 [m. 1927] de İngiltere’de öldü. Dünya tarihîne (13 Nisan 1919 da Amritsar şehrinde İngiliz zulmüne karşı meydana gelen olayları, şehri kan gölüne çevirerek bastıran meşhur İngiliz general) diye geçti. Hindistan’ın her yerinde İngilizler aleyhine büyük gösteriler yapılması üzerine vazifeden alınarak, emekliye sevk edildi. Fakat İngiliz Lortlar kamarası Dyerin yaptıklarını medh-u sena ile karşılayarak, ona yardım yapılmasını kararlaştırdı. İngiliz lortlarının, kontlarının diğer milletlere nasıl bir gözle baktıkları burada da açıkça görülmek dedir.]

İngiliz casusun itirafları

M.Sıddık Güneş

Bu on günlük izin, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necef deki hastalık günlerimi hatırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti. 

Nazırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güler yüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zahir oluyordu.

Bana: (Nazırımızın ve müstemlekelerle vazifeli heyetin emri ile sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim. 

İlerde, bu iki sırdan çok istifaden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam itimat edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi. 

Elimden tutarak, Nazırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok cazip bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrafında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı padişahının kıyafetinde idi. Türkçe ve İngilizce biliyordu. İkincisi, İstanbul’daki Şeyhülislamın kıyafetinde idi. Üçüncüsü, İran Şahının kıyafetinde idi. Dördüncüsü, İran sarayındaki vezirin kıyafetinde idi. Beşincisi, Şiî’lerin tâbi’ olduğu Necef deki en büyük âlimin kıyafetinde idi. Bu son üç kişi, Farsça ve İngilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtip bulunuyordu. Bu kâtipler aynı zamanda, bu adamlara, casusların İstanbul, İran ve Necef deki, onların asılları olan beş kişi hakkında topladıkları malûmatı bildiriyorlardı.

Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsil ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, asılları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Neceftekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabul eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tespitimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutabıktır. 

İstersen, tecrübe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin. 

Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi. 

Ben de peki dedim. Zira daha önce, Necef deki Şia’nın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı hususlar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, Sünnî ve mutaassıp olduğu için, hükümete harp açmamız caiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, Sünnî olduğu için hükümete harp açmamız caiz değildir. Zira bütün Müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harp açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.

Ben, (Hocam, Yahudi ve Hıristiyanların necs olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet, onlar necsdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakarete karşı misillemede bulunmaktır. Zira onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzip ederler. 

Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik imandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerif) [Hazret-i Ali’nin türbesinin etrafı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hatta ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz).

Cevaben: (Evet, hakikaten temizlik imandandır. Fakat ne yapalım, Şii’ler, temizliğe ehemmiyet vermeyince, böyle olur) dedi. 

Nazırlıktaki bu adamın cevapları, Necef deki Şii âliminin cevaplarına tıpa tıp mutabık idi. Bu adamın Necef deki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam Farsça biliyordu. 

Sekreter: (Şayet sen diğer dört kişinin asılları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asıllarına ne kadar mutabık olduğunu görebilirdin) dedi.

Ben dedim ki: (Şeyh-ul-İslam’ın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünkü benim İstanbul’daki hocam Ahmet Efendi, Şeyh-ul-islâmı bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (O zaman buyur, onun da numunesi ile görüşebilirsin) dedi. 

Şeyh-ul-İslam’ın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halife’ye itaat etmek farz mıdır?), (Evet vaciptir. Allaha ve Peygambere itaat etmek farz olduğu gibi, bu da vaciptir) dedi. (Bunun delili nedir?) dedim.

Cevaben dedi ki: (Cenâb-Allah’ın bu ayetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ulül emre itaat ediniz)[1] Ben, (Allah bize, askerine Medine yi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halife Yezit' e ve içki içen Velide itaat etmeği emreder öyle mi?) dedim. Cevabı şuydu: (Oğlum, Yezit Allah tarafından Emîr-ül-mü’minîn idi. Hüseyni öldürmeği emretmedi. Sen,Şiî’lerin yalanlarına inanma! 

Kitapları iyi oku! Hata yaptı. Sonra tövbe de etti. Medine-i münevvereyi yağmalamayı helâl edişinde isabet etmiştir. Çünkü Medine halkı azıp bâgî olmuş ve itaati bırakmıştı. Velide gelince, evet o fâsık idi. Halifenin yaptıklarını taklit değil, İslamiyet’e uygun olan emirlerine itaat etmek vaciptir.) Bunları hocam Ahmet efendiye de, daha önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım. 

Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hazırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu usul ile sultanın ve Şii olsun, Sünnî olsun, Müslüman âlimlerinin düşünce kabiliyetlerini öğreniyoruz. Siyasi ve dinî mevzularda, onlar ile mücadele etmemize yardımcı tedbirler bulmağa çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hazırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perişan edersin. Fakat onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, Müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dair getirecekleri delilleri bilirsen, onların delillerini çürütebilecek karşı deliller hazırlaman mümkün olur ve o karşı delillerle onların akidelerini sarsabilirsin) dedi.

Sonra, adı geçen temsilî beş adamın askerlik, mâliye, maarif ve dinî sahalarla alâkalı aralarında geçen mütalaa ve plânların neticelerini ihtiva eden, bin sahifelik bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitabı[1] Nisâ süresi, ayet: 59 alıp eve götürdüm. Üç haftalık tatilim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütalaa ettim. 

Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zira ihtiva ettiği mühim cevaplar ve ince mütalaaları sahih gibiydi.

İngiliz casusunun itirafları İngilizlerin İslâm Düşmanlığı 

Sıddık Gümüş


 

Oğuz Kağan Destanı

Destanın küçük bir bölümü

 

Günlerden bir gün Ay Kağan bir erkek çocuk doğurdu. Çocuk kara saçlı, karakaşlı, ela gözlü, kırmızı ağızlı idi. Perilerden daha güzeldi. Çocuk anasından yalnız bir defa süt emdi. Bir daha emmedi. Konuşmaya başladı. Çiğ et ve şarap istedi. Kırk günden sonra büyüdü. Yürüdü, Oynadı. Ata bindi. Geyik avına başladı.

Oğuz Han denen bu bahadır Bir gün Tanrı' ya yakarmakta idi. Birden bire etraf karanlık kesildi. Gökten bir ışık düştü. Bu ışık aydan da güneşten de parlaktı. Oğuz Kağan gördü ki bu ışığın içinde bir kız var. Bu kız çok güzeldi. Yüzünde ateşli ışık saçan bir beni vardı. Kutup yıldızı gibi idi. Gülse, mavi gök te gülerdi. Ağlasa, Mavi gök de ağlardı.

Oğuz Kağan bu kızı görünce aklı başından gitti. Kızı sevdi, aldı. Kız, Oğuz Kağan'a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine “Gün” ikincisine “Ay” üçüncüsüne “Yıldız” adını koydular.

Oğuz Kağan gene bir gün ava gitti. Gördü ki gölün yanında bir ağaç var. Bu ağacın kovuğunda bir kız oturuyor. Çok güzel bir kız. Saçları bir ırmağın akışı gibi. Dişleri inciye benziyor. Gözleri gökten de mavi.

Oğuz Kağan'ın aklı başından gitti. Yüreğine ateş düştü. Onu sevdi, aldı. Bu kız da Oğuz Kağan'a üç erkek çocuk doğurdu. Birincisine “Gök” ikincisine “Dağ” ,üçüncüsüne de “Deniz” adını verdiler.

Bu çağda, sağ yönde Altın Kağan denilen bir kağan vardı. Altın Kağan, Oğuz Kağan'a elçi gönderdi. Pek çok altın gümüş, yolladı. Pek çok kız, yakut, inci gönderdi. Oğuz Kağan'a saygı gösterdi. İtaat etti. Oğuz Kağan, Altın Kağan'ın itaatini kabul etti. Sonra kırk gün yürüdü. Buz dağı denene dağa geldi. Çok soğuktu. Çadırını kurdurdu.

Tan yeri ağardığı zaman Oğuz Kağan'ın çadırına güneş gibi bir ışık girdi. O Işıktan; gök tüylü, gök yeleli, büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt, Kurt Oğuz Kağan' a dedi ki:

-”Ey Oğuz, artık ben önünde yürüyeceğim.”

Bundan sonra Oğuz Kağan çadırları toplattı. Yola koyuldu. Ordusunun önünde gök tüylü, gök yeleli, büyük bir erkek kurt yürüyordu. Ordu, kurdu takip ediyordu.

Nice günlerden sonra kurt durdu. Oğuz Kağan' da ordusunu durdurdu. Burada İtil denen bir ırmak vardı. Oğuz Kağan düşmanla karşılaştı. Savaş çok çetin oldu. Okla kılıçla vuruşuldu. İtil suyu düşman kanından kıpkızıl oldu ve Oğuz Kağan üstün geldi.

Gök tüylü, gök yeleli kurt gene öne düştü. Oğuz Kağan'ı Sind Ülkesine götürdü. Oğuz Kağan bura da çok düşmanla vuruştu. Düşmanı yendi. Bu ülkeyi de yurduna ekledi. Geri döndü.

Oğuz Kağan' ın yanında aksakallı, boz saçlı çok akıllı ihtiyar bir kişi vardı. Anlayışlı doğru bir adamdı. Oğuz Kağan' ın veziri idi. Adı “Uluğ Türk” idi.

Uluğ Türk günlerden bir gün uykuda bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Bu altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanmıştı. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Uluğ Türk uyandıktan sonra, düşte gördüklerini Oğuz Kağan' a anlattı:

-”Ey Kağanım” dedi. “Hayat sana hayırlı olsun!...Gök Tanrı, düşümde gördüğümü yerine getirsin .Dilediği yeri sana versin. “

Oğuz Kağan, Uluğ Türk'ün sözlerini beğendi. Öğüdünü dinledi. Oğullarını topladı. Şöyle dedi:

-”Gönlüm av diliyor. Kocadım. Kuvvetim kalmadı. Gün, Ay ve Yıldız; Siz doğu tarafına varın. Gök Dağ ve Deniz; siz batı tarafına varın....”

Bunun üzerine Oğuz Kağan' ın oğullarının üçü Doğu tarafına, üçü de batı tarafına gitti. Gün Ay ve Yıldız çok geyikler çok kuşlar avladıktan sonra yolda bir altın yay buldular. Yayı aldılar. Babaları Oğuz Kağan'a verdiler. Oğuz Kağan sevindi. Yayı üç parça etti ve dedi ki :

-”Ey büyük kardeşler ,yay sizin olsun..”

Gök, Dağ ve Deniz de çok geyikler, çok kuşlar avladıktan sonra yolda üç gümüş ok buldular. Okları aldılar. Babaları Oğuz Kağan' a verdiler. Oğuz Kağan sevindi. Okları küçük oğullarına pay eti ve dedi ki :

        “Ey küçük kardeşler, bu oklar sizin olsun...”

Oğuz Kağan bundan sonra Ulu kurultayı toplantıya çağırdı. Halkı da davet etti. Büyük meşveret edildi. Oğuz Kağan yurdunu oğullarına pay etti. Onlara verdi dedi ki:

-”Ey oğullar, ben çok yaşadım. Çok savaşlar gördüm. Çok ok attım. Çok ata bindim. Düşmanlarımı ağlattım. Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrı'ya borcumu eda ettim. Sizlere de yurdumu veriyorum....”

 


Ergenekon Destanı

Ergenekon Destanı “Büyük Türk Destanı’ndan bir parçadır. Türk kavimlerinden Göktürkler' i mevzi alır.. Göktürkler ‘in menşeini açıklamak ister. Ergenekon Destanı'nın hulasası şöyledir:

Türk illerinde Göktürkler' e itaat etmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler birleşerek Göktürkler ‘in üzerine yürüdüler. Maksatları öç almaktı. Göktürkler, çadırlarını sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi.

Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri av yerinde toplanıp konuştular..

“ Göktürklere hile yapmazsak akıbet işimiz yaman olur. “ dediler.

Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar.

Göktürkler, “Bunların vuruşma güçleri bitti, kaçıyorlar,” deyip arkalarından yetiştiler.

Düşman, Göktürkleri görünce birden döndü. Vuruşma sonunda düşman Göktürkler' i gafil avlayıp yendi. Göktürkler' i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını ve mallarına öylesine yağmaladılar ki bir ev kurtulmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdi. Küçükleri kul edindi. Her düşman birini alıp gitti.

Göktürkler ‘in başında İl Han vardı. Çocukları çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada bir tanesi hariç, hepsi öldü. Kayı adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Han'ın Dokuz-Oğuz adlı birde yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz-Oğuz düşmana tutsak olmuşlardı. Fakat on gün sonra bir gece ikisi de kadınları ile beraber atlarına atlayıp kaçtılar. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen çok deve, at, öküz ve koyun buldular. “Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. Gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım,” dediler. Dağa doğru sürülerini alıp göç ettiler.

Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yolda öylesine bir yoldu ki, bir deve veya bir at güçlükle yürüdü. Ayağını yanlış bassa yuvarlanıp parça parça olurdu. Göktürklerin vardıkları yerde akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, Ulu Tanrı' ya şükrettiler. Hayvanlarının kışın etini yediler; Yazın sütünü içtiler. Dersini giydiler. Bu ülkeye “Ergenekon” adını koydular.

İki Göktürk prensinin Ergenekon da çocukları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz-Oğuz Han'ın daha az oldu. Çok yıllar bu iki Han’ın çocukları Ergenekon' da kaldılar. Pek çoğaldılar.

Dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki, Ergenekon' a sığışamaz oldular. Buna bir çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki,” atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuzda eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Ergenekon'da çıkalım. Ergenekon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım.”

Kurultay bu kararı alınca, Göktürkler, Ergenekon’dan çıkmak için yol aradılar. Bulamadılar.

O zaman bir demirci dedi ki , “Bu dağda bir demir madeni var. Yaşın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir idi.”   Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü, altını, yanını yönünü böylece odun ve kömürle doldurduktan sonra yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular.

Odun-kömürü ateşleyip körüklemeye başladılar.

Tanrı'nın gücü ve inayetiyle ateş, kızdıktan sonra demir dağ eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatini, bekleyip bu yoldan Ergenekon’dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün ondan sonra Göktürkler ‘de bayram oldu. Her yıl o gün gelince büyük tören yapılır; bir parça demir alınıp ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Göktürk Hanı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Ondan sonra Türk Beyleri böle yapıp bu günü kutlarlar.

Ergenekon' dan çıkınca Göktürkler' in ulu Hakanı Kayı Han soyundan Börteçine bütün illere elçiler gönderdi.; Göktürkler' in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki eskisi gibi bütün iller Göktürkler' in buyruğu altına gire..

Göç Destanı


 

Halifemiz Ömer'in emri

 

Hindistan’ın (Nedvet-ül Ulema) meclisinin reisi ve meşhur (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şiblî Nu’mânî 1332 [m. 1914] de ölmüştür. Bunun Urdu dilindeki (el-Fârûk) kitabını serdar Esedullah Hânın annesi ve Afganistan padişahı Nâdir Şâhın kız kardeşi Farisi’ye tercüme etmiş, Nâdir Şâhın emri ile 1352 [m. 1933] de Lahor şehrinde bastırılmıştır. Yüz sekseninci sahifesinde diyor ki:

(Rum Kayseri Herakliyus’ ün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, Rumlara halife Ömer’in “radıyallahüanh” emirlerini bildirirdi.

Suriye’deki Humus şehrini alınca da, (Ey Rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslamiyet’in adâleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışarıdan gelen düşmana karşı, Müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, Müslümanlardan hayvan zekâtı ve uşr aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü Teâlâ emretmektedir) dedi. [Cizye miktarı, fakirlerden kırk, orta hallilerden seksen, zenginlerden yüz altmış gram gümüş veya bu değerde mal yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.] Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mâl emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Rum imparatoru Herakliyusun [ 7 ] bütün memleketinden asker toplayarak, büyük bir haçlı ordusu ile Antakya’ya hücuma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerin de Yermük deki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh”, şehirde memurlar bağırtıp, (Ey Hristiyanlar! Size hizmet etmeğe, sizi korumağa, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için, hepiniz Beyt-ül-mâla vermiş olduğunuz cizyelerinizi geri alınız! İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, Müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden, işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve Müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı, İslam askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde, bu Rum casuslarının çok faydası oldu. İslâm devletlerinin kurulması ve yayılması, asla saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, iman, adâlet, doğruluk ve fedakârlık kudreti idi.)] Ruslar yüz seneden beri istila ettikleri Kazan, Özbekistan, Kırım, Dağıstan ve Türkistan’da bulunan Müslümanların küçük çocuklarından, en ihtiyarlarına kadar her şahıs için senede birer altın almışlardır. Ayrıca askerlik yapmak, mekteplerde Türkçe konuşturmayıp, zorla Rusça öğretmek gibi çeşitli işkence ve zorlamalara rağmen, bu kadar senedir Rusya’daki Müslümanlardan kaç kişi Hristiyan olmuştur. Hatta, Kırım harbi sonunda yapılan sulh neticesinde; Osmanlı topraklarında kalan Hristiyanların Rusya’ya, Rusya’daki Müslümanların da Osmanlı devletine hicret etmesine izin verildi. Böylece, Rusya tarafından iki milyondan fazla Müslüman, Osmanlı devletine hicret etti. Hâlbuki Ruslar, kendi taraflarına hicret edecek olan Hristiyanların her birine 20 ruble yol masrafı verdikleri hâlde, Osmanlı devletinde rahat ve huzur içinde yaşamaya alışmış olan Hristiyanlar, Rusya’nın bu vadine inanmadı ve İslamiyet’in kendilerine verdiği hak ve hürriyetleri bırakıp oraya gitmedi.

 “ Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, 4.000 kilise yıktırdı” demek ise, tarihi bütün hakikatlere karşı açıkça iftiradır. Hristiyan tarihçilerinin bildirdiklerine göre; Ömer “radıyallahüanh” Kudüs’ü feth ettiği zaman, Hristiyanlar, (İstediğiniz bir kiliseyi kendinize mabet olarak seçiniz) diyerek hazret-i Ömer’e teklifte bulundular. Ömer “radıyallahüanh” bu teklifi şiddet ile reddetti. İlk namazı kilise dışında kıldı. Çok zamandan beri, çöplük olmuş olan Heykel-i mukaddes denilen mahalli [Beyt-i mukaddes mahalli], temizleyip, buraya büyük ve güzel bir câmi’ yaptırdı. Müslümanların, Hristiyanlara ve Yahudilere yapmakla mükellef oldukları muamele şekli, bizzat Resûlullah’ ın “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün Müslümanlara hitaben yazdırdığı şu mektupta açıkça bildirilmiştir. Bu mektubun aslı Feridun Beğ’in (Mecmû’a-i Münşeât-üs-salâtîn) kitabı birinci cilt, otuzuncu sahifesinde yazılıdır. [ 8 ] Mektubun tercümesi şöyledir: (Bu yazı Abdullah oğlu Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bütün Hristiyanlara verdiği sözü bildirmek için yazılmıştır. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak, kendisini rahmet olarak gönderdiğini müjdelemiş, insanları Allahuteala’nın azabı ile korkutmuş, insanlar üzerindeki emaneti muhafaza edici yapmıştır. İşte bu Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu yazıyı, Müslüman olmayan bütün kimselere verdiği ahdi, sözü tevsik için kaleme aldırdı. Her kim ki, bu ahdin aksine hareket ederse, ister Sultan, ister başkası olsun, Cenâb-ı Hakka karşı isyan, Onun dini ile istihza etmiş sayılır ve Cenâb-ı Hakkın la ’netine lâyık olur. Eğer Hristiyan bir rahip [papaz] veya bir seyyah [turist] bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibadet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber, onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar, benim himâyem [korumam] altındadır. Ben onları, başka Hristiyanlarla yaptığımız ahitler mucibince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Cizye, haraç vermesinler veya kalpleri razı olduğu kadar versinler. Onlara cebir etmeyin, zor kullanmayın. Onların dinî reislerini makamlarından indirmeyin. Onları, ibadet ettikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyahat edenlere mâni’ olmayın. Bunların manastırlarının [kiliselerinin] hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, Müslüman mescitleri için kullanılmasın. Her kim buna riayet etmezse, Allah’ın ve Resulünün kelâmını dinlememiş ve günaha girmiş olur. Ticaret yapmayan ve ancak ibadet ile meşgul olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garâmet) [ceza] gibi vergileri almayın. Denizde ve karada, şarkta ve garpta, onların borçlarını ben saklarım. Onlar benim himâyem altındadır. Ben onlara (emân) [izin] verdim. Dağlarda yaşayıp ibadet ile meşgul olanların ekinlerinden haraç almayın. Ekinlerinden Beyt-ül-mâl [Devlet Hazinesi] için hisse çıkartmayın. Çünkü bunların ziraatı, sırf nafakalarını temin etmek için yapılmakta olup, kâr için değildir. Cihat için adam lâzım olursa, onlara başvurmayın. Cizye [gelir vergisi] almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar malları ve mülkleri bulunursa bulunsun, yılda on iki dirhemden [kırk gram gümüşten] daha fazla vergi almayın. Onlara zahmet, meşakkat teklif olunmaz. Kendileriyle bir müzâkere yapmak icap ederse, ancak merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilecektir. Onları daima merhamet ve şefkat kanatları altında himâye ediniz! Nerede olursa olsun, bir Müslüman erkekle evli olan Hristiyan kadınlara, fena muamele etmeyiniz! Onların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibadet etmelerine mâni’ olmayınız! Her kim ki, Allahü Teâlâ’nın bu emrine itaat etmez ve bunun zıddına hareket ederse, Cenâb-ı Hakkın ve Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” emirlerine isyan etmiş sayılacaktır. Bunlara kilise ta’ mirlerinde yardımcı olunacaktır. Bu ahitname [sözleşme] kıyamet gününe kadar devam edecek, Dünya sonuna kadar değişmeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktır.) Bu ahidnâme hicretin onuncu senesi, Muharrem ayının üçüncü günü, Medine’de Mescid-i saadette Ali’ye “radıyallahü teâlâ anh” yazdırılmıştır. Altındaki imzalar: Muhammed bin Abdüllah Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Ebû Bekr bin Ebî-Kuhâfe, Ömer bin Hattâb, Osmân bin Affân, Alî bin Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre, Abdüllah bin Mes’ûd, Abbâs bin Abdülmuttalib, Fadl bin Abbâs, Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydüllah, Sa’d bin Mu’âz, Sa’d bin Ubâde, Sâbit bin Kays, Zeyd bin Sâbit, Hâris bin Sâbit, Abdüllah bin Ömer, Ammar bin Yâsir “ radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. [Görüyorsunuz ki, yüce Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” başka dinden olan kimselere son derece merhamet ve şefkat ile muamele edilmesini ve Hristiyanların kiliselerine dokunulmamasını, yıkılmamasını emretmektedir.] Şimdi de, Ömer’in “radıyallahü anh” İlya ahalisine verdiği (emân) ın tercümesini aşağıda yazıyoruz. [Hıristiyanlar, İlyas aleyhisselâma İlya derler. Kudüs şehrine de İlya diyorlar.] (İşbu mektup, Müslümanların emiri Abdullah Ömer’in “radıyallahü teâlâ anh” İlya ahalisine verdiği âmân mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ve diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki: Müslümanlar, onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrip etmeyecek, mallarından bir habbe [tanecik] bile almayacak, dinlerini ve ibadet tarzlarını değiştirmeleri ve İslam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiç bir zor kullanılmayacak. Hiçbir Müslümandan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine âmân verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız İlya ahalisinin verdiği cizyeyi [gelir vergisini] vereceklerdir. Eğer İlya halkından bazıları, Rum halkı ile birlikte, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibadet yerlerini boşaltırlarsa, kiliseleri ve varacakları yere kadar, canları, yol masrafları ve malları üzerine âmân verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır. Allahü azîmüşşânın ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emirleri ve bütün İslam halifelerinin ve umum Müslümanların verdiği sözler, işbu mektupta yazılı olduğu gibidir.) İmzalar: Müslümanların halifesi Ömer bin Hattâb.

…………………………………….

…………………………………………


,,

 

Yönetici görevlendirme takvimi

Meb yönetici görevlendirme takvimini ertelememelidir

2017 yılında yönetici görevlendirmeleri okulların açılmasına kadar sarkmıştı. Bu durum hem yeni göreve gelen yöneticilerin oryantasyonunu geciktirmiş hem de yönetici görevlendirmeden kaynaklı binlerce kadronun il içi ve il dışı yer değiştirmelerde kullanılamamasına yol açmıştı. Devamı

Performans taslağı ve eğitimin geleceği

egitim bir sen

Performans taslağı ve eğitimin geleceği
Latif SELVİ

Eğitim, toplumun üstün meziyetlerle donanmış çağ nüfusu ile bilgi ve beceri seviyesinde yarışabilecek bir katkıyı sunabilmektedir. Bu çerçevede emsalleri ile uluslararası mukayeseler yapılarak bireyin eğitimde hedeflenen erişime ulaşması esastır. Hatta bu evrensel bir haktır. Devamı

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle