foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

İslam Ülkeleri Neden Kalkınamıyor

desKonuya büyüme ve kalkınma kavramlarını açıklayarak başlayalım. Büyüme; reel milli gelirin veya kişi başına düşen reel gelirin önceki dönemlere göre artmasıdır. Büyüme kavramı daha çok gelişmiş ülkeler için kullanılan bir kavramdır. Kalkınma kavramı içinde anlatılacağı gibi, gelişmiş ülkeler bir takım sosyal, ekonomik, teknolojik, kültürel ve toplumsal dönüşümlerini çok öncelerden gerçekleştirdikleri için onların temel sorunu reel gelirlerini artırmaktır. Devamı

,

 

Osmanlı Arşiv belgeleri  

Osmanlılarda ilk devirler ve hatta umumiyetle İstanbul’un fethinden önceki Çağ hakkındaki malumatsızlığın bir sebebi de 1402 ye kadar toplanan Osmanlı devlet arşivi Timur tarafından Bursa’nın yağmasında yakılmış olmasıdır onun için 1402 den önceye ait elimizde çok az resmi belge vardır.

1453'ten sonra hele l6. Asırdan itibaren,  muazzam imparatorluğun herhangi bir yerinde geçen ufak bir adli Hadise bile, muasır vesikalarda saklıdır. Fakat bu milyarlarca (yalnız İstanbul'un arşivlerinde Tahmine göre 150 milyon) vesikanın yüzde biri bile tetkik edilmiş değildir. Arşivde koleksiyonlarda, ekseriya karmakarışık bir halde bulunmaktadırlar. Maalesef birçoğu da kaybolmuştur. 1931 de kıymetine paha biçilemez milyonlarca Osmanlı vesikasının kamyonlara doldurulup Bulgaristan'a paçavra fiyatına satılması buna bir misal teşkil eder.

 

Bir Alman Tarihçi şöyle diyor:" Türk arşivlerinin tasnif ve neşri neticesinde, bir gün gelecektir ki bütün dünya Türk milletinin Hayatındaki bu vukuatın asıl hakiki çehresini görecektir. "(H.H.Scheel, ll.T.T. Kongresi Zabıtları, 673).

 

Türkçe vesikalar dışında yabancı dillerde yazılı vesikaların da azameti akıl almaz derecedir. Mesela Dubrovnik (Ragusa) gibi küçücük bir şehrin arşivinde, Türklerle alakadar, Latince ve başka dillerde değil, yalnız Türkçe vesikaların âdeti 9000 dir. Bosna Sarayı, Zagreb, Belgrad arşivlerindeki Türkçe vesikalarda binlerledir. (Bayraktaraviç, ll.T.T. Kongresi zabitleri, 1970. Büyük Avrupa arşivlerinde bu sayı devleşmektedir.

Yılmaz Öztuna Büyük Türkiye Tarihi Cilt ll Sf:242


 

 elicohenKim bu Eli Cohen?

 

Arjantin'den Kemal Emin Taybet ismiyle Suriyeli bir işadamı olarak Şam'a döndü. Yüksek sosyeteye girdi. Devletin sırlarını İsrail'e aktardı. Türkiye şimdi iki ülke arasında arabulucu.

 

Ortadoğu'nun iki ülkesi İsrail ve Suriye şu sıralar, dolaylı yoldan bir diyalog yürütüyor. 

 

Bu diyalog yürüten ülke Türkiye. Diyaloga söz konusu olan isim ise bir İsrailli. Şam'da yaşamış bir İsrail casusu. İsrailliler onu, "Şam'daki adamımız" olarak andı.

Yaptıkları akla hayale gelmeyecek cinsten.

 

Filmlere konu oldu. Ama hayat hikâyesini okuduğunuzda şaşıracaksınız. Can Dündar Milliyet'te yazdı: 

Kim bu Eli Cohen?

Ortadoğu'dan çok ilginç bir pazarlığın kokusu geliyor.
Pazarlığın orta yerinde Türkiye var.


Konusu ise bir İsrail casusu:

Adı: Eli Cohen...

* * *

10 Aralık günkü Jarusalem Post gazetesi, "İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad'a bir mesaj göndererek Eli Cohen'in kemiklerini geri istedi" diye yazdı.

Haberde İsrail tarafının bunu diplomatik yollardan değil, insani temaslarla yaptığı belirtiliyor, ama teması kimin yürüttüğü yazılmıyordu.

Dün, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül İsrail'e uçarken, İsrail gazetesi Haaretz'de yeni bir haber çıktı. Buna göre Tayyip Erdoğan, aralıktaki Şam ziyaretinde Esad'a İsrail'in bir mesajını iletmişti.

Bu mesaj, Eli Cohen'in naaşının iadesi istemiydi.

Gazeteye göre şimdi Gül, Esad'ın bu iadeye ilişkin şartlarını Katzav'a "fısıldayacak"tı. Gazete bu arabuluculuğun, İsrail-Suriye diyaloğu için önemli bir zemin teşkil edebileceğini de yazıyordu.

Şimdi, pazarlığın konusu olan Eli Cohen'i tanıyalım:

Cohen, Halep'ten göçmüş bir Yahudi ailenin çocuğu olarak İskenderiye'de doğdu. Atak bir gençti. 29 yaşındayken Mossad'dan iş istedi, ancak İsrail gizli servisi, bu zeki gencin, fazla risk alma kapasitesi taşıdığı gerekçesiyle başvurusunu reddetti.
1960'ta Ortadoğu'da sular ısınıp da Arap ülkelerinde çalışacak ajan ihtiyacı doğunca Mossad eski dosyalarda Cohen'in adına rastladı. Arapça konuşan ve Araba benzeyen bu Yahudi genç, ideal ajandı. İşe alındı. Yoğun bir eğitimden sonra kendisine yeni bir kimlik verildi:



Kemal Emin Taybet...

Arjantin'de iş yapacak Suriyeli işadamı kimliğiyle Buenos Aires'e uçarken nereye gittiğini eşi bile bilmiyordu. Kısa sürede oradaki elçilikle teması ilerletti ve yatırım yapmak üzere Suriye'ye davet edildi.

1962'de Şam'a yerleşti. Zengin bir işadamı olarak sosyeteye karıştı. Evinde partiler veriyor, üst düzey dostluklar ve aşk ilişkileri kuruyor, aldığı bilgileri de, odasındaki radyo vericisinden Mossad'a geçiyordu.

* * *

1963'te Baas iktidara gelince Cohen'in önü hepten açıldı. Tanıdıkları, üst düzey görevlere atanmıştı.

O yıl Suriye'nin, İsrail için hayati önem arz eden Ürdün Nehri'nin yatağını değiştirmeye hazırlandığını bildirdi. 1964'te İsrail bölgedeki bütün ekipmanı bombaladı.

Ardından Cohen, Suriye'nin egemenliğindeki Golan Tepelerini ziyaret etti. Sadece üst düzey askerlerin girebildiği bu bölgede fotoğraflar çekti. Hatta casusluk tarihine geçecek bir öneriyle Suriyelilere istihkam mevkilerini ağaçlarla kamufle etmelerini söyledi.

Bu sayede, 1967 savaşında ilkin ağaçlı bölgeleri bombalayan İsrail, Golan Tepelerini iki günde ele geçirdi.


Sızıntıyı fark eden Suriye, Sovyetler'den yardım istedi. Teknisyenler sızıntının adresini hemen buldu.

Eli Cohen, 1965 Ocak'ında telsiz başında yakalandı.

Sorguda konuşmadı. İadesi için yapılan girişimlere kulak asmayan Suriye, Mayıs 1965'te Cohen'i idam etti.

Cesedi, boynunda İsrail karşıtı bir yazıyla 6 saat Şam'ın en işlek meydanında asılı kaldı.

O günden sonra "Casusların Tanrısı" namıyla ünlenen Cohen, "Şam'daki Adamımız" kitabına ve "Impossible Spy" adlı TV filmine konu oldu.

Belki Cohen'in biyografisine eklenecek en ilginç bilgi, asılışının 40. yıldönümünde kemiklerinin iadesi için, Türkiye'de anti Siyonist sloganlarla iktidar olmuş bir hükümetin Şam'la Kudüs arasında pazarlık yapmakta oluşudur.

www.haber3.com alınmıştır 04 Ocak 2005



martinlutherMartin Luther, Osmanlı ajanı mıydı?


12.04.2005

OSMAN ÖZSOY

PİRİ Reis'in hazırlayarak kendisine sunduğu dünya haritasına bakan Yavuz Sultan Selim, "Bir hükümdara çok, iki hükümdara az"der.

Osmanlı Devleti o yıllarda, dünyanın her noktasıyla ilgilenen cihan politikası izlemektedir. İşler olup bittikten sonra düşünen değil, dünyayı olmasını istediği gibi şekillendiren devlettir. Dünyanın hiçbir meselesine, bu onların konusu nazarıyla yaklaşmaz.

Dün Milliyet'te Osman Ulagay haklı olarak, Küresel düzeni yeniden biçimlendirme mücadelesinin kızıştığı günümüzde, Katolik Kilisesi'nin oynayabileceği siyasi rolü hafife almamak gerekir. Papalık, küresel düzene egemen olmak isteyenlerin ihmal edemeyeceği bir ağırlıktır, diye yazıyordu.


Papa II. Jean Paul daha ölmeden yerine kimin geçeceği tartışmaları başlamıştı.


Ticari firmaların bile seçilecek papa konusunda lobi yaptığı düşünülürse, dünyanın şu an tartışmasız tek patronu durumundaki ABD'nin bu işte kayıtsız kalması mümkün mü? 

Başkan Bush ve ekibi, dünyada ağırlığı olan siyasi (BM Başkanlığı), ekonomik (Dünya Bankası Başkanlığı), dini (yeni Katolik liderin belirlenmesi ve Ortodoks patriğinin himayesi), jeostratejik (Basra Körfezi, Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve dahası) kritik noktaları kontrol etme çabasında.


Hıristiyanlığı Türkler böldü

AVRUPALILAR'IN "Allah'ın gazabı" olarak adlandırdıkları Türk Hakanı Atilla nasıl ki Roma İmparatorluğu'nu sarsarak Bizans merkezli Ortodoks Kilisesi'nin güçlenmesini sağlamışsa, 16. Yüzyıl'da Avrupa'da gittikçe artan Fransa ve Almanya arasındaki hanedanlık tartışmalarından yararlanmak isteyen Osmanlı Devleti de, uyguladığı siyasetin sosyal ve kültürel sonuçlarıyla Avrupa'yı derinden etkilemiştir.


Nitekim kutsal Roma'nın dinî otoritesinin sarsılması ve Katolik Kilisesi'nin yanına Protestan Kilisesi'nin katılması Osmanlı'nın eseri olur. (Beşirli, M., Akademik Araştırmalar Dergisi Sayı: 9-10)

Osmanlı ne yapmıştı?

YENİ papanın belirlenmesindeki seyirci konumumuz bana, tartışmasız 3- 4 asır dünyanın en önemli küresel aktörü olan Osmanlı Devleti'ni hatırlattı.

15 ve 16. yüzyıllarda Türkler'in Avrupa'daki nüfuzu arttıkça ve Avrupalılar Türkler'i daha yakından tanıma fırsatı buldukça, İslam'a olan tutumlarında da değişmeler olur. Tevhid inancı güçlenir. Protestan Hıristiyanlar bir inanç esası olarak, "Allah birdir, sözde tanrılar yoktur" demeye başlar.


(Donovan, Jack, Islam, US, and Yeats' Dilemma.)


Bu ortamda, Almanya'da Katolik Roma Kilisesi'nin birtakım yanlış ve katı uygulamalarına karşı ilk itiraz Martin Luther'den gelir. Onu Fransa'da Calvin ve İsviçre'de Zwingli takip eder.


Batılı bilim adamları, Osmanlı'nın politik himayesinin, Protestanlığın gelişmesine imkân sağladığını kabul eder.


(Susan R., The Promise of Postmodernism for Unitarian Universalist Theology, Journal of Liberal Religion Summer 2002) 
Martin Luther, Türkler'e karşı korunabilmek için onları tanımanın lüzumuna inanır. Halka bu yönde telkinde bulunması birçok kişinin Müslüman olmasına neden olur.


Türkler'in gelmesini ve memleketi idare etmesini isteyenlerin sayısı artar. Luther, 1541'de, "Öğreniyoruz ki, Alman halkı Türkler'e açıkça azizler nazarıyla bakmaktadır.


Türkler kuvvetli ve daima muzafferdir, onların kudreti tamamıyla artıyor. Hem onlara ait dinin, hem de hayat tarzının Allah indinde makbul olduğuna inanıyorlar" der. (Bilgegil, K., Rönesans Çağı Cihan Edebiyatında Türk Takdirkarlığı, 1973)


Luther'e destek ...

ORD. Prof. İ. H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi adlı kapsamlı eserinde, Feridun Bey'in Münşeatı'nda yer alan tarihi vesikalardan yola çıkarak, Kanuni'nin, Alman İmparatoru Şarlken'i kendi içinden vurmak amacıyla plan yaptığını, Luther'le irtibata geçtiğini, onunla yazıştığını, Papa'ya karşı mücadele başlatması durumunda Osmanlı askerinin karadan ve denizden kendisine yardım edeceğini belgeleriyle yansıtır.

Prof. Kemal Beydilli'nin Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınlarından çıkan, 'Rönesans Papaları ve Osmanlı Münasebetleri' adlı eseri de bu konuda önemli bir kaynaktır.

Asırlarca Hıristiyan dünyanın dini liderleri İstanbul'dan belirlendi. Osmanlı arşivlerini sadece Ermeni iddialarına karşı kendimizi savunmak için değil, bir zamanlar dünyayı nasıl şekillendirdiğimizi bilmek için de gözden geçirmemiz gerekiyor.


Nitekim şu an Osmanlı arşivleri, küresel politikalar izleyen ülkelerin araştırmacılarıyla dolu.


Ne diyeyim...Silkinin, kendinize gelin.
http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=47


atatrkAtatürk İsrail'e nasıl bakıyordu

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün İsrail'e bakış açısı nasıldı?
İşte Milli Gazete yazarı Lütfü Özşahin'in kaleminden bu sorunun yanıtı:

Yazı : Lütfü Özşahin 
Kaynak : www.milligazete.com.tr

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk"ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar". 

Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin"de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail"in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler. 

İsrail muharref Tevrat-Tora"ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova"nın seçkin kavmi, 

Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev"ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora"nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor.

Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi"nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud"a şöyle bir göz atmak bile yeter. 

Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail"in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir. 

Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar. 

Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi"nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti"ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet"in doktoru Yakup Paşa"dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi"den, Menderes"in MİT müsteşarı Behçet Türkmen"e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad"ı Azam"ı Ahmet Salih Korur"a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail"in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk. Cemil Meriç"in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi. 

Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye"de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK"yı takip etmek için bile ABD"li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin"de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi.


Atatürk İsrail için ne düşünüyordu? 

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk"ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hakimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu"da bütün bir bölgede çıban başı olacak bir Yahudi Devleti"nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin"e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed"in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam"ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı"ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk. 

Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk"ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal"in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı? 

İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz.

Devamı için tıklayınız


İlk aşıyı kimler buldu

Lale Devri’nde zamanın başkenti Edirne’de yaşayan İngiliz İmparatorluğu Sefiri Edward Montegue’nın eşi Lady Mary Wortley Montegue, 1718 yılında bavullarıyla Londra’ya döner. Britanya adası o yıllarda kıtaları dahi aşan ve toplu ölümlere neden olan çiçek hastalığı salgınıyla boğuşmaktadır. Lady Montegue, belki bütün Britanya İmparatorluğu’nu değil, ancak o an için Kraliyet Ailesi’nin nefes almasını sağlayacak bir formülle yurduna dönmüştür. Lady, eşinin sefaret görevi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tabiplerin çiçek hastalığına çare bulduğunu keşfetmiştir. Önce arkadaşı Sara’ya bir mektupla dönemin ölümcül hastalığı ‘çiçek’ten’ ölenleri sorar. Çaresinin Osmanlı’da bulunduğunu yazar. Dünya tıp tarihine aşı ile ilgili ilk kayıtlardan birini de bu mektupla düşmüş olur. Edirne’de saraylarda çiçek hastalığına karşı aşı yapıldığına şahit olan Montegue, İngiltere’yi bu hastalıktan kurtaran formülü de götüren isimdir.

Hastalığı geçiren insanların kollarından sıvı alınıp güneşte kurutulduğunu, kuruyan sıvının da sulandırılarak iğneyle cildin çizilip üzerine damlatıldığını anlatır mektupta. Lady, eşinin görevi bittiğinde ise varilasyon adı verilen yöntemle yapılan aşıları ülkesi İngiltere’ye götürür. Aşının ilk defa Osmanlı’dan Batı’ya geçişi de bu şekilde olur. 

Aşı ile tedaviyi geliştirenlerin Türkler olduğunu kanıtlayan ilk belge işte bu hikaye ile kayıtlara geçer.



Aradan bir asır geçer. Louise Pasteur, Fransa’nın ünlü kimyagerlerinden biridir. Kendine ait mütevazı laboratuarında çeşitli çalışmalar yapar. 1885’in Temmuz ayında Fransa’da Jupille isimli bir çocuk, kuduz köpek tarafından ısırılır. Pasteur, laboratuarında ürettiği kuduz aşısını ilk defa bu çocuğa uygular ve başarılı olur. Olay akademik çevreler tarafından duyulsa da, “Kuduz’un da aşısı mı olurmuş!” denilerek tıp otoriteleri tarafından hiçbir destek gelmez. Fransa hükümetinden de destek alamayan Pasteur’e sadece bir kişi el uzatır. O da zamanın Osmanlı padişahı Abdülhamit’ten başkası değildir. Abdülhamit gelişmelere seyirci kalmayıp Pasteur’u çalışmalarını geliştirmek için İstanbul’a davet eder. Pasteur, ihtiyar olduğunu öne sürerek davete icabet etmez. Fakat Abdülhamit’in, ‘Sana üç adamımı göndersem eğitebilir misin?” ricasını ‘Büyük bir şerefle!’ diyerek kabul eder. Tabii bu dönemlerde kuduz Osmanlı’da ölümlere yol açmakta ve insanlar ölmektedir. 

Abdülhamit hiç vakit kaybetmeden Askeri Tıb Mektebi’nden Zoeros Paşa, Hüseyin Hüsnü ve Hüseyin Remzi Bey’i Pasteur’un yanına gönderir. Gitmeden önce Abdülhamit üç kişiyi yanına çağırarak devletin en yüksek liyakat madalyası olarak bilinen, “ilmiye ve askeriyede mümtaz kişilere” verilen ‘Mecidiye Nişanı’nı’ Pasteur’e vermelerini söyler. Ayrıca Pasteur’e Fransa’da insanların yararına bir ‘Aşı Hayırhanesi’ kurması için de 800 lira gönderir. (O gün o parayla İstanbul’un en gözde semti Bebek’te yaklaşık 160 orta halli ev alınabiliyordu.) Yaklaşık yedi aylık eğitimden sonra, 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Daûl-Kelp Ameliyathanesi (Kuduz Tedavi Müessesesi) kurulur. 1888’in Kasım ayında ise Pasteur, Abdülhamit’in de desteğiyle mütevazı laboratuarını genişleterek bir enstitü kurar.


Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları

Prof Dr. Ahmed Akgündüz

Evet doğrudur. II. Bâyezid devrine ait en mühim kanunlardan birisi şüphesiz ki, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. Bu kanunnâme, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizâmnâmesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre nizâmnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış tarihi 1502 ila 1507 tarihleri arasındadır.

Biz, her biri 100 küsur maddeyi bulan bu üç kanunnameden sadece bazı maddelerini, tüketici hakları açısından arz ediyoruz (Maddenin başındaki rakamlar Kanun maddelerine ve harflerden B, Bursa, E Edirne ve İ İstanbul Kanununa işaret etmektedir):

“İ-45. Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele.

İ-21. Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, cezalandırıla.

İ-4. Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir.

E-7. Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî‘ Edirne'nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı.

İ-38. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.

İ-5. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib (belediye başkanı) dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.

B-74. Ve hamallar na‘lsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye.

E-58. Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammâllar ağır yük urmayalar, ma’kul üzerine ola[1].

İ-40. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.



İ-29. Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.

İ-33. Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler.

İ-42. Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler.

İ-46. Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk duta; Müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye.

İ-66. Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir.

İ-24. Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib (belediye başkanı) dutub te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola.

E-194. Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskün ola.


E-195. Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar.

E-196. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler.

E-198. Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler.

İ-70. Ve her san‘atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim ta‘yin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede.

İ-73. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Te‘âlâ yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse gerekdir, hükmi vardır.

Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak olur”[2]

[1] Hayvan haklarının 20. yüzyılın başında savunulmaya başlandığı düşünülürse, bu maddenin çok ileri bir hukuk anlayışının mahsulü olduğu daha iyi anlaşılır.

[2] Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 188-230, 286-304, 387-402.


Atatürk'ün şoföründen müthiş iddia: “Atatürk 10 Kasım’da ölmedi”


11 yıl Atatürk’ün şoförlüğünü yapan 100 yaşındaki Seyfettin Yılmaz suskunluğunu bozdu ve ortaya müthiş iddialar koydu… İşte 70 yıllık sırlar:

İşte Dünden Bugüne Tercüman’ın özel haberi:

Seyfettin Yağız 11 yıl Atatürk'ün şoförlüğünü yaptı. Çankaya'daki kavgalara, çekişmelere tanık olmasına rağmen sırlarıyla yaşadı. Şimdi 100 yaşında ve artık konuşmaya karar verdi. Atatürk'ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik.

Tartışma Yaratacak Açıklamalar
Uşaklığı Öğretemedim: Savarona yatında Ürdün Kralı Abdullah'ın üstüne kahve döken benim. Kral, "Yazık, etrafınızda terbiyeli kimse kalmamış" deyince, Ata'nın cevabı şu oldu: Ben bu milleti her şeye alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım.

Atatürk 10 Kasım'da Ölmedi: Gazi yatağa düşünce İnönü'ye, "Paşam Atatürk çok hasta gel" diye dört defa haber yolladım. Gelmedi. "Geleyim de beni öldürsün değil mi" dedi. Atatürk 10 Kasım'da ölmedi. İnönü gizledi. Şimdi bana "Tarihi şaşırtıyorsun" derler. Ama doğru.

İsmet Paşa'yı Hiç Sevmezdi: Atatürk'ün en çok sevdiği insanlar Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak'tı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İnönü ile aralarının açılmasının üç sebebi vardır. Biri İzmir suikasti, ikincisi Serbest Fırka olayı. Üçüncüsü Nuri Conker.

İzmir Suikastı Ve Karabekir: Kazım Karabekir'in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit Issız bir yerde bombayı atacaktı. Vali Kazım Paşa (Dirik) istihbarat almış. "Gelmeyin paşam" diye telgraf çekti. Bunun üzerine Atatürk "Sür kocaoğlan" dedi. Tam gaz İzmir'e girdik.

4 Bin Askerle Roma'ya Girerim: Mussolini bizden İzmir'i istiyordu. Rodos'a 40 bin asker yığmıştı. İtalyan Sefiri Povli Çankaya'ya geldi. Atatürk sefire, "Söyle o koca herife; o 40 bin askerle İzmir'i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma'ya girerim" diye cevap verdi.

Kadının Üstü Aranmaz: 35 yaşlarında bir kadın geldi. Ben üstünü aramaya kalkınca Atatürk kızdı. "Kadın aranmaz" dedi. Kadın kulağına bir şey söyleyip gittikten sonra İsmet Paşa'yı çağırttı. "O kambur Kemal'e söyle (İnönü'nün abisi) aklını başını toplasın. İzmir'e gider kamburunu düzeltirim" dedi.

Atatürk'ün şoförü olduğu belirtilen ve kendisiyle yüzlerce defa röportaj yapılan Seyfettin ile birde ben konuştum. Konuşmamız dede-torun havası içinde geçti. Sanki röportaj yapmadık, eskileri biraz dertleştik. Atatürk'ün şoförü Seyfettin Bey bugün 100 yaşında. Anlattıkları Atatürk ile ilgili gizli kalmış tüm bilgileri ortaya seriyor. Atatürk'ün ikinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yaşamı boyunca aralarının açık olduğunu ve bunun nedenlerini açıklıyor. Bilinen bir çok tarihi gerçeklerin küçük farklılar taşıdığını anlatıyor. Ancak bu anlatım o olayın bilinen seyrini değiştiriyor. Seyfettin Bey Atatürk'ün 10 Kasım'dan önce öldüğünü bunu İsmet İnönü'nün sakladığını öne sürüyor. Atatürk'ün İtalyan elçisine verdiği cevap ise oldukça ilginç.

Kimi zaman, Atatürk bir şoför amir ilişkisini de geçerek dost masaları kurduklarını söyleyen Seyfettin Yağız 'ın en ilginç anekdotu ise "Ben bu millete uşaklık yapmayı öğretemedim" sözüyle ilgili. İşte Seyfettin beyin anlatımıyla o meşhur olay. "Ürdün Kralı Abdullah ile Sayonora yatındayız. Kahveyi götürmesi için garson aradık bulamadık. Ben Kahveyi götürmek için Atatürk'ten izin aldım. Kahveyi götürürken ayağım takıldı. Kahveyle beraber kralın üstün düştüm. Bana tek kelime bir şey demedi.

Sonra Arapça, 'Yazık! Atatürk'ün etrafında terbiyeli kimse kalmadı' demiş. Bunun üzerine Atatürk, 'Ben Türk milletine her şeyi alıştırdım ama uşaklığa alıştıramadım' dedi." 4 bin askerle Roma'ya girerim Elbette, Seyfettin beyin Atatürk'ün şoförü olduğu gerçeğini kabul edersek bugünlerde 100 yaşında.

O nedenle anlattığı bir çok olayın doğruluğu tartışılır. Ancak bu yaştaki bir kişinin bu kadar olayı hatırlayabilmesi oldukça ilginç. Ve hayal dünyasını bu kadar çalıştırabilmesi ise imkânsız. Seyfettin Bey İtalyan sefiri ile Atatürk arasında İtalyanca tercümanlık da yapmış. Konuşmaların bir kısmını mükemmel bir İtalyanca ile anlattı. "Mussoloni bütün dünyaya meydan okuyordu. Rodos adasına 40 bin asker yığmış. İzmir'i istiyor bizden. İtalyan sefiri Povli Atatürk'ün yanına geldi. Atatürk gece adamıydı.

Ben onunla sabaha kadar beraberdim. Bana 'Sor bakalım niye geldi?' dedi. O da 'Eğer 4 ay içinde İzmir'i bize vermezsen, zorla alacağız' diye cevap verdi. Atatürk, 'Ben yarın cevap vereceğim' dedi. Ben İtalyan sefirine, 'Yarın sabah 9'da gel. Atatürk cevabını o zaman verecek' dedim. Ayakkabısını giydiren ben, çorabını giydiren ben. Yemeğini yapan ben. İtalyan sefiri ertesi gün sabah 9'u çeyrek geçe geldi. Atatürk işaret parmağını kaldırarak İtalyan sefirine 'söyle o koca herife, o 40 bin askerle İzmir'i alamaz ama ben 4 bin Mehmetçikle Roma'ya girerim.' Bir gecede İskenderun'u tak diye aldık.

Bak şimdi Kıbrıs'ı alamıyoruz. “ Anlattıklarıyla beni hayrete düşüren Seyfettin Yağız'ın bundan sonra okuyacağınız anıları dudak uçuklatacak cinsten. Bu yüzden noktasına virgülüne dokunmadan tarihçilerin bilgisine sunuyorum.

İzmir suikastının iç yüzü


"Bunlar o vakit Kazım Karabekir'in evinde toplanıyorlar. Başlarında Ziya Hurşit var. Kazım Karabekir'in Atatürk'e suikast yapıldığından haberi yok. Onun için evini açıyor. İstiklal Mahkemesi Başkanı ve onun yaveri Ali Kılıç, Hüsnü Bey, Avni Bey, Nüri Bey. Bunlar itiraf etti. Kazım Karabekir 'in evinde toplandık dediler. Atatürk ile Kazım Karabekir 'i düşman etmek için. Atatürk bunun üzerine Karabekir'i Moda 'da bir eve hapsetti. İdam ettirmedi. Kazım bey orada sürekli kitap yazdı." Paşam paşam

"Marif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) Necati Bey vardı. Atatürk onu çok severdi. Necati bey ölünce İsmet paşa, Atatürk'e danışmadan Adnan Kotan'ı maarif vekili yaptı. Birgün Dolmabahçe Sarayı'ndayız. İri yarı şişman bir adam elinde tavuk, oturuyor. Atatürk dedi ki, 'Git bak bakalım bu adam kim?' Bende adamın yanına gidip, 'Beyefendi siz kimsiniz' diye sordum. Beni azarladı. Bak dedim beni azarlama. O zaman onu masaya çağırdılar. Atatürk ona, 'Marif vekili olmak için ne lazım' diye sordu. Adnan bey de, 'Efendim talebeler olmaz ama.....' Atatürk ona imza attırdı. Onu meclise sokmadı. İsmet Paşa geceleyin geldiğinde şövalye kılıcıyla, 'Paşam paşam ben başvekil olmak istiyorum' dedi. Atatürk de onu halef yaptı. Celal Bayar'ı da selef yaptı.

Paşam Atatürk hasta "Atatürk hastalanıp yatağa düştüğünde İsmet Paşa 'ya haber verdim. 'Paşam Atatürk çok hasta gel.' Gelmedi, 'Geleyim de beni öldürsün değil mi?' dedi. Araları maarif vekili Adnan Kotan yüzünden bozuktu. Bir de son zamanlarda İsmet Paşa, Atatürk'e karşı tavır aldı. Şapkasını çıkarmamaya başladı. Karşısında ayak ayak üstüne attı. 4 defa çağırdım gelmedi. Bir de Serbest Fırka vardı. Bu olaydan sonra tamamen araları açıldı." Kadının üstü aranmaz "Atatürk en çok kuru fasulyeyi ve nohutu severdi. Et yemezdi. Sakız leblebisiyle rakı içerdi. Yenice sigarası içerdi. Bana da kocaoğlan derdi. Birgün 'Kocaoğlan ben ölürsem bu memleket felakete gider. Bu sağır (İsmet Paşa'ya sağır derdi) memleketi yok edecek' dedi. Birgün karşılıklı rakı içiyoruz. Bir kadın geldi 35 yaşlarında. Ben üstünü aramaya kalktım Atatürk kızdı, 'Kadın aranmaz' dedi. Kadın Atatürk'ün kulağına bir şey söyledi ve gitti. O gittikten sonra Atatürk, 'O sağırı bul, hemen yanıma gelsin.' İsmet Paşa geldi. 'İzmir'de bir kambur Kemal varmış. (Kambur Kemal de İsmet Paşa'nın abisi.)Söyle o Kambur Kemal'e aklını başına toplasın. Gider o kamburunu düzeltirim' diye konuştu Atatürk.î Taşı toprağı altın memleket

"Birine kızdığı vakit katiyen yüzüne vurmazdı. Bir gün İngiltere Kralı Edward geldi. Dolmabahçe Sarayı'ndan içeri girerken ayağı kaydı düştü. Benden mendil istedi. Atatürk bana, "Söyle o krala burası Türkiye. Taşı toprağı altın gibi tertemizdir. Mendil istemez" dedi. İnönü'yü sevmemesi için 3 neden

"Atatürk'ün en çok sevdiği insan Celal Bayar ve Mareşal Fevzi Çakmak 'dı. Hiç sevmediği kimse ise İsmet Paşa idi. İsmet Paşa ile aralarının bozuk olmasının sebebi, üç şeye dayanıyor. Birincisi İzmir suikastı, ikincisi serbest Fırka. Üçüncüsü Nuri Conker.î İzmir suikastını düzenleyen kimdi?

"Kazım Karabekir 'in suikasttan haberi yoktu. Ziya Hurşit, Avni bey, Nuri Bey, Sait bey ve Rüştü bey. Biz İzmir'e giderken güzergah belli. Isısız bir yerde bombayı atacaklar ve Atatürk'ü öldürecekler. Fakat İzmir Valisi Kazım Paşa haber alıyor ve Atatürk'e telgraf çekiyor. Biz de Atatürk ile İzmir'e doğru hareket ediyoruz. Telgraf geldi 'Paşam İzmir'e gelmeyin.' Bunun üzerine Atatürk, 'Sür Kocaoğlan İzmir'e' dedi. Tam gaz İzmir'e girdik.î Ata 'nın ölümünü gizledi "Onu çok özlüyorum. O olsaydı ben buralarda olur muydum? Atatürk 10 Kasım'da ölmedi. Söylersem tarihi şaşırtıyorsun diyorlar. Atatürk öldükten sonra beni Dolmabahçe'ye kapattılar. Dışarı çıkmamı istemediler."

Dünden Bugüne Tercüman haber3 sitesinden alınmıştır.29.09.2004


İlk lobicimiz ABD'li bir müslümandı!..

ABD’deki Ermeni lobisinin Türkleri karalama kampanyalarına tek başına karşı koydu. Hem İslam’ın yayılması hem de Osmanlı için büyük çaba harcadı.

Nisan ayı Dışişleri Bakanlığı çalışanları için dert ayıdır. Her yıl nisanda Ermeni diasporasının gündeme getirdiği soykırımı iddialarıyla sıkıntılı günler geçiren bakanlık çalışanları bu zaman diliminin kazasız belasız atlatılması için çalışır. Ermeni lobisinin güçlü olduğu ABD ve Fransa’da, kongre veya meclisten aleyhte bir karar çıkmaması için kimi zaman siyasî kimi zaman da ticarî ilişkiler kullanılır. Bu da olmazsa ülkedeki Türkiye yandaşı lobilerden (Musevi lobisi gibi) yardım istenir. Tüm bu çabaların sonunda o ay atlatılır ve bir sonraki nisan beklenir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türk-Amerikan ilişkilerinde önemli kilometre taşlarından biri haline gelen Ermeni meselesinin iç yüzünü Amerikan kamuoyuna bir türlü anlatamayan Türkiye’nin yaşadıklarını bir zamanlar Osmanlı Devleti de yaşamıştı. Bir taraftan Anadolu’da açtıkları misyoner okulları ile Ermenistan’ı kurmak için genç kadrolar yetiştiren Protestan rahiplerin yalanları diğer taraftan bu ülkeye kaçan Ermenilerin iftiralarıyla boğuşan Osmanlı hariciyesinin durumu gerçekten içler acısıydı.

O dönemde lobi faaliyetleri için harcanacak milyonlarca dolar da olmadığı için sıkıntılı günler geçiren Osmanlı Devleti en büyük desteği dünyanın dört bir tarafındaki Müslümanlardan alıyordu. İşte bizim kahramanımızın hikâyesi tam burada başlıyor.

ABD’deki Osmanlı aleyhtarı yayınlar 1878 Berlin Anlaşması’ndan sonra yoğunlaşır. Anlaşmayla uluslararası bir sorun haline gelen “Ermeni Meselesi” artık Batı kamuoyunun yakından izlediği konulardan biridir. Devletin gücünün azalmasıyla birlikte imparatorluk sınırları içinde yaşayan Ermenilerin “bağımsız bir devlet” kurma hevesleri artmış, Rusya Çarlığı’nın desteğiyle Doğu Anadolu ve Kilikya’da silahlı örgütlenmeler başlamıştır. Sonraki yıllarda tarih kitaplarına adlarını kanlı harflerle yazdıracak olan “Taşnak” ve “Hınçak” partileri etrafında kümelenen ayrılıkçı Ermenilerin tüm faaliyetleri Sultan II. Abdülhamit’e bağlı “Yıldız İstihbarat” teşkilatı tarafından yakından izlenir. Anadolu’da yaşayan Ermenilerin bu oluşumlara beklenen desteği vermemeleri ve ülke içinde alınan önlemler neticesinde sıkıntıya düşen ayrılıkçıların imdadına misyoner okulları ve yabancı misyon temsilcilikleri yetişir. Ermeni hareketi o dönemin süper güçleri Ruslar, İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar tarafından açıkça desteklenmektedir.


GÖÇLE BAŞLAYAN PROPAGANDA SAVAŞI

19. yüzyılda tarih sahnesinde henüz küresel bir güç olarak yer bulamayan ABD’nin Ermeni meselesine ilgisi daha çok dinî nedenlerden kaynaklanmaktadır. Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlere 1820’lerden itibaren birçok okul açan Amerikalılar bu sayede Ermenilerle doğrudan irtibat kurarak bu toplumun sempatisini kazanır. Bu okullarda görev yapan misyonerler sayesinde okyanusun diğer tarafındaki ülke hakkında bilgi sahibi olan Ermeniler silahlı ayaklanmaya giriştikleri 1880 yılından itibaren bu ülkeye göç etmeye başlar. Prof. Dr. Kemal Karpat “Amerika’ya Osmanlı göçü (1860-1914)” adlı makalesinde bu göçün en önemli sebepleri arasında ekonomik sorunları gösterse de Osmanlı devlet arşivlerindeki belgeler, Ermenilerin sadece iktisadi sıkıntılar yüzünden ABD’ye gitmediklerini açıkça ortaya koymaktadır. Bunun en iyi göstergesi ‘Yeni Dünya’ya gelen Ermenilerin ilk olarak dernekleşme, yayınlar çıkarma ve bu yayınlarla Osmanlı devleti aleyhinde propaganda yapma gibi faaliyetlere girişmesidir. Yine aynı dönemde Osmanlı toprakları içinde birçok kanlı eyleme imza atan bölücü Taşnak ve Hınçak partilerinin Birleşik Devletler’de büro açması dikkat çekici bir başka husustur. Nedeni ne olursa olsun Birleşik Devletler’e giden Ermeni sayısının giderek artması Babıâli aleyhindeki yayınların da artmasına yol açar.

1880-1914 yılları arasında ABD’ye giden Ermenilerin sayısının 70 bini bulması Ermeni sorununda yeni bir sayfanın açılmasına sebep olur. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kemal Çiçek bu durumu şöyle anlatıyor: “Göçler neticesinde sayıları gittikçe artan ve örgütlenen Ermeniler ile Amerikalılar arasında bir köprü kurulur. Yaşadıkları yerlerde Türkiye’ye ve Türkiye’deki sorunlara ilgisini kaybetmeyen diaspora Ermenileri Osmanlı devletinde isyanların başlamasıyla birlikte Türklere karşı her tür örgütlenmeyi ve direnişi desteklemişlerdir. Diaspora Ermenilerinin önderliğindeki bu eylemler neticesinde Osmanlı hükümeti ile ABD karşı karşıya gelmiştir.”

1890’da, hız kazanan göçün de etkisiyle yalan dolu hikâyelerini kamuoyuna daha rahat anlatma imkânı bulan ayrılıkçı Ermeniler gerek kendi çıkardıkları yayınlarla gerekse Amerikan basınını kullanarak Osmanlı Devleti ve padişahı hakkında yalan ve iftira dolu yazılar yayımlar. Washington Post gazetesi Ermenilere dayanarak verdiği bir haberinde Osmanlı sınırları içinde yaşayan Ermeni nüfusun 3 milyon olduğunu ileri sürerken bu rakam gerçekte sadece 900 bindir. The Daily News gazetesi ise asılsız iddiaları biraz daha ileriye taşır ve Bitlis’te aile reisi tutuklanmamış bir tane bile Ermeni kalmadığını ileri sürer. Hıristiyan Amerikan toplumunun kendilerine duyduğu sempatiyi sonuna kadar kullanan Ermeniler çıkardıkları yayınlarla hep mazlum rolünü oynarlar, yaptıkları tüm bölücü ve yıkıcı faaliyetlerin haklı gerekçeleri olduğu konusunda kamuoyunu ikna etmeyi başarırlar.

Bu karalama kampanyasına ancak diplomatik yollarla mukabele edebilen Osmanlı Devleti’nin kendisini savunacak ne gücü ne de parası vardır. İşte böylesine zor bir dönemde Osmanlı’nın imdadına Müslüman bir Amerikalı yetişir.



EĞİTİMLİ İLK MÜSLÜMAN

Gerçek adı Alexander Russel Webb olan bu Amerikalı Müslüman 1846 yılında New York’ta gazeteci bir babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Baba Nelson Webb, “Hudson Daily Star” gazetesinin 35 yıl editörlüğünü yapmış, mesleğinde saygı duyulan bir gazetecidir. Genç Webb de babasının gazetesinde muhabirlik ve editörlük yapar, ardından da gazetenin sahibi olur. Heyecanlı kişiliği onu politikaya iter. Önce Cumhuriyetçi Parti saflarında yer alır. Ardından Demokrat Parti’ye katılır. Bu saf değiştirmenin en önemli nedeni Demokrat Cumhurbaşkanı Grevor Cleveland’ın ahlâkı ön planda tutan bir siyasî anlayışı vaat etmesidir.

Birikimi ve iletişim becerisi sayesinde kısa zamanda başkanın yakın çevresindeki isimlerden birisi haline gelen Webb, bu dostluğun da etkisiyle kendisini dışişleri bakanlığında bulur. 1887’de tayini çıkan Webb’in ilk görev yeri Filipinlerdir. Manila’ya başkonsolos olarak atanan Webb burada Doğu dinlerini inceler ve resmî işlerinden geri kalan vaktini tefekkür ederek geçirir. Araştırmalarının neticesinde 1890’da Müslüman olur. 1892’de ülkesine geri döndüğünde artık adı Muhammed Webb’dir.

Yaşadığı heyecanı diğer insanlarla paylaşmak için harekete geçen eski gazeteci kalemini bu sefer hak ve hakikati anlatmak için eline alır. “Doğu yarımküresinden gelen gerçek inancın Batı yarımküresine yayılma zamanı gelmiştir.” diyerek, New York’ta 1122 Broadway Caddesi’nde bir büro açar. Kurduğu “Oriental Publishing Co.” isimli şirket aracılığıyla Amerika’da İslamiyet’i anlatmak için yayınlar çıkarır. İlk olarak Amerikan toplumunu İslam akidesi hakkında bilgilendirmek için bir risale yayımlar.

Bu yayınla “Bilinçli kitleleri Hz. Muhammed’in nasıl bir şahsiyet olduğu ve insanlığa neler öğrettiği konusunda irşad etmek, önyargılı ve bilgisiz bir kısım yazarların asırlardır İslam’a karşı yürüttükleri ve destekledikleri yalanlar ve yanlışlar örgüsüne son vermeyi” amaçlamaktadır. 1893’te Chicago’da düzenlenen ‘Birinci Dünya Dinleri Kongresi’nde İslam dinini anlatan bir tebliğ yayınlar. Açıklamaları Amerikan basınında geniş yer bulur. Washington’daki Osmanlı elçiliği kanalıyla Webb’in açıklamaları Hariciye Nezareti’ne de ulaşır ve büyük yankı uyandırır. Konuşmanın Türkçeye çevrilerek günlük bir gazetede yayımlanması bile gündeme gelir. Bunun üzerine Sultan II. Abdülhamit Webb’le alakalı bir araştırma yapılmasını ister.

OSMANLI DEVLETİ İLE TEMAS

Tarihçi Nurdan Şafak araştırma yapılmasının nedenini “Osmanlı hükümdarı Webb Efendi’nin İslam dini konusundaki samimiyetini öğrenmek istemektedir.” diyerek açıklıyor. Bu araştırma kapsamında kendisini tanıyan kişilerle bir dizi gizli görüşme yapılır ve bunun neticesinde bir rapor hazırlanarak Sultan’a takdim edilir.

Bu arada Webb, New York’ta 458 W. adresinde Amerikan tarihinin ilk Müslüman merkezini açar. Hayatını Hz. Muhammed’in (s.a.v) hayatını, ahlâkını, gayesini ve öğrettiklerini anlatmaya adayan Webb teşkilatlanma çabalarını da sürdürür. Ülkede yaşayan Müslümanları bir çatı altında toplamak için ‘American Moslem Brotherhood’u (Amerikan Müslüman Kardeşliği) kuran Webb, Amerika’da İslamiyet’i anlatmak için kurulmuş ilk dergi olan ‘The Moslem World’ü (Müslüman Dünya) yayımlamaya başlar.



Webb, Haziran 1894’te “The Voice Of Islam” adıyla bir dergi yayımlar ve ilk sayısını İstanbul’a Sultan II. Abdülhamit’e gönderir. Dergiyle beraber Sultan’a mektup da yazan Webb, maddî yardım talebinde bulunur. Bütün çabasının insanlara hak ve hakikati anlatmak olduğunu açıklayarak, Müslüman olmadan önce maddî durumu ve sosyal statüsünün son derece iyi olduğunu ancak İslam’ı seçmesiyle birlikte hayatın kendisi için zorlaştığını anlatır. Bu nedenle dergiyi çıkarırken büyük sıkıntılarla karşılaştığını anlatarak, büro kirasını ödemekte bile büyük sıkıntı çektiğinden bahseder.

Kendisine gelen konferans ve Kuran-ı Kerim taleplerini de imkânsızlıklar nedeniyle karşılayamadığını anlatan Webb’in mektubu Sultan II. Abdülhamit’i çok etkiler. “Osmanlı-Amerikan İlişkileri” isimli kitap çalışmasında bu konuyu ilk kez gündeme getiren tarihçi Nurdan Şafak Webb Efendi’nin yardım talebinin kabul edildiğini belgelerle ortaya koymaktadır. Şafak’ın ortaya çıkardığı belgelere göre Sultan II. Abdülhamit ilk olarak kendi şahsi ödeneğinden 25 bin kuruş gönderir. Bunun dışında Dışişleri Bakanlığı örtülü ödeneğinden İslamî hizmetlerde kullanılmak üzere ayda 2 bin 500 kuruş maaş bağlanmasını emreder.

ABDÜLHAMİT’İN YARDIM ETMESİNİN İKİ SEBEBİ

Araştırmacı Nurdan Şafak, Sultan II. Abdülhamit’in bu yardımı iki önemli nedenle yaptığını düşünüyor: “Birincisi bu Amerikalı Müslüman’ın samimi davranışı ve yardım talebi Sultan’ı derinden etkilemiştir. Yeryüzündeki tüm Müslümanların halifesi olarak böylesi iyi niyetli bir çağrıyı cevapsız bırakması düşünülemezdi. İkincisi, Sultan’ın Webb Efendi’nin yayıncılık konusundaki yeteneklerinden devleti lehine de yararlanmak arzusuydu. 1890’dan itibaren Amerikalı Protestan misyonerlerin de etkisiyle ABD’de esmeye başlayan İslam ve Osmanlı aleyhtarı havayı değiştirmek için iyi Webb’in çalışmaları iyi bir fırsattı.”

Sultan’ın emriyle Osmanlı Hazinesi tarafından yapılan bu ödemelerle maddî anlamda rahatlayan Webb’in hak ve hakikati anlatmak için artık üzerinde daha çok sorumluluk vardır. Bunun bilincinde hareket eden Webb birçok eyalette konferanslar verir, yazılar yazar, kütüphaneler ve okuma odaları açar. Bu dönemde İslam âleminin tek bağımsız devleti olan Osmanlı Devleti’ne karşı oluşan önyargıları kırmak için “Ermeni Sorunu ve Sorumlusu-The Armenian Troubles and Where the Responsibility Lies” isimli bir de kitap yayımlar.

Osmanlı belgelerinde “Muhammed Web Efendi” olarak geçen Amerikalı Müslüman lobiciye 1908’e kadar düzenli maddi yardım yapılır. İttihat ve Terakki darbesiyle yönetimin değişmesi yardımların da kesilmesine neden olur. Maddi anlamda tekrar sıkıntı yaşamaya başlayan Webb çalışmalarını herşeye rağmen vefat ettiği 1 Ekim 1916’ya kadar sürdürür. Rutherford New Jersey’de 70 yaşında hayata gözlerini yuman ve Hillside mezarlığına defnedilen bu gayretli adamdan geriye kalan tek şey ise Osmanlı arşivine kaldırılan dergisi ve kendisiyle alakalı resmî yazışmalardır.


Nihal Atsız'ın Topal Asker şiirini yazmasının nedeni

1915 yılının Aralık ayı. Kışın en şiddetli günleri. Türk Ordusu 37 yıldan beridir Rus ve Ermeni işgali altında bulunan Kars, Ardahan, Artvin ve Batum şehirlerini Rus ve Ermeni zulmünden kurtarmak için Doğu'ya sefer düzenler. Enver Paşa komutasındaki Türk Ordusu Allahüekber Dağları'ndan aşarak düşman ordularını arkadan kuşatıp imha etmek istemektedir. Öncü kuvvetler Sarıkamış, Selim ve Kars'ın yol güzergâhındaki köyleri gizlice seferber ederler. Türk Ordusu'nun harekete geçtiğini haber alan köylüler, Türk Ordusu'na yardım etmek için hummalı bir çalışmaya koyulurlar. Hayvanlar kesip kavurma yapar, buğday kavurup kavurga, kavut hazırlar, uzun süre bayatlamayan lavaş ekmekler pişirir; çoraplar, kazaklar örer, keçe çarıklar dikerler.

Yıllardan beridir Ermenilerin ve Rusların baskı ve zulmünden canlarına yeten ve tahammül edemez duruma gelen bazı Türk gençleri ise Rusların, Ermenilerin tehdit ve takiplerine aldırmaksızın silahsız, donanımsız olarak köylerinden ayrılır, Türk Ordusuna katılmak için yollara düşerler.

Palasını beline bağlayıp, azığını sırtına alarak Türk Ordusu'na katılmak için yollara düşen gençlerden birisi de Ahmet Turan'dır.

Ahmet Turan, Kars'ın Derecik köyündendir. İki yıldır evlidir. Bir kızı vardır. Annesi, babası ve eşiyle vedalaşıp bir gece yarısı köyünden ayrılır.

Bütün Türk anne ve babalar artık evlatlarının Ermenilerle, Ruslarla mücadele etmelerine, onlara karşı savaşmalarına engel olmuyorlar, hiç bir eğitim almayan yavrularının cepheye koşmalarına ses çıkarmıyorlardır. Çünkü yapacakları başka şey kalmamıştı. Rusların fedailiğini yapan Taşnak ve Hınçak Ermenileri ve Rumlar gemi azıya almışlardı. Türklere yapmadıklarını bırakmıyorlardı. Köyleri basıyorlar, insanları öldürüyorlar, mallarını yağmalıyorlar, kadınlarını kızlarını kaçırıyorlardı. Halk çâresizdi. Ya canlarından olacaklardı ya da sefil zelil yaşayacaklardı. Ölmeyi sefil ve zelil yaşamaya tercih ediyorlardı.

Ahmet Turan'ın da annesi ve babası ona engel olmamışlar, bilâkis ardından su serpmişler dualar etmişlerdi.

Ahmet Turan, Oltu önlerinde Türk Ordusu'na kavuşur. Ona destek kıtaların birisinde görev verilir. Ordu hareket halindedir.

Türk Ordusu Aralık ayının son günlerinden Aşkale tarafından Allahüekber Dağı'na yönelir. Çok zorlukla çıktıkları dağın üzerindeki platoda tipiye tutulurlar. Ordunun büyük bir bölümü donarak şehit olur. Sağ kalan askerlerden birisi Ahmet Turan'dır. Hatta birkaç askeri de donmaktan o kurtarmıştır.

Komutanı o geceki gayretlerinden dolayı onu çok beğenir ve yanına alır.

Türk Ordusu, büyük bir talihsizlik olarak düşmanla savaşamadan iklimin azizliğine uğrar ve savaşamaz duruma gelir.

Büyük kayıplar veren Türk Ordusu Erzurum'a çekilir. Kısa süre sonra destek kıtalarından birkaçı Irak cephesine gönderilir. Ahmet Turan da bu kıtalardan birisinin komutanının yaveri olarak Irak cephesindedir.

İngilizlere karşı savaşan 6. Türk Ordusu'na destek verirler. İngilizleri bozguna uğratırlar. Bir İngiliz tümenini generalleriyle birlikte esir alırlar. Ne yazık ki Türk Ordusu bu cephede de Arapların azizliğine, daha doğrusu ihanetine uğrar. İngilizlerin bağımsızlık vaadlerine ve dağıttıkları altınlara aldanan Araplar Türk Ordusu'nu arkadan vururlar. Bu amansız çatışmalarda Ahmet Turan bacağından yaralanır. İyi bir tedavi göremez. Yaraları iyileşir ama bacak kemiğinin eğri tutması sebebiyle ayağı garip bir görünüm alır. Topallayarak yürümektedir.

İki yıl kadar bu bölgede İngiliz-Hint ve aldatılmış Araplara karşı savaşırlar. Ne hazin ki Bağdat'ı Araplara bırakmak zorunda kalırlar. O günlerde İstanbul'dan bir emir gelir. Destek kıtalarından birkaçı Galiçya'ya gidecektir. Ruslara karşı savaşan Türk kolordusuna katılacaklardır.

Ahmet Turan'ın içinde bulunduğu kıta da gidecektir. Komutanı onu götürmek istemez. Ahmet Turan, kıtasından ayrılmamak için komutanına yalvarır yakarır. Sonunda arzusuna kavuşur. Komutanı onu yine yanında götürür. Aylardan sonra Galiçya önlerindedirler.

İki yılı aşkın bir süre de bu bölgede bulunurlar. Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşılar. Zaman zaman çok sor durumlarda kalırlar.

Ahmet Turan birçok arkadaşını kaybeder. Birçok arkadaşı sakat kalır. Nice arkadaşı atılan bombaların altında parçalanıp meleklere katılır. Kendisi de bir kez daha yaralanır. Siperdeyken kafasına hedeflenen kurşun sakat bacağına saplanır. Bir şarapnel parçası da burnunu, çenesini dağıtır. Yine iyi bir tedavi yapılamaz. Ayağı daha da eğri ve sakat kalır. Yüzü gözü tanınmaz olur.

Türkler bu cephede de Amerika'nın ve Bulgaristanların hıyanetine uğrar ve perişan bir vaziyette çekilirler.

Birinci Dünya Savaşı sona ermiş, Türkler, Avusturya-Macaristan ve Almanya ile birlikte savaşı kaybederler. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra İstanbul'a dönerler.

Askerler terhis edilir. Ahmet Turan da silahını teslim eder. Silahı ile birlikte ruhunu, canını bıraktığını zanneder. Kendisiyle özdeşleşen silahından ayrı yaşayamayacağını düşünür. Düşmanları için gözdağı, kendisi için arkadaş, kardeş olan, güvendiği, dayandığı silahı artık onunla değildir. Bir değnek bulur, şimdiden geri ona dayanarak yürüyecektir.

Memleketine, köyüne dönmek istemektedir. Yedi yıldır köyünden, eşinden, çocuğundan, anne ve babasından haber alamamıştır. Onların hasretiyle buram buram yanmaktadır. Onlarla kucaklaşacağı anı, onlara savaş hatıralarını anlatacağı günü aramaktadır. Topal bacağıyla kanatlanmış kuş gibidir. Uçmak istiyor, havalanıp köyüne konmak, yıllardır yolunu gözleyen eşine, çocuğuna ulaşmak istiyor.

Komutanı ülkesinin neresinde neler olduğunu iyi bilmektedir. Yunanlıların İzmir'i işgal ettiğini, İtalyanların Antalya'yı, Fransızların Kahramanmaraş'ı, İngilizlerin Adana'yı, Rus ve Ermenilerin doğu illerini aldıklarını biliyor. Hatta Rus ve Ermenilerin Erzincan'dan Gümrü'ye kadar yol güzergâhındaki bütün Türk köylerini yaktıklarını, insanlarını öldürdüklerini, bütün varlıklarını alıp götürdüklerini biliyordu. Bu köyler arasında Ahmet Turan'ın köyünün de talan edildiğini ve bütün halkının samanlıklara doldurularak yakıldığını öğrenmişti.

Komutan, bütün bunları bildiği için Ahmet Turan'ı İstanbul'da alıkoymak istemektedir. Yıllardır yanından ayırmadığı ve cepheden cepheye birlikte koştukları bu kahraman ve yiğit vatan evladını bırakmak istememektedir. Ancak bir türlü gerçekleri de ona söyleyememektedir.

Ahmet Turan vedalaşmak için komutanının yanına gelir. Elini öpmek helallik almak ister. Komutanı elini öptürmek, o yaralı dağ parçası yiğidi kucaklar bağrına basar. Bir süre onu bırakmaz. Vücudunun büyük bir parçasının kopup gittiğini zanneder. Yüreği yanar, gözleri yaşarır ama Ahmet Turan'a hissettirmez. Kollarını çözüp bu defa omuzlarından tutup bir müddet yüzünü seyreder. İç cebinden bir kâğıt çıkarır, üzerine bir şeyler yazar ve katlayıp Ahmet Turan'a uzatır ve ekler:

-Ahmet çiğim, adresimi yazdım. Sakın kaybetme. Memleketine, köyüne git. Bir müddet kal, hasret gider. Eğer sıkıntıya düşersen, iş güç bulamazsan dön, bana gel. Sana iş güç bulabilirim. Burada birlikte yaşarız.

Ardından yan cebinden çıkardığı birkaç kuruşu da Ahmet Turan'ın eline tutuşturur.

-Bu birkaç kuruşu da al, gereğin olur.

Ahmet Turan pusulayı alıp sürekli göğsünde taşıdığı hamailin arasına koyar. Parayı almak istemez. Komutanın ısrarı üzerine onu alır paltosunun iç cebine koyar. Teşekkür eder.

Ahmet Turan İstanbul'dan ayrılır. O artık Kars yolundadır. Eşine, annesine, çocuğuna, babasına gitmektedir. Köyden köye, şehirden şehire, o topal bacağı ile sürünüp yürümektedir. Kimi gün yaya, kimi gün rastladığı at arabalarına binerek kimi zaman at, katır kafilelerine katılarak aylardan sonra Kars'a ulaşır.

Şehir tanınmaz hâldedir. Sanki yedi yıl önce bıraktığı şehir gitmiş yerine başka bir şehir gelmiştir. Sözün gerçek anlamı ile harpten çıkmış bir şehir. Çarşıyı pazarı dolaşır bir tek tanıdık simaya rastlayamaz. İçinde ağır bir sıkıntı oluşur. Kalbi sıkışır.. Duman dolmuş bir aşhaneye girmiş gibidir. Bir an önce şehirden çıkmak ister. Tenha bir bakkalda biraz şeker, çay ve şekerleme bulur, alır. Annesi, babası, eşi ve çocuğu için İstanbul'dan satın aldığı hediyelerin yanına kor ve bohçayı bağlayıp omuzuna atar. Köyün yolunu tutar. Ata ocağı, yâr kucağı olan köyü, Kars'ın 10 km. doğusundadır. Normal bir insan iki saatte varır. Ancak Ahmet Turan topaldır, üç dört saatte ancak varacaktır.

Yol boyunca eşini, evlilik günlerini, kızı Elif’i, annesini, babasını düşünür. Elif'in şimdi sekiz yaşında güzel bir kız olduğunu hayâl eder.

Köyün yanı başındaki derin vadinin karşı kaşına varır. Oradan köy nispeten görülmektedir. Elindeki değneğe dayanıp biraz dinlenmek ve köyünü seyretmek ister. Garip bir hava hisseder. Burnuna yanık kokuları gelir. Köyün camisinin ahşap minaresi, o güzelim ağaçlar, ağaç, direklerin başındaki leylek leylek yuvaları, hiçbirisi görülmüyor. Sanki köy yere gömülmüş. Bir şeyler göremez. Ortalıkta kimseler de yoktur. Herkes yaylaya gitmiş gibi. Oysa yayla mevsimi değil. Bir anlam veremez. Yerinde duramaz, kafası, beyni uğuldamaktadır. Aklına çok garip şeyler gelir. Bir solukta vadinin dibine iner ve karşı yamaca tırmanmaya başlar. Kocaman yokuşu nasıl çıktığını bilemez. Vadinin diğer kaşına çıktığında köyün tamamını karşısında bulur. Acı gerçekle yüz yüze gelir. Dünyası yıkılır. Köy baştanbaşa yakılmıştır. Kimse yoktur. Bütün evler yerle bir olmuştur. Donakalır. Birden kendi evine doğru koşar. Bütün köy evleri gibi onun evi de yakılıp yıkılmıştır. Ahmet Turan'ın vücudu çözülür. Kolu kanadı yanına düşer. Dökülüp dağılacak gibidir. Bohça omzundan yere düşer. Ayakta duramaz. Takati kesişir. Bir taşın üzerine yığılır. Ellerini değneğine, alnını da ellerinin üzerine dayayıp donup kalır. Gözlerinin yaşı yerleri ıslatmaktadır.

Başından geçenler gözlerinin önünden geçer. Komutanının sözlerinin hatırlar. Adresini ona niçin ısrarlar verdiğini o anda anlar.

Bir müddet yanıp kavrulduktan sonra kalkıp yakılıp yıkılan evlerin arasında dolaşır. Köyün kenarındaki mezarlığa varır. Alelâde yapılmış mezarları görür. Ölülerin, kimseler tarafından toplanıp gömüldüğünü anlamakta gecikmez. Çünkü birçok cephede defalarca bu işi kendisi de yapmıştı. Mezarların toprağına yüzünü sürer, ağlar. Fatihalar okuyup ruhlarına bağışlar. Yanıp kül olan annesinin, babasının, eşinin, çocuğunun, hısım akrabalarının, ellerini yüzlerini öpmeyi umarken küllerini, topraklarının öpmek durumunda kalır.

Geceye kalmadan köyden ayrılır. Yola iner, Kars'a gitmekte olan bir at arabasına biner. Arabacı, epey ötede bulunan Subatan köyünün Ermeni katliamından kurtulan sakinlerinden birisidir. Tanışırlar. Ahmet Turan, köylerinin ve köylülerinin başına gelenleri sorar. Adam, içi sızlayarak anlatır.

Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusunun Erzurum'a geldiğini öğrenen Ermenilerin Kars ve çevresinden katliama başladıklarını, Derecik Köyü'nün 671 sakinini samanlıklara doldurup, gazyağı, benzin dökerek yaktıklarını, kaçmaya çalışanları ise balta, kılıç ve yaylım ateşi ile öldürdüklerini, 671 kişiden sadece 11 kişinin kurtulabildiğini, bütün bu bölgedeki köyleri aynı şekilde yakıp yıktıklarını, talan ettiklerini gözyaşlarını boğularak söyler.

Ahmet Turan durumu bütün açıklığı ile öğrenir. Artık Kars'ta durmanın yersiz olduğunu anlar. Arabacıdan ayrılırken düşürdüğü bohçayı hatırlar. Arabacıya köyünün girişinde bıraktığı bohçayı almasını içindekileri ihtiyacı olanlara dağıtmasını rica eder.

Tekrar yollara düşer. Aynı yollardan aynı sıkıntı ve engellerle

karşılaşarak aylardan sonra İstanbul'a ulaşır.

Komutanın adresi Avrupa yakasındadır. Yolcu vapuruna binerek karşı tarafa geçmek ister. Rıhtımın, güvertenin tutacaklarına tutunarak güçlükle vapura biner. Vapur fazla kalabalık değil. Kimsenin oturmadığı büyük bir banka sendeleyip tutunarak oturur. Perişan hâldedir. Vücudu ve ruh hâli ülkesinin durumu gibidir. Saçı sakalı birbirine karışmış, avurtları çökmüş, çenesinin eğriliği ve yüzündeki derin yara izleri çehresini garip bir görünüme sokmuştur. Ayağının topallığı ise yürek yakmaktadır.

Karşı tarafta birkaç kadın ve yetişkin bir kız oturmaktadır. Bunlar Ahmet Turan'ı seyretmektedirler. Onun yedi yıldır sırtından çıkaramadığı parça parça olmuş paltosuna, şalvarının uyumsuz çarpık yamalarına, yüzünün yamukluğuna ve eğik bükük topal ayağına bakıp durmaktadırlar. Aralarındaki, dış görünüşü ve tavırlarıyla yabancıyı andıran bakımlı ve alımlı kız, Ahmet Turan'a bakıp bakıp güler. Ahmet Turan bu durumdan çok müteessir olur. Yıllardır onlar için savaştığı insanlardan ilgi, sevgi beklerden böyle bir tavırlar karşılaşması onu perişan eder. Kalkıp oradan uzaklaşır. Güvertenin en kenarından bir direğe tutunup denizi ve uzakları seyre dalar. Kendisine karşı yapılan bu hakarete bir anlam veremez. Aklına, bir arkadaşının geçende anlattıkları gelir. İşgal kuvvetleri komutanı Fransız generali İstanbul'a girerken bazı İstanbullu kızlar, kadınlar Fransız ve İngiliz askerlerine çiçekler atmış. Onlara pasta çörek ikram etmişler. Acaba bu kadın ve kızlar da onlardan mıdır diye aklından geçirir. Şaşkın vaziyettedir. Vatanında kendisini garip hissetmektedir. Herkese küsmüş gibi kimsenin yüzüne bakmaz.

Vapurdan inip epey uzaklaştıktan sonra hamailin içerisinden adresi çıkarır ve rastladığı kimselere sora sora komutanının evine varır. Kucaklaşırlar. Gözyaşları birbirine karışır. Ahmet Turan çocuk gibi ağlamaktadır. Hıçkıra hıçkıra, içini çeke çeke dakikalarca ağlar, anlatır. O sırada komutanın arkadaşlarından Mehmet Nail Bey'in oğlu askerî tıbbiye öğrencisi Hüseyin Nihâl olayı seyretmekte anlatılanları dinlemektedir.

Hüseyin Nihâl, bu fedâkar ve kahraman Türk gazisine yapılan densizliğe çok üzülür ve gençlik heyecanını da katarak Ahmet Turan'ın ağzından o arsız kıza bir şiirler cevap verir:

Topal Asker

Ey saçları “alagarson” kesik hanım kız!

Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

Bacağımla alay etme pek topal diye.

Bir sorsana o topallık nerden hediye?

Sen Şişli’de dans ederken her gece, gündüz

Biz ötede ne ovalar, çaylar, ne dümdüz

Yaylaları geçtik, karlı dağları aştık;

Siz salonda dans ederken bizler savaştık.

Ey dudağı kanım gibi kıpkırmızı kız,

Gülme öyle bana bakıp sen arsız arsız!

Olan işler dimağını azıcık yorsun!

Biliyorum elbisemle eğleniyorsun;

Biliyorum baldırını o kadar nazla

Örten bir tek ipek çorap kıymetçe fazla

Benim bütün elbisemden… Hatta kendimden…

Biliyorum: Çünkü bugün şu dünyada ben

Neyim? Bir hiç… işe güce yaramaz, topal…

Sen sağlamsın senin hakkın dünyadan zevk al:

Çünkü orda düşmanlarla boğuşurken biz

Siz muhteşem salonlarda şarap içtiniz!

Ey gözünün rengi bana yabancı güzel,

Her yolcunun uğradığı ey hancı güzel!

Sen yabancı kucaklarda yaşarken her gün

Yapıyorduk bizde kanla, barutla düğün.

Sen o sıcak odalarda cilveli, mahmur

Dolaşırken… Biz de tipi, fırtına, yağmur,

Kar altında kanlar döktük, canlar yıprattık;

Aç yaşadık, susuz kaldık, taşlarda yattık

Sen açılmış bir bahardın, biz kara kıştık;

Bizden üstün ordularla böyle çarpıştık…

Gülme bana bakıp pek arsız arsız

Sen ey dışı güzel, fakat içi çamur kız!

Sana karşı haykıranı mecbursun dinle;

Bugün hesap göreceğiz artık seninle:

Ben cephede geberirken, geride vatan

Aşkı ile bin belalı işe can atan

Anam, babam, karım, kızım eziliyorken

Dağlar kadar yük altında… Gel, cevap ver, sen

Bana anlat, anlat bana, siz ne yaptınız?

Köpek gibi oynaştınız, fuhşa taptınız!

Anavatan boğulurken kıpkızıl kanda

Yalnız gönül verdiniz siz zevke, cazbanda…

Ey nankör kız, ey fahişe unutma şunu:

Sizin için harbederken yedim kurşunu.

Onun için topal kaldı böyle bacağım,

Onun için tütmez oldu artık ocağım.

Nazlı nazlı yatıyorken sen yataklarda

Sallanarak ölü kaldık biz bataklarda.

Kalbur oldu süngülerle çelik bağrımız,

Bu amansız boğuşmada öldü yarımız,

Ya siz nasıl yaşadınız? Bizim kanımız

Size şarap oldu sanki… Şehit canımız

Güya sizin mezenizdi! Yiyip içtiniz;

Zıpladınız,kudurdunuz arsız,edepsiz!…

Gerçi salonlarda “yıldız” dı senin adın,

Hakkikatte fahişesin ey alçak kadın!

Ey allıklı ve düzgünlü yosma bil şunu:

Bütün millet öğrenmiştir senin fuhşunu.

Omuzunda neden seni fuzuli çeksin?

Kinimizin şiddetiyle gebereceksin!..

Hüseyin Nihâl ATSIZ

Prof. Dr. Ali KAFKASYALI

https://www.facebook.com/atsizca/posts/730105777020204:0 alınmıştır

 


Osmanlı’nın Wikileaks raporları

CEMAL A. KALYONCU         
Sayı: 857 / Tarih : 09-05-2011

Wikileaks internet sitesi son dönemde dünya siyasetinde estirdiği rüzgârla yer etti hafızalarda. Amerikan diplomatlarının ülke dışından ABD’ye ulaştırdığı raporlarla ilgiliydi çoğu belge. Bu durum, zamanın en güçlü devleti olan Osmanlı’nın da bu tür bir sistemi olup olmadığını akıllara getirdi. Osmanlı diplomatları da gittikleri ülkeler hakkında raporlar hazırlamıştı. Ama onlarınki farklıydı. O zaman anlık iletişim söz konusu değildi. Osmanlı diplomatları notlarını, ülkeye döndüklerinde padişaha da sunulan sefaretname adı verilen uzun dokümanlar hâlinde tutuyorlardı. Gittikleri ve gördükleri ülkeler ile halkları hakkında topladıkları bilgi ve edindikleri izlenimler oluşturuyordu bilgilerin temelini. Osmanlı’nın Wikileaks belgeleri de denebilecek bu şekilde 41’den fazla sefaretname vardı, Osmanlı elçilerinin kaleme aldığı. Sefaretnamelerin bir kısmının yurt dışında baskısı da yapılmış olmasına rağmen pek çoğunun Türkçe baskısı ancak tezlere konu olarak kalmış, birçoğu da gün yüzüne çıkmamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu, güçlü devlet yapısının da getirdiği özgüven başta olmak üzere dışarıda daimî temsilcilikler açmamıştı, uzun yıllar. Bu, bir güç göstergesi olarak da yorumlanıyordu. Çünkü Osmanlı, yabancı ülkeleri kendine denk görmüyordu. Ayrıca devrin güçlü devleti olması sebebiyle, elçiye ihtiyaç duyulacak şekilde yabancı ülkelerde Osmanlı tebaası da pek yoktu. Aksine, kendisi çekim merkeziydi. Ancak gerektiği hâllerde kısa süreli heyetler göndererek işini hallediyordu Osmanlı. Dolayısıyla daimî elçilik açmamanın Osmanlı devletini uzun süre yabancı ülkelerin siyasi desise ve entrikalarından koruduğu da altı çizilen bir durumdu.

Buna mukabil dünyanın önde gelen devletlerinin Osmanlı coğrafyasında temsilcilik açma zorunluluğu vardı. İstanbul’un fethinden hemen sonra sırasıyla Venedikliler 1454’te, Polonya 1475, Rusya 1497, Fransa 1525, Avusturya 1528, İngiltere 1583 ve Felemenk 1612’de İstanbul’da daimî elçilik açmıştı. Osmanlı’nın daimi elçilik düzenine geçmesi II. Mahmud zamanında mümkün olmuştu ancak. İlk daimî elçi olarak da Yusuf Agah Efendi, 1792’de Londra’ya gönderilmişti.

Sefaretnamelere geçmeden önce, Amerika’ya dair de kitaptan bir not düşelim. Amerika ile Osmanlı’nın ilk teması 1796 yılında bir ticaret anlaşması ile başlamış. El konulan gemileri için yüksek miktarda para ödeyen ve ticaretine müsaade edilmesi garantisi alan George Washington’un elçisi Joseph Donaldson ile Cezayirli Hasan Dayı arasında yapılan bir ‘haraç anlaşmasıdır’ bu. Aynı zamanda Amerika’nın kendi dili haricinde bir dilde imza etmiş olduğu ilk ve tek anlaşma olarak da bilinmektedir.

Sefaretnamelerde Osmanlı elçilerinin neredeyse ortak özelliği, hiçbirinin hiçbir şekilde temsil ettikleri Osmanlı ve İslam’a halel getirecek bir tutum ve davranış sergilememeleri, gerektiğinde çar, şah veya krala karşı da kendi kural ve kaidelerini dikte ettirmeleridir. Buna dair de pek çok hadise kaydedilmiş sefaretnamelerde. Fransa ve İspanya arasında savunma ittifakı imzalanmasının yollarını arayıp Avusturya’ya karşı birlikte hareket etme imkânı hazırlamak gizli görevi ile Fransa’ya gönderilen Yirmisekiz Mehmed Çelebi, burada gördüğü ve Osmanlı’da bulunmayan yönleri kaleme almış sefaretnamesinde. Mehmed Efendi, Fransa’ya dair gözlemlerini, büyük salgın hastalık ve bunun sebebi olan temizliğin olmayışını, kadınların her daim sokaklarda oluşunu, Osmanlılara karşı duyulan aşırı merakı not etmiş; kilim ve ayna fabrikalarından bahsetmiş, Fransızların, ülkedeki bütün kalelerin maketlerini yaparak sergilemelerini de enteresan bulmuş. Elçi, Fransa’daki bahçe ve sarayların ihtişamı karşısında da ‘dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir’ hadis-i şerifini not etme ihtiyacını hissetmiş. 1721’de geri dönen Mehmed Efendi’nin bir elçi olarak Fransa’da dahi ramazan orucunu tutması ve teravih namazını maiyetindekilerle birlikte kılması, özellikle Fransız kadınlarının ilgisini çektiğini anlıyoruz: “Bunlar teravih kıldığımızı ertesi günü haber almışlar. Yine iftara yarım saat kalınca bir iki bin avret kızlar çıkageldiler. İftar ve taam eyledik. Bunlar gitmezler, saat üçe varınca otururlar. Meğer bunlar namazı beklerler imiş. Çare yok, abdest alıp namazı kıldık. Tekrar izin istediler. Her gece bunlar gelip iftar ve taam ile namazımızı temaşa etmek için yalvarır oldular, izin verdik. Cemaatle oturup gece teravihi tamam eda edip ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizleri seyretti ve hayran oldular.”

Bundan yaklaşık 85 sene sonra 1806’da Fransa’ya daimî Osmanlı elçisi olarak gönderilen Seyyid Abdurrahim Muhib Efendi’nin notları da Fransa’daki yeniliklere dair ipuçları içeriyordu. Polis teşkilatı, giyotin ve kapıcılık ile kötü yola sürüklenmiş kadınların sayısının çokluğundan bilgiler not almıştı.

İç karışıklıkların hüküm sürdüğü Acemistan, yani İran’a orta elçi sıfatıyla gönderilen Ahmet Dürri Efendi’nin amacı İran’ın iç durumu hakkında kapsamlı bir araştırma yapmaktı. Nitekim görevi tamamlayıp geri döndükten bir yıl sonra, 1722’de üç yıl sürecek bir sefer açılmıştı İran’a. İran Şahı onu meclisine çağırmış, Osmanlı hükümdarına dair bazı sualler sormuştu kendisine. Avlanıp avlanmadığını da merak etmişti. Bunun üzerine elçi, ‘Padişah’ın, halkın kalplerini avlamayı, bütün avlardan daha lezzetli ve latif olduğunu’ düşündüğünü aktarmıştı kendisine. İran’da, Nevruz Bayramı’nın ramazan ve kurban bayramlarından daha üstün tutulup ‘en büyük bayram’ olarak anıldığını nakleden elçi, kendisine Osmanlı Kürtleri’ni soran Şah’a ‘Kürtler itaat altından çıkacak güce sahip değildir’ cevabını vermişti. Şah’ın ayrıca Osmanlı padişahından dua istediğini de notlarına eklemişti.

Rusya da Osmanlı’nın ilgiyle takip ettiği devletlerdendi. 1722’de buraya gönderilen Nişli Mehmed Ağa, sefaretnamesinde, kendisine verilen Rus tercüman için ‘veled-i zina’ yazmaktan geri kalmamıştı. Tercümanın sık sık olmadık isteklerde bulunması, istenen vakitte gelmeyip heyeti bekletmesi, gidecekleri yerlere dolaştırarak götürmesi gibi davranışlar elçiyi çileden çıkarmıştı. Nişli Mehmed Ağa, kendilerine diplomatik oyun kuran Ruslara da gerekli cevapları verdiğini naklediyordu. Padişahın mektubunu Çar’a takdim etme aşamasında da bütün ikaz ve engellemelere rağmen Osmanlı elçisi, adap ve erkâna da riayet ederek padişahın name-i hümayununu çara vermek üzere salonda bulunan yüksek settin üzerine çıkmış ve oradan nameyi vermişti.

Rusya’ya gönderilen bir başka elçi ise 1740–42 yılları arasında görev yapan Mehmed Emni Paşa’ydı. O da sefaretnamesinde Rusları sert dille eleştiren notlara yer vermişti. 1739’da biten savaştan sonra Osmanlı ve Rus savaş esirlerinin mübadelelerinin yapılacağı yer konusunda iki taraf anlaşamamış, Rus elçisinin takındığı tavır için Mehmed Emni Paşa “Moskof elçisinin son derece cahilliğinden ve kalın kafalılığından dolayı hileye’ saptığını anlatmıştı. Başvekil tarafından gönderildiğini söyleyip maiyetlerine katılan İstanbul doğumlu Rum asıllı birisi için de “Avrupa’da hile ve sahtekârlık konusunda ilim tahsil ettikten sonra Petesburg’a gelmiş ve Rus başvekilin emrine girmiştir. Başvekil bunun şeytanlıktaki maharetini öğrendikten sonra kendi tabiatına uygun bulmuş ve hizmetinde tutmuştur.” demektedir. Paşa, yaşadıklarının etkisiyle olacak, Ruslar hakkında “yalancı ve hilekârdırlar” demekten de geri kalmaz. Paşa, geri dönmek için İstanbul’dan emir beklediği süre zarfında da vaktini günde beş vakit yüksek sesle ezan okuyarak ve cemaatle namaz kılarak geçirdiğini anlatır.

Kırım Serdarlığı payesiyle harbe memur kılınan Silahtar İbrahim Paşa’nın Defteremini Vekili olan Defterhane-i Amire kâtiplerinden Necati Efendi, Osmanlı-Rus Harbi boyunca Kırım’da kalmış ve tarihçilerde bile bulunmayan bilgiler aktarmış birisidir. Osmanlı’nın Kırım’ı kaybetmesinin sebebi olarak Kırım ve Nogay ahalisinin Osmanlı Devleti’ne karşı itaatten uzaklaşmasını göstermektedir. Tarih-i Kırım adlı çalışmasında Rusları ‘barışı bozan’ olarak nitelendirmiş, onlar ‘pislik yaratılışı gereği’ gibi ifadeler kullanmıştır. Rus sarayında maskeli baloya da katılan Necati Efendi, bunu yaygaracılık, komiklik ve Osmanlı’daki ifadesiyle ‘masharalık’ olarak ifadelendirmiştir. Bilindiği gibi Sokollu Mehmed Paşa, Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirerek Osmanlı donanmasını Hazar Denizi’ne ulaştırmak istemiş, iki yıllık çalışma sonucunda kanal projesi nihayetlenecekken büyük bir kış bastırmış, askerler kırılmış, mühimmat da Rusların eline geçmişti. Ancak Necati Efendi’nin verdiği bilgiler Kırım Tatarları’nın burada gerekli desteği vermediğini ortaya koyuyordu. Necati Efendi, Rusya’da bizzat kraliçenin kontrolünde kurulan bir yetimhaneden de bahsediyordu. Sokaklarda ve diğer yerlerdeki fahişelerin çocukları ya da sahipsiz bebeklerin büyütüldüğü bu yetimhanede yetiştirilen kızlar saraya, erkekler orduya gönderilirmiş. Son sefaretnamemizin sahibi de, görünürde vazifesi Sultan III. Mustafa’nın tahta çıkışını bildirmek, gizli vazifesi de Osmanlı esirlerini bulmak olan, 1757’de Rusya’ya elçi gönderilen ve bir yıl sonra geri dönen Şehdi Osman Efendi’dir. Ruslara karşı ‘dinime aykırı protokolü kabul etmem’ diyerek çıkışan Osman Efendi, kendilerine sığınan Müslüman esirleri Ruslara vermesi karşılığında para teklif edilmesi üzerine de ‘dinimi dinara değişmem’ sözünü kayıtlara geçirir. Şehdi Osman Efendi, bir keresinde de sarayda verilen davette namaz vakti çıkmak üzere iken namazı eda etmek için erken ayrılmak ister. Ancak namazlarını sarayda kılabilecekleri söylenir. Bunun üzerine namazlarını cemaatle eda ederken, aynen Yirmisekiz Mehmet Çelebi’ye Fransa sarayında yaptıkları gibi bütün herkes onları kapılardan ve pencerelerden seyre dalar.

http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-29360-osmanlinin-wikileaks-raporlari.htmlalınmıştır.


İlluminati Nedir?

illuminati

07.12.2011 Çarşamba 14:40

İlluminati (çoğul bir sözcük olup tekili Latince: İlluminati, Türkçe: aydınlanmış) tarihteki adıyla Bavyeralı İlluminati, Rönesans döneminde 1 Mayıs 1776'da kurulmuş bir gizli bir cemiyet. Modern İlluminati; zihin kontrolü uygulayarak, hükümetleri ve kuruluşları ele geçirerek Yeni Dünya düzenini sağlamak amacıyla hareket eden, faaliyeti ve varlığı kanıtlanamamış bir örgüttür.

Topluluğun kuruluş amacı cehaletle, baskıcılıkla ve kilisenin dogmalarıyla mücadele etmekti. Her ne kadar asıl amaç, aydınlanarak dinsel dogmalardan uzak, hür düşünceyi ve Newtoncu pozitif bilimin önünü açmak idiyse de, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek dünya siyaset tarihinin belki de zaman içerisinde üzerine en fazla komplo teorisi üretilmiş topluluğu halini almıştır.

Münih'te kurulup, o yörede (Bavyera) hızla gelişen İlluminati' nin üye kayıtları büyük bir gizlilik içinde saklanıyordu. Öyle ki, üyelerin her birinin takma isimleri vardı ve yazışmalarda bunlar kullanılır, üyelerin gerçek isimleri ve kimlikleri asla kullanılmazdı. Örneğin, topluluğun kurucusu Adam Weishaupt'un kod adı Spartacus idi. İlluminati üyeleriyle ilgili bilinen tek şey, tüm üyelerinin Cermen kökenli beyazlardan oluştuğudur.



Günümüzde ise 10 adet yöneticisi ve 300'e yakın alt kadrosu bulunduğu, bu grubun içinde tanınmış ünlüler, bankacılar ve sanatçıların bulunduğu iddia edilmektedir.

İnişler, çıkışlar

12 kişi ile kurulan İlluminati topluluğu, gelişmelerini Mason Localarından kendilerine uygun üyeler kazanarak sağlamaya çalışmışlar, ilk sene sonunda 80 üyeye çıkmışlardır. Daha önceden 22 Haziran 1784'te tüm Bavyera'da Masonluk ile birlikte İlluminati de, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek yasaklanmıştı. Masonluğun, tarih boyunca kendisine yönelen tüm baskı ve yasaklamaların altından hiçbir zarar almadan çıkması gibi yine zararsız çıktığı bu süre Illuminati'ye pek yaramamış ve büyük ölçüde gücünü ve varlığını yitirmişti.

19. yüzyılın başlarında ünlü Alman filozof Hegel'in katılımıyla canlanan ve eski parlak günlerine dönen İlluminati, bu yıllarda, üyesi olan Hegel'in tez-antitez kuramlarıyla Yeni Dünya Düzeni düşüncesinin geliştiği bir ütopya topluluğu haline gelmişti. Dünya üzerindeki çeşitli toplulukları etkileyen bu düşüncenin mirasçıları bugün halen çalışmalarını sürdürdüğüne dair komplo teorileri vardır.

Bu topluluğa daha sonra İtalya'da ünlü Rönesansçı insanlar girmiş ve Katolik Kilisesi'ne karşı siyasi bir savaş açmıştır.

Komplo Teorileri

Mark Dice, David Icke, Texe Marrs, Ryan Burke, Jüri Lina ve Morgan Gricar gibi yazarların belirttiğine göre Bavyera İlluminati, halen faal olan bir örgüttür. Dünyadaki bir çok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusu İlluminati örgütüdür. Komplo teorisyenlerine göre birçok ABD Başkanı, bu örgüte doğrudan veya dolaylı olarak hizmet etmektedir. Ayrıca birçok tanınmış çocuk çizgi filmlerinde bilinçaltı mesajlarıyla beyin yıkamaya çalışıldığı söylenmektedir.

Myron Fagan'a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilalı, John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir. Ayrıca Holywood film sektörü bu örgütün elindedir.

http://www.haber365.com/Haber/Illuminati_Nedir/alınmıştır


Kaçmak ya da kaçmamak işte bütün mesele

 

Dünyanın yaşayan en büyük fizikçisi sayılan Stephen Hawking, “Big Think” adlı web sitesine, “Bu dünyadan kaçmazsak, sonumuz pek hayırlı değil” mesajı verdi. Hawking’e göre, doğal kaynakları hızla tüketen insanoğlunun tek çaresi, ilk fırsatta uzaya yayılmak.

DÜNYA son günlerde çeşitli felaketlerle boğuşurken, yaşayan en büyük fizikçi olarak kabul edilen Stephen Hawking, uzaya yayılmadığı takdirde insan neslinin yok olacağını söyledi. “Big Think” adlı web sitesine konuşan Hawking, şunları söyledi:

‘Genlerimiz saldırgan’

“Tarihimizde giderek artan şekilde tehlikeli bir döneme giriyoruz. 1963’teki Küba füze krizi gibi, yok olmamızın an meselesi olduğu zamanlar geçmişte oldu. Bu tür olaylar gelecekte daha sık olacak. Çünkü dünyanın sağladığı doğal kaynakları hızla tüketiyoruz. Genetik kodlarımız bencil ve saldırgan içgüdüleri taşıyor. Uzun vadede var olmak için tek şansımız uzaya yayılmak.”

İyi de, nasıl?

Bilim insanlarına göre, şu anki bilgi ve teknolojiyle, kimyasal yakıtlarla çalışan roketler kullanarak en yakın yıldıza gitmek bile 50 bin yıllık bir zaman alıyor. İnsanın yaşam süresi içinde uzayda yol alabilmesi için ışık hızı ile hareket etmesini ve yolculuk sırasında kozmik radyasyondan korunmasını sağlayacak teknolojiyi elde etmesi gerekiyor.


KİMDİR

EVRENİN temel prensipleri üzerine çalışan Stephen Hawking, 1663 yılında ilk olarak Isaac Barrow sonra da 1669’da tarihin en büyük matematikçisi sayılan Sir Isaac Newton’a verilen Lucasian profesörü oldu.

Hawking, Roger Penrose ile birlikte, Albert Einstein’ın Uzay ve Zamanı kapsayan Genel Görelilik Kuramının, Big Bang’le %Büyük Patlama’ başlayıp kara deliklerle sonlandığını gösterdi. Bu sonuç Kuantum mekaniği ile Genel Görelilik Kuramı’nın birleştirilmesi gerektiğini ortaya koyuyordu.

Bu yirminci yüzyılın ikinci yarısının en büyük buluşlarından biriydi. Bu birleşmenin bir sonucu da kara deliklerin aslında tamamen kara olmadığını, fakat radyasyon yayıp buharlaştıklarını ve görünmez olduklarını ortaya koyuyordu. Diğer bir sonuç da evrenin bir sonu ve sınırı olmadığıydı. Bu da evrenin başlangıcının tamamen bilimsel kurallar çerçevesinde meydana geldiği anlamına geliyordu.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/15513141.asp?gid=373 alınmıştır


 

Osmanlı İrlanda'ya yardım etmiş

 

1845’teki açlık yıllarında İrlanda’ya yardım eli Osmanlı’dan uzanmış.. 10 Ekim 2009

Osmanlı Devleti, İrlanda'da 1845 yılında yaşanan ve halkın büyük bir bölümünü açlıkla yüz yüze getiren kıtlık nedeniyle 1000 altın yardımda bulundu.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, 1845'te kıtlık yaşanan İrlanda'ya Osmanlı Devletinin yaptığı maddi yardım üzerine İrlandalı asilzadeler bir teşekkür mektubu gönderdi. Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığında yer alan ve Padişah Abdülmecid'e hitaben yazılan 1847 tarihli mektupta, şu ifadeler yer alıyor:

''Majesteleri Osmanlı Padişah'ı Sultan Abdülmecid Han'a,

Tanrı majestelerinden razı olsun. Biz aşağıda imzası bulunan İrlandalı asilzadeler, ileri gelenler ve tüm halk olarak, majesteleri tarafından çilekeş ve ıstıraplı İrlanda halkına gösterilmiş olan ihsan ve teveccühün cömertliğine en derin teşekkür ve minnetimizi ifade etmek ve halkımız adına İrlandalıların sıkıntılarını hafifletmek ve acılarını dindirmek için gönderilen 1000 poundluk cömert yardıma, teşekkür için müsaadenizle hürmetlerimizi sunuyoruz.

Eşine az rastlanır türde, ülkemizde ansızın ortaya çıkan kıtlık ve fakir halkın karşı karşıya kaldığı çaresizlik Allah'ın hikmetiyle takdir olunmuştur. İrlanda halkının, bu durumda kendilerini ve ailelerini açlık ve ölümden korumak adına diğer ülkelerin şefkat ve cömertliğine başvurmaktan başka seçeneği kalmamıştır. Majestelerinin bu zor durumdaki insanların yardım talebine verdiği mertçe cevap büyük Avrupa devletlerine kıymetli bir örnek olmuştur.

Bu, vaktinde yapılmış hayırlı davranış, pek çok kişiyi ferahlatmış ve ölümden kurtarmıştır. Onlar adına tekrar majestelerine minnettarlığımızı sunmak, idareniz altında bulunan ve ihsanınızda payı olan halkınızın ve ülkenizin, katlanmak zorunda kaldığımız sıkıntılardan muhafaza buyrulması dileğimizi izninizle ifade ediyoruz.''

BÜYÜK PATATES KITLIĞI

İrlanda'da 1845-1850 yılları arasında patates, kısmi ürün kaybına neden olan bir parazit istilasına uğradı.

O dönemde büyük çoğunluğu tarıma bağlı İrlanda halkının 1 milyona yakını, bunun üzerine baş gösteren kıtlık sonucu kıtlıkla ilişkili hastalıklardan hayatını kaybederken, pek çoğu da Amerika Birleşik Devletlerine göç etti.

Bu sırada İrlanda asilzadeleri de çeşitli ülkelerden İrlanda halkına yardım çağrısında bulundur.

''MUHTAÇ OLANA YARDIM OSMANLI'NIN ŞİARI...''

Konuya ilişkin AA muhabirine bilgi veren Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanı Önder Bayır, Osmanlı parasıyla 1000 altın lira değerindeki yardımın, dönemin İngiliz Büyükelçisi Mösyö Velsle kanalıyla İrlanda halkına iletildiğini aktardı.

19. yüzyılın ortalarında Avrupa'nın başka ülkelerinde de kıtlık yaşandığını belirten Bayır, Osmanlı'nın Macaristan, Hollanda, Polonya, Sumatra hatta ABD gibi ülkelere de bu tür yardımlarda bulunduğunu kaydetti.

Bayır, şöyle konuştu:

''Osmanlı İmparatorluğu'nun bir şiarı var; dünyanın neresinde kıtlık varsa özellikle geçimini ziraatla temin eden ülkelere yardımda bulunuyor. İlla ki bir yardım talebi gelmesini de beklemiyor. Koruyucu bir yapısı var. İmparatorluk olarak kendisini gerek Avrupa gerek Orta Doğu ve Afrika topraklarından mesul addediyor. Yardım ihtiyacını tespit ederse büyük devlet olmanın şiarıyla yardım ediyor. Bu yardımlar sadece maddi de olmuyor. Gerekirse askeri, gerekirse sözlü yardım ediyor. Mesela Macaristan Kralı ve İsveç Kralı Demirbaş Şarl bize sığınıyor. Fransa Kralı Fransuva, Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken'e esir düştüğünde İmparator'a 'Bu devirde kral esir almak caiz değildir. Ya kralı bırakırsın ya gerekeni yaparım' şeklinde haber gönderiyor.''

Önder Bayır, İrlanda'ya yapılan yardım sonucunda teşekkür mektubunun gönderilmesinin yanı sıra, bu yardımın anısına İrlanda'nın başkenti Dublin yakınlarındaki Drogheda adlı kentin belediye binasına da bir teşekkür plaketi asıldığını sözlerine ekledi.

http://www.haber3.com/osmanli-irlandaya-yardim-etmis-513674h.htmalınmıştır


Şimdi den sonra bu devlet yıkılır mı?

Yavuz Sultan Selim Doğu seferlerinden sonra Veziri Piri  Mehmet Paşa yı çağırdı ve:

-Piri Lalam Allah'ın izni ile Mısır’ı, Arabistan’ı aldık Hadim-ül Haremeyn unvanına kavuştuk. Şimdiye kadar her ne tarafa gittiysek başarıyla döndük. Hazinemizi Altın ile doldurduk. Şimdi den sonra bu devlet yıkılır mı?. Piri:

-Padişahım bu hal ile bu devlet yıkılmaz. Lakin üç şey var ki bunlar olursa yıkılması muhakkaktır.

-Bre Piri, bu nasıl söz? Benim hazinem de paramı yoktur. Mert ve kahraman kullarım ve askerim mi eksiktir, cephanem silahım mı yoktur. Atım, katırım, devem mi noksandır. Her yönden kuvvet ve kudretim yerinde iken o üç şey nedir ki? Bu cihan şümul imparatorluğumu yıksın?

-Devletlu Padişahım İzin verirseniz bu şeyi açıklayayım

1-Sadrazamlık, şu veya bu sebeple   bir cahil ahmağa verilirse,

2-Rüşvet kapısı açılır, her türlü melanet akçeye bulanır, bu kapıdan içeri girer, makamlar ehliyetsizlere verilirse,

3-Hükümetin yüksek makamlarında oturanlar, hanımların istekleri ile iş yaparlarsa ,o zaman bu devlet yıkılır, demiştir.

Padişah "Bunu yapanlardan ALLAH bizi korusun " diyerek susmuştur.

Doğru söze ne denir.


Kanuni, dans eden Fransızları tehdit etmiş

Fransızlar dans etmeye başlayınca Kanuni onları nasıl tehdit etmişti? 11 Temmuz 2006 15:56

Dans denen şey, ilk defa Kanuni zamanında Fransa'da yapılmaya başlanmıştı. O zaman Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları Avrupa'nın ortalarında idi ve Fransa'ya dayanıyordu. Bu dansın ilk yapılmaya başlandığını duyan Kanuni, zamanın Fransa Kralı'na bir mektup yazdı.

Kanuni'nin Fransa Kralı'na yazdığı tarihi mektup aynen şöyledir:

“Ben ki, kırk sekiz krallığın hakanı Kanuni Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım rapora göre, memleketinizde dans namı altındaki gayri ahlaki şeyin yapılmakta olduğu mesmuu şahanem olmuştur. Hemhudut olmaklığımız dolayısıyle, iş bu rezaletin memleketime de sirayeti ihtimali müvacehesinde Namei Hümayunum yedinize vusulünden itibaren derhal son verilmediği takdirde, bizzat Orduyu Hümayunumla gelip men'e muktedirim!..”

Belge bilgisi: Nuh Gönültaş - Bugün gazetesi


Sor bakalım, bu 3 kişi kimdir?

1911 senesi Ramazan Bayramı’nın 3. günü, Libya sahillerine çıkan Müstevli İtalyan askerleri, bulabildikleri herkesi öldürdüler. Teslim olanları da öldürdüler.

Trablus’ta kurdukları Divanı Harp’te, grup grup getirilen esirlerin yargılanmaları 3’er dakika sürerdi. Karar hemen binanın arkasında duvarın önünde infaz edilirdi.

Birgün elleri kelepçeli bir yaşlı, bir orta yaşlı, bir de delikanlı, çöl kıyafeti içinde mahkemenin önüne çıkarılır. Başkan Albay Carlo Torelli, bu zavallıları yargılamak için tercümana der ki:

- Sor bakalım, bu 3 kişi kimdir?

Elleri kelepçeli orta yaşlı olanı, gayet iyi bir İtalyanca ile cevap verir:

- Reis bey, tercüman istemez. Ben Türk ordusunun albayı Ahmet Alaeddin’im. Bu yaşlı zat emekli Paşa Mehmet benim babamdır. Savaş için görev istedi. Bu delikanlı ise benim oğlumdur. Gönüllü olarak askere gitmiştir.

Hâkim donup kalır.

- Yalan söylüyorsun, bu söylediklerin için belgen var mı?

Ahmet albay koynundan, kelepçeli elleri ile bir buruşuk kâğıt çıkartıp fırlatır.

İtalyan albayı şaşırmıştır. Zira salona, başlarında siyah şapka, boyunlarında asılı fotoğraf makineleri ile, biri İngiliz, biri Fransız 2 gazeteci girer. Hakim sözlerini tarta tarta konuşmaya mecbur kalır:

- Siz 26 Ekim 1912 günü bizim askerlerimizi arkadan vurdunuz. Bize bağlı kalacağınıza söz verdiğiniz hâlde bunu neden yaptınız?

- Türk hiçbir zaman arkadan vurmaz. Asıl siz bu topraklarda ne arıyorsunuz? Bu Avrupalıların bir haydutluğudur. O harekâtı bizzat idâre ettim.

- Suçlu, suçunu itiraf etmiştir. Kurşuna dizilmelerine karar verilmiştir.

Bu 3 kişi hemen dışarı çıkartılırken, 2 yabancı gazeteci ayağa kalkıp, bu mahkûmların önlerinde şapkalarını çıkartarak saygıyla selâmlarlar. Biraz sonra binanın arkasından, bir manganın silah sesleri geldiğinde, gazeteciler, mahkeme heyetine arkalarını dönüp dışarı çıkarken; mahkemenin eşiğine tükürmüşlerdir...

İsmail Yağcı / Türkiye Gazetesi / 13.1.2000


AMERİKA'NIN MÜSLÜMANLAR TARAFINDAN KRİSTOF KOLOMB ÖNCESİ KEŞFİ

image001Prof. Dr. Fuat Sezgin*

1930'ların başlarında Alman orientalist Paul Kahle, ard arda yayınladığı yazılarla, Piri Reis'in Topkapı Sarayındaki Amerika haritasını bilim dünyasına tanıtmıştı. Haritanın, haritacılık tarihi açısından değeri konusunda bugüne kadar sayısız yazı yazıldı. Bu konudaki değerlendirmeler birbirlerinden çok büyük farklılıklar gösteriyor. Son yıllarda çıkan bazı yazılardaki, haritanın güneyinde büyük bir kara kütlesinin belirtildiği hususu, tartışmaya yeni bir boyut kazandırmış bulunuyor. Ama bütün bu gayretler İslam kültür dünyasının haritacılık tarihindeki büyük yaratıcı yeri bilinmeden gösterildi.

Diğer taraftan bu tartışmalar devam ederken 2002 yılında bir İngiliz denizaltı komutanı Gavin Menzis “1421: Çin'in Dünyayı Keşfettiği Yıl” adıyla yayınladığı kitapta tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. İslam bilim ve kartografya tarihi konusuyla uğraştığımı bilen birçok okuyucu benim bu husustaki görüşümü sordular. Bu konuyu özel bir araştırmaya tabi tutmadığım dönemlerde ben de Piri Reis'in bize Kristof Kolomb'un kaybolan haritasının ulaştırıdğına inanıyordum. Gavin Menzis'in kitabını okuduktan sonra bu konuyu ciddi bir şekilde araştırmaya başladım. Nispeten uzun olan bu araştırmamın sonucu “İslam"da matematik coğrafya, karto-grafya ve batıdaki devamı” adlı yakında çıkmasını planladığım kitabımın dördüncü cildinin bir kısmını teşkil ediyor. Bugün sizlere bu incelememin sonuçlarını bir özet halinde sunacağım. Bu araştırmanın 50 sayfa kadar tutan metnini Almanca ve İngilizce olarak yakında internet yoluyla geniş bir ilgili topluma ilet-meğe karar vermiş bulunuyorum.

Önce Menzis' in ileri sürdüğü görüşlerden sadece bir kaçına değineceğim. Menzis" in ileri sürdüğü 1421 Çin ekspedisyonunun esası şudur: Bazı Çinli hükümdarlar, 1405 – 1433 yılları arasında bir kaç donanma hazırlayarak, Hint Okyanusuna kıyısı bulunan devletlerle, ya diplomatik ilişkiler kurmak ya da haraç almak maksadıyla seferler düzenlemişlerdir. Bu seferlerin safhaları, ayrıntıları ve sonuçları Çin kaynaklarında titizlikle kaydedilmiş, hatta izlerine devrin Farsça kaynaklarında da rastlanmaktadır.

Daha da önemlisi şudur ki, Çinlilerin bu teşebbüslerine dair günümüze ulaşan en eski 3 kitapçık, seferlere katılanlar tarafından yazılmış bulunuyor. Bu yazarlardan biri de Man Huan adlı Arapça bilen bir müslümandır. Huan'ın yazdığı kitap “Okyanus sahillerinin tam araştırması” adını taşıyor. Sinoloji, 19. yüzyılın ikinci yarısından beri bu seyahat bilgileri üzerinde çalışıyor. Ortaya çıkan araştırmalar Çin donan-malarının Hint Okyanusunda ve çevresinde 36 ülkeye uğradıklarını, güneyde Borneo veTimor adalarına, güneybatıda Malindi'ye kadar vardık-larını, bununla birlikte Avustralya ve Madagaskar"ın adının geçmediğini göstermektedir. Seyahatnamelerin hiç birinde harita bulunmamaktadır. Yalnız 17. yüzyılın ortalarında bir Çinli tarihçinin 3 seyahatnamenin verdiği bilgiye dayanarak yaptığı şematik bir harita günümüze kadar ulaşmış bulunuyor. Altını çizmek gerekirse, ne bu seyahatnamelerde, ne şematik haritada, ne de diğer Çin kaynaklarında donanmanın Hint Okyanusunun ötesine geçtiğine dair hiç bir bilgiye rastlanmamaktadır. Onların uğradıkları yerlerin krokisi şöylece verilebilir (No: 1).

Çin donanmaları Atlas Okyanus-una geçebilirlerdi. Zira bu geçişyolu çok eskiden beri biliniyordu. Basra şehri yakınlarında yapılan dikişli (çivili değil) gemiler daha 9. yüzyılda Fas"ın Massa limanı ile Çin arasında ticaret seferleri yapıyorlardı. Dahaİslamın ilk yüzyılında Çin"in Kanton şehrinde bir Müslüman mahallesi vardı. Yine aynı yüzyılda Madagas-kar adasında bir çokMüslüman yaşı-yordu (No: 2). Buna rağmen, Atlas Okyanusuna geçmek Çin donan-masının hedefi ve görevinin dışında kalıyordu.

Bütün bu husustaki açıklığa rağmen, İngiliz yazar Menzis donan-maların 1421 yılında Hint Okyanus-unun, mükemmel haritasını yaptıktan sonra Atlas Okyanusuna açıldıklarını,

image002

1: Çin donanmalarının 1405 – 1433 yıllarında yaptıkları seferlerin çizelgesi

bütün okyanusu güneyden kuzeye kadar Grönland dahil arşınladıklarını, enlem ve boylam derecelerini ölçtüklerini, bu arada Batıya yönelip Amerika"yı keşfettiklerini, bütün bu bölgelerin haritalarını yaptıktan sonra Kuzey okyanus üzerinden, Asya sahillerinin mükemmel haritalarını yaparak 1423 yılında Çin"e döndüklerini ileri sürüyor. Başka gerekli şartların dışında yüzlerce yıllık bir zaman isteyen böyle bir başarının, Menzis, ancak Çin donanması gibi insan ve gemi sayısı bakımından yüksek kapasiteye sahip bir donanma tarafından gerçekleştirilebileceğini ileri sürmekle, Çinlilere adeta insan üstü bir kabiliyet ve çalışkanlık atfederek konunun aydınlatılabileceğine inanıyor.

Menzis"i bu inanca götüren sebeplerin başında, 15. yüzyıl sonu ve 16.yüzyıl başlarında coğrafya tarihinde karşılaşılan 3 büyük harita gelmektedir. Biri Vasco da Gama"nın ilk seferinden döner dönmez Avrupa"da ortaya çıkan Afrika haritası (No: 3). Menzis, haklı olarak bu mükemmel haritanın belirttiği Afrika"nın, özellikle doğu sahillerinin hangi kültür dünyası tarafından başarılabildiğini tekrar tekrar soruyor. Bunun herşeyden önce gerçek boylam derecesi ölçme bilgisini gerektirdiğini, bu bilginin Avrupalılarda ve Müslümanlarda bulunmadığını, buna ancak Çinlilerin sahip olduğunu ileri sürüyor.

Menzis böylece haritacılık tarih-çiliğinin çok zayıf taraflarından birine değiniyor. Bu, yerinde sürdürülen yüksek matematik coğrafya bilgisine dayanan şaheser haritayı harita tarihçileri Afrika sahillerinin sadece 

image003

2: Müslümanların mağrib ile Çin arasındaki, 9. yüzyıldan beri ticaret yolları

veya 3 noktasına değinerek müslüman klavuzlar sayesinde Hindistan"ın Kalikut şehrine gidip dönen Vasco da Gama"nın Portekiz"e getirdiği bilgilerle bir kaç ayda yapıldığına inanıyorlar. Bu gecekondu düşüncesi maalesef bütün kartografya tarih-çiliğine hakim. Menzis, bu haritanın Portekizlilerin işi olamayacağı yönündeki tepkisinde haklı, ama Çinlilerin boylam derecelerini ölçme yönündeki iddiası coğrafya, astronomi ve denizcilik tarihine aykırıdır. Çinliler 18. yüzyıla kadar ne astronomik boylam derecesi ile uğraşmışlar ve ne de astronomik olarak ölçülen boylam derecelerine dayanan bir harita yapmayı başarmışlardır.

Menzis"in, Müslümanların (Arap-ların) Afrika haritasını yapanlar olamayacakları, çünkü onların da gerekli boylam derecelerini ölçemedikleri yönündeki iddiası tamamen yanlıştır. O, bu iddiasında kısmen coğrafya tarihinde kabul edilen bir gerçeği de bilmiyor.

Müslümanlar Yunanlılardan, Hintlilerden ve İranlılardan öğren-dikleri ay tutulmasına dayanarak boylam derecesini ölçme işini geliştirdiler. Onlar karşımıza 9. yüzyıldan beri ölçülen boylam derecelerini haritaya ilk defa tatbik eden bir kültür dünyasının mensupları olarak çıkıyorlar. Müslümanların, her şeyden önce Yunanlıların öğrencileri olarak başladıkları matematik-coğrafya ve haritacılık 800 yıllık bir gelişmeyi gerçekleştirdi. Onların 11. yüzyıldan beri kazanılan Müslüman İspanya dışı Avrupalı öğrencileri eski dünyanın haritasına 18. yüzyılda yeni yapıcı unsurları katmaya, yanlışları düzeltmeye başladılar.

Sunuşumun bundan sonraki bölümünde konunun inandırıcı olması bakımından İslam kültür dünyasında boylam derecelerini ölçmede kullanılan metotlardan birine kısaca değineceğim. Hint okyanusunda uzaklık ölçmede kullanılan metotlar: (No: 4)

image004

3: Cantino'nun Afrika haritası (1502)

1. Meridyen dairelerine paralel uzaklıkların ölçümü,

2. Meridyen dairelerinden 90 dereceden küçük eğiklikli uzaklıkların ölçümü,

3. Ekvator çizgisine paralel uzaklıkların ölçümü.

Bu metotlardan birincisi açık denizlerde enlem, üçüncüsü boylam derecelerini bulma metodu idi. Müslüman denizcilerin bu metotlarla elde ettikleri yüzlerce uzaklık değerleri bugünkülerden hemen hemen hiç farklı değil. Onların bize ulaştırdığı Ekvatorun Afrika ile Sumatra arasındaki uzaklığı bugünkü değerden sadece birkaç kilometre farklı (No: 5).

Bu gerekli açıklamadan sonra şuna işaret etmek isterim ki ne Vasco da Gama ne de diğer Portekizli gemiciler bir kaç Kızıldeniz krokisi bir yana, Hint Okyanusunun, Afrika’nın haritasını yaptıklarını veya haritanın yapılması için Portekiz’e materyal taşıdıklarını iddia ettiler.

image005

4: Müslüman denizcilerin Hint Okyanusundaki uzaklık ölçme metotları

image006

5: Müslüman denizcilerin Afrika ile Sumatra arasındaki uzaklık ölçüleri

Tam aksine, onlar Arap denizcilerin elinden bu haritaları aldıklarını açıklamaktan kaçınmadılar. Vasco da Gama ilk Hindistan seferine Arap haritaları ile pusulasız olarak çıkmıştı. Afrika’nın Malindi limanında Müslüman denizcilerin elinde gördüğü enlem-boylam dairelerini taşıyan çok gelişmiş haritaları, ilk defa karşılaştığı pusulaları, hareket halindeki gemide enlem derecesini ölçmek için kullanılan özel aleti ve gemilerin büyüklüklerini hayranlıkla anlatır.

Menzis"in görüşünü desteklemek için kullandığı ve Çin donanmasının yaptığına inandığı haritalardan biri de 1507"de Alman Waldseemüller tarafından yapılmış olanıdır (No: 6). Bu haritada oldukça doğru bir şekilde ada ve nehirleri ile birlikte ortaya çıkan Kuzey Asya’yı göz önüne alan Menzis soruyor: Eğer Çinliler değilse? Başka kim bu büyük böl-genin sahillerini ölçmüş olabilir. Avrupalıların daha 300 yıl sonra tanıyabildikleri bu bölgenin böyle bir haritası nasıl ortaya çıkabilirdi, eğer Çin donanması oraya uğramamış olsaydı?

Menzis bu sorusunda haklı. Ama cevabı gerçeğe dayanmıyor. Coğrafya tarihçileri bu noktayı hiç göz önüne almadılar. Hâkim düşünceye göre dünya haritasında Yunanlılardan sonra görülen her yenilik Avrupalıların başarıları. Bu soruya cevaben bazı haritaları sunmakla yetineceğim. Evvela Batlamyus"un adını taşıyan dünya haritası. (No: 7) Okyanuslar kapalı denizler halinde karalar tarafından kuşatılıyor. Sonra: 9. yüzyılın başlarında Abbasi Halifesi al-Ma"mun"un 70 kadar bilgine yaptırdığı dünya haritası, 1340 yılından kalan nüsha (No: 8), diğer taraftan onun bize kadar gelen koordinatlar kitabına dayanarak yaptığımız harita. (No: 9) En önemli yenilik okyanusların karaları kuşatması ve Afrika’nın bir yarımada halindeki şekli.

image007

6: Waldseemüllerin (1507) haritası

Abbasi bilginlerinin bu çalışmasın-dan 320 yıl kadar sonra 1154 yılında tamamlanan al-İdrisi"nin dünya haritası. (No: 10) Bunda bir hayli gelişmiş bir kuzey ve orta Asya ve 300 yıl kadar bir zaman süresinde dünya haritasında kazanılan gelişme ile karşılaşıyoruz. Bunun ardından Kuzey ve Orta Asya’nın 13. veya 14. yüzyılda büyük bir ihtimalle Türkçe olarak yapılmış Kuzey ve Orta Asya haritasını sunacağım. (No: 11) Harita 18. yüzyılın başında Sibirya “da Bahadır Han’ın Tatar tarihi ile birlikte ortaya çıktı. Kartografya tarihinin en önemli vesikalarından biri olan bu harita maalesef gerektiği şekilde incelenmedi. Sibirya’nın sahilleri, Kuzey okyanusa dökülen nehirlerin, Orta Asya göllerinin enlem boylam dereceleri İslam kültür dünyasında Asya haritasının ne büyük bir gelişmeye kavuştuğunu gösteren paha biçilmez vesikalardan biri. Menzis bu haritayı bilseydi belki hükmünde daha dikkatli davranırdı.

Bu izahatın ardından esas konumuza gelmek istiyorum.

Daha 9. yüzyılın başlarında Ekvator"un uzunluğunu yüksek bilimsel metotlarla 40 bin km kadar bulan Müslümanlar Avrupa ile Asya arasındaki Okyanusun 180 derece olduğuna ve aşılmasının imkânsızlığına inanıyorlardı. Bu korkunun tahminen bir yüzyıl kadar sonra kaybolduğu görülüyor. 11. yüzyılın başında büyük bilgin al-Biruni, karaların bir okyanus tarafından kuşatıldığını, okyanusun Batı ile Doğuyu birbirinden yahut bir arada bulunması mümkün olan

image008

7: Batlamyus'un dünya haritası

image009

8: Halife al-Ma'mun'un dünya haritası

9: Enlem ve boylam derecelerine dayanılarak yapılan al-Ma'mun haritası

image010

kara kütlesinden veya insanların yaşamakta olduğu bir adadan ayırdığını söyler. 10. yüzyılın ilk yarısında yaşayan al-Mas"udibize ulaşan kitaplarından birinde, Mır"at az-Zaman adlı kitabında okyanustan çok sefer Batıya yönelip hayatlarını tehlikeye sokanlardan etraflıca bahsettiğini belirterek bir bilgiyi tekrarlıyor: “Bunların arasında Haihas adlı Kurtubalı, bir grup insanla birlikte hazırladıkları gemilerle okyanusa açılmış bir zaman sonra büyük ganimetlerle dönmüşler. Başkalarına dönmek nasip olmamış. Bu Endülüs’te bilinen bir şeydir” diyor.

Bu tip teşebbüslerin manası daha sonra coğrafyacı al-İdrisi"nin 1154 yılında verdiği bir bilgiyle daha açık anlaşılıyor. Onun verdiği bilgilerden, bu gibi teşebbüslerle okyanusun karşı taraftaki sahiline yahut okyanusta bulunan kara parçalarına ulaşmak hedefinin mevcut olduğu anlaşılıyor. Al-İdrisi anlaşılan kendi zamanında çok ünlü olmuş bir ailenin sekiz kiş-isinden ibaret gemiciler grubunun okyanusu geçmek için Batıya açıldıklarını yazıyor. Lizbon “da Darbal-mağrurin yani okyanus maceracılarının sokağı diye bir yerin bulunduğunu bildiriyor.

image011

10: İdrisi haritası (1154)

Bu gibi teşebbüslerin İslam dünya-sının batısında bir hayli yayılmış bulunduğu anlaşılıyor. Mesela Kuzey Batı sahilinden, Mali"den yapılan 2 teşebbüsü öğreniyoruz. Ansiklopedist Ibn Fadlallah al-Umari 1312 yılında Sultan Muhammed Abu Bakr"inbüyük bir filoyu “okyanusun diğer tarafına ulaşmak” için seferber ettiğini, gemilerin yolda büyük bir fırtınaya tutulup battıklarını, ancak birinin kurtulup geri döndüğünü, bunun üzerine sultanın çok daha büyük bir filo ile kendisinin aynı amaçla okyanusa açıldığını ve geri dönmediklerini yazıyor. Bunlar bize tesadüfen ulaşan bilgiler. Daha ne kadar çok girişimde bulunulduğunu ve sonuçlarını bilemiyoruz.

Bunun üzerine okyanustaki büyük kara kütlesine yani beşinci kıtaya Kristof Kolomb"dan evvel ulaşıldığına dair izleri haritalara dayanarak göstermeye çalışacağım. İslam kültür dünyasında yapılan birçok haritalar gibi bu yönde de yapılan haritalar kaybolmuş, ancak bir kısmı İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce adaptasyonlar ile bize ulaşmış bulunuyor. Bunun yanı sıra aynı dillerde yazılmış kaynaklar da önemli bilgiler veriyor. Mesela 16. yüzyılın ilk yarısında yaşayan Portekizli tarihçi Galvao keşifler tarihi adlı kitabında Kralın en büyük oğlu Prens Don Petro’nun Avrupa ve Kudüs’e yaptığı seyahatten 1428 yılında dönüşünde beraberinde bir de dünya haritası getirdiğini, bu haritanın

image012

11: Kuzey ve Orta Asya'nın 13. – 14. yüzyılda Müslümanlar tarafından yapılan haritası

Ümit Burnu"nu ve sonradan Macellan Boğazı diye adlandırılan deniz geçidini belirttiğini yazıyor. Macellan boğazı ile ilgili diğer bir bilgiyi Macellan"ın seferine katılan ve bu seferin tarihini yazan Antonio Pigafetti bize veriyor ve Macellan"ın seferinde 1507"den evvel yapılmış bir haritanın kullanıldığını ve bu haritada sonradan onun adını taşıyan boğazın gösterildiğini yazıyor. (No: 12)

Bu yönde en önemli bilgileri bize Kolomb"un genç çağdaşı ve “Historia de las Indias” adlı seyahatin tarihine ilişkin eseri yazan Las Casas veriyor. Babası Kolomb"un seferlerine katılmış olan bu ünlü tarihçi, kitabında her fırsatta Kolomb"un elinde eski bir haritanın bulunduğunu tekrarlıyor. Bu haritanın sonradan kendi eline geçtiğini, esasında Kolomb"a Flo-ransalı Toscanellitarafından gön-derildiğini açıklıyor. Çok ilginç bilgilerden birinde Kolomb"un diğer kaptanlarla hep bu haritaya dayandıklarını, bir ara bu haritayı bir kaç ada öteye giden kaptan Alonzo Pinzon"un beraberinde götürdüğünü, Kolomb"un sonraki rotayı planlamak için haritayı geri göndermesi için ona haber gönderdiğini, harita geri geldikten sonra Kolomb"un diğer gemicilerle birlikte pozisyon tespiti yaptığını kaydediyor.

Las Casas bu haritada (yanlışlıkla) Hindistan sahili (zannedilen) yerin ve adaların bulunduğunu da açıklıyor. Bütün bu ve başka bilgiler hiç bir şüpheye yer bırakmadan gösteriyor ki Kolomb oldukça ayrıntılı bir haritayla bilinen bir ülkeye ulaşmak amacı ile yola çıkmıştır. Bazı bilgiler de bu amacın yeni bir yer keşfetmek değil de bilinen yerlerden altın, kıymetli taşlar ve baharat getirmek olduğunu gösteriyor.

image013

12: Macellan'ın Güney Amerika'nın güney kısmının haritası

Piri Reis, haritasına eklediği bir notta Kolomb"un eline geçen bir kitapla yola koyulduğunu yazıyor. Şimdi temel problem şu sorunun cevabına dayanıyor. Kolomb"un ve Portekizlilerin eline geçen haritalar hangi kültür dünyasının eseriydi. Bu sorunun cevabı için bazı haritalara göz atacağım.

1457 yılında Portekiz Kralının arzusu üzerine İtalya"da Fra Mauro yani Arap Papaz adlı biri dünya haritası yapmıştı. (No: 13) Bu haritanın İslam dünyasındaki örneklere dayandığını ispatlayabilmek meselesini bir tarafa bırakırsak kenarındaki bir açıklama bizim için çok önemli: “1420 yıllarında bir gemi Hint Okyanusundan erkek-kadın adalarına ulaşmak amacı ile

image014

13: Fra Mauro haritası (1457)

Kap Diyab (Kurtlar Burnu) yani Ümit Burnuna oradan da karanlık okyanustaki Yeşil Adalara uğrayarak 40 günlük ve 2000 millik Batıya yönelen bir yoldan sonra 70 günde Ümit Burnuna geri dönmüş. Bu açıklamadan şimdi Amerika"ya Ümit Burnundan gidilen yolun 1420"den önce bilindiği anlaşılıyor. Bu yolun krokisi şöyle: (No: 14).

Bunu 1500 yılında Kolomb"un ilk 3 seferinde gemilerden birine kaptanlık yapan Juan de la Cosa"nın haritası ile takip edeceğim (No: 15). Bunu bilgisayar kullanarak modern harita ile karşılaştırırsak (No: 16). Batı Afrika ile Kuzeydoğu Brezilya sahillerinin hemen hemen gerçeğe çok yakın olduklarını, Küba, Haiti, Jamaika, Puerto Rico ve Bahama Adalarının şekillerinin ve coğrafi konumlarının gerçeğe oldukça yakın olduklarını görüyoruz. Haritada Macellan Boğazı da görünüyor. Bu harita tek başına boylam derecelerini çok iyi ölçebilen bir kültür dünyasından gelen bir orijinalin İspanyolların elinde olduğunu gösteriyor. Güney Amerika Portekizlilerin keşfinden önce bu haritada görülüyor. Bu harita ile Piri Reis’inki arasında çok büyük bir bağlantı kendini gösteriyor.


 

Bunu müteakip Vasco da Gama"nın 1498"deki ilk Hindistan seferinden hemen sonra ortaya çıkan bir haritayı göstereceğim. Bu harita İtalyan Alberto Cantino"nun adını taşıyor. (No: 3) Güney Amerika’nım bir kısmını da içine aldığından 1502 yılı civarında yapıldığı tahmin ediliyor. Ben bu haritanın orijinalinin daha eski olduğuna inanıyorum. Avrupa “da birden bire ortaya çıkan mükemmel

image015

14: 1420'de Amerika'ya Hint Okyanusundan ulaşan geminin gidiş-dönüş yolu.

image016

15: Juan de la Cosa haritası (1500)

image017

16: Juan de la Cosa haritası ile modern haritanın karşılaştırılması


 

Afrika haritasının İslam kültür dünyasından geldiğini burada ispata kalkışmayacağım. Konumuz açısından Afrika ile Güney Amerika arasındaki uzunluk ve bölge sahillerinin gerçeğe çok yakın bulunması önemlidir. Bu ancak boylam derecelerini çok iyi bilen bir ortamdan beklenebilir (No: 17).

Şimdi bir Java dilinde yazılmış bir haritaya geçeceğim (No: 18). Portekizliler 1511 yılında Malezya'yı ele geçirdiklerinde bir gemide bir atlas buldular. Bunun kalan 26 haritasını Malezya dilinden Portekizce ‘ye çevirerek Krala gönderdiler. Gönderen Kral yardımcısı ve donanma komutanı Albuquerque yazdığı mektupta bu atlasın önemini ve ona hayran olduğunu uzun uzun dile getirmeye çalışıyor. Bu İslam dünyasında haritacılığın ulaştığı en yüksek safhalardan birini gösteren atlasın kartografya tarihindeki yeri çok önemli bir konu. Burada sadece onun Brezilya sahillerine ait olan kısmını ele alacağım. Bu harita Brezilya sahilinin Ekvator “un güneyinde 6'ncı derece ile 27'nci derece arasında kalan kısmını gösteriyor. Sahilin Kuzeydoğudan Güneybatıya doğru eğimi yaklaşık 15 derece. Bu haritanın boylam derecesindeki doğruluk o zaman karşısında bir Afrika kıtası veya bilinen bir ada gibi bir tutanak noktası olmadığı için ancak modern

image018

17: Cantino haritasının (1502) modern harita ile karşılaştırılması harita ile karşılaştırmak suretiyle elde edilebiliyor. Böyle bir karşılaştırma başarı oranının bir hayli yüksek olduğunu gösteriyor (No: 19).

Son olarak, Piri Reis'in haritasına değinmek istiyorum (No: 20). Bu çok tanınan ve bilhassa Türkleri ilgilendiren bir harita. Onu başlı başına bir konferans konusu yapmak isterdim. Burada konumuz için önemli olan sonuçla yetineceğim. Bunun, bilgisayar yardımı ile modern bir harita ile karşılaştırdığımızda (No: 21). Güney Amerika sahillerinin hemen hemen çok iyi, kısmen içerilere doğru nispeten iyi çizildiğini, Afrika ile aradaki boylam derecelerinin, Avrupa Kartoğrafyacılığında ancak 18. ve 19. yüzyılda mümkün olan bir doğruluğa ulaştıklarını görüyoruz. Bunun 15 ve 16. yüzyılda İslam dünyası Hint okyanusu navigasyonunda ulaşılan yüksek metotlardan başka hiç bir kültür dünyasında sağlanması imkânı yoktu. Bu ilinti ile şunu hatırlatmak isterim ki Kolomb'un Amerika kıyılarına doğru bazı enlem ve boylam derecelerini ölçtüğü iddia edilir. Bu değerler 22 derece ile 40 derece kadar hatalı, daha doğrusu ölçüden ziyade hayal ürünüdür.

image019

18: Cava dili ile yazılmış Arapça haritanın (1511 öncesi) Portekizce çevirisi

image020

19: Cava haritasının modern harita ile karşılaştırılması

1933 yılında Piri Reis'in haritasını çok ciddi bir araştırmaya tabi tutan Alman bilgini Paul Kahle bu haritanın enlem ve boylam dereceleri bulunan bir orijinale dayanmış olması gerektiği sonucuna varmış, bu orijinalin Kolomb'a Floransa'dan 1474 yılındaPaolo Toscanelli tarafından.

image021

20: Piri Re'is haritası (1513)

Sorunun cevabını imkânsız kılıyordu. Şu noktayı da belirtmek gerekir ki Kahle sadece Orta Amerika kısmının Kolomb vasıtasıyla Piri Reis'e ulaştığını, Güney Amerika kısmının Piri Reis tarafından Portekizlilerin haritalarına dayanarak eklendiğine inanıyordu. Kahle'nin çalışması gönderildiğine inanmıştı. Ama orijinalin nasıl ve nerede ortaya çıktığı sorusunu bir tarafa bırakmıştı. Matematik coğrafya ve kartografya tarihçiliğinin o günkü durumu bu sonucu, sonraki araştırmalarda Kolomb'un eklerini taşıyan haritanın 1501 yılında Kemal Reis tarafından zapt edilen İspanyol gemisinde ele geçirilen esirler arasında Kolomb"un 3 seferine katılan birinden alındığı inancı yaygındır. Piri Reis sadece amcası Kemal'in, Kolomb'un 3 seferine katılan bir esiri olduğunu söylüyor ve ondan bazı şeyler anlatıyor ve o haritadaki bu kıyılar ve adalar Kolomb'un haritasından alınmıştır diyor.

Benim anlayışıma göre, Piri Reis'in eline İtalyanlara İslam kültür dünyasından ulaşan Arapça bir haritanın Kolomb'un bazı ekler taşıyan enlem boylam çizgileri gösterilmiş bir İtalyanca nüshası her hangi bir şekilde ulaşmıştır. Muhtemelen bu haritanın başka nüshaları da yaygındı. Bu harita İspanyol tahtının devamlı ısrarı üzerine Kolomb'un 3. seferinden sonra kardeşine yaptırıp saraya sunduğu basit haritadan çok farklıdır (No: 22). Tamamen yanlış çizilmiş Küba haritası, büyük bir ihtimalle Kolomb ve arkadaşlarına aittir. Haritanın güneyindeki kara parçasının İtalyanlara ulaşan Arapça orijinalde bulunmuş olması tahmin olunabilir. İslam dünyasını dolaşan bir misyoner Guillaurme Adam gemici tacirlerin Afrika’nın güneyinde 54 dereceye kadar indiklerini anlatıyor. İtalyan coğrafyacı Livio Sanuto da 1588 yılında yazdığı kitabında, Arapların Mozambik'ten Ümit Burnunu aşarak Güney Kutbuna uzandıklarını kaydediyor.

image022

21: Piri Re ‘is haritasının modern harita ile karşılaştırılması

Şimdi sunduklarımı özetliyorum. İnsanların sonradan Amerika diye adlandırılan kıtaya ulaşmaları 3 aşamada oldu:

1. İnsanlar eski dünyadan başlangıcı bilinmeyen bir çağdan beri zaman zaman tesadüflerle okyanusun içindeki büyük kara parçasına ulaştılar. Bu günümüzde kabul edilen bir gerçek.

2. Müslümanlar en geç 10. yüzyılın ilk yarısından itibaren İberik yarımadasından ve Batı Afrika sahillerinden sayısını bilemeyeceğimiz defalar okyanusun karşı sahiline batıya yelkenleyerek ulaşmaya çalıştılar. Onlar aynı sahillere Afrika’nın güneyinden 9. yüzyıldan beri ulaşabiliyorlardı. Onlar okyanustan batıya doğru yaptıkları teşebbüslerinde bizim için bilinmeyen bir tarihten itibaren ama en geç 15. yüzyılın başında büyük kara parçasına ulaşmış ve dönmüş olmaları ve bunu çok defa tekrar etmiş olmaları lazım. Onlar 9. yüzyıldan itibaren matematik coğrafya ve kartograf yayı geçen 800 yıl boyunca geliştiren bir kültür dünyasının mensupları olarak batı Atlantik’in ve sahillerinin büyük bir kısmının haritalarını yaptılar. 16. yüzyıldan itibaren bilimlerin diğer dallarında olduğu gibi onların bu alanlarda da lider konumlarını kaybetmeleri ve yerlerini başkalarına bırakmaları tarihi bir kader olmuştur.

3. Nasıl

Diaz ve Vasco da Gama Müslümanların haritaları ile Ümit Burnuna ve Hint okyanusuna yönelmiş idilerse Kolomb ve Portekizli gemiciler, bu arada Macellan Amerika “ya ellerine geçen İslam dünyasının haritalarıyla ulaştılar. Ne eski Portekizliler ne de İspanyollar bu gerçeği saklıyorlardı. Onlar Müslüman öncülerinden üstlendikleri işi büyük bir çalışkanlık ve gayretle geliştirdiler. Yeni bir kıtanın varlığının insanlığın bilgisine sunulmasını onlara borçluyuz.

image023

22: Kolomb'un Haritası (1501)

*1924 yılında İstanbul'da doğan Prof. Dr. Fuat Sezgin, İstanbul Üniversitesi'nde filoloji eğitimine başladı, 1965 yılında Frankfurt Üniversitesi'nde profesör oldu. İslam dünyasındaki belli başlı kütüphaneleri taradı, bilinmeyen çok sayıda elyazmasını buldu. Sezgin, 1981'den beri kuruculuğunu yaptığı Frankfurt Goethe Üniversitesi Arap-İslam Bilimi Tarihi Enstitüsü'nde çalışıyor.

Prof. Dr. Sezgin'in incelediği eski elyazması eserlerde bularak yeniden imal ettirdiği birçok 'unutulmuş' alet ve makine de Frankfurt'taki Arap-İslam Bilimi Tarihi Enstitüsü'nde yer alan müzede sergileniyor. Birçok kitabı bulunan Sezgin, Süryanice, İbranice ve Latince dâhil 27 dili çok iyi derecede biliyor. Bilimsel çalışmalarını Almanya'da sürdüren Prof. Dr. Fuat Sezgin'in, 'İslam'da Bilim ve Teknoloji' adını taşıyan beş ciltlik eseri Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) ve Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Türkçeye çevriliyor.

http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=18914 alınmıştır


 

Türk olmak,

Osmanlı'nın borcunu ödemektir. 
Hovarda babanın borçlayaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da

bilmem kaç asırgeçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak;
-    Kıbrıs'ta, 
-    Hocali'da, 
-    Anadolu'da ve Balkanlar'da  soykırıma uğrayıp
-    karşılığında yapmadığın  soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak;
-      faşist olmaktır, 
-     vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…
-     demokrat ve çağdaş olmaktır, 
-     vatanına, milletine, tarihine sövüldüğünde…

Türk olmak;
-    lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır

-    ve yine Türk olmak, kendini ve derdini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, 
-       ataların birçok asır önce  Viyana’yı kuşattığı için ve

hoş görülmemektir
-    Tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak;
-       Selanik'te Pontus Anıtı'nın, 
-      Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve 
-      Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin

önünden geçmektir.
Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. 
-     Üç kıtadan dönüp, 
-     bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. 
-     Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır,  aynı zamanda sayısız
imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak;
-     Arabaya koşulan ilk atın vatanında, 
-     ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, 
-    yazının bulunduğu, 
-     paranın icat edildiği 
-     her metrekaresinden  bereket fışkıran bu yurtta, 
-     kalkınmak icin yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak;

-    Truva'dan bu yana, 
-    Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, 
-     tarihten eski bu topraklarda, 
-     bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, 
-     bir haftalık hafiza ile yaşamaktır.
-     Doğu Roma'yı da 
-     Batı Roma'yı da yıkıp, 
-     yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak;
-     Mostar'da köprüdür, 
-     Kerkük'te kaledir, 
-     İstanbul'da Kızkulesi'dir, 
-     Anadolu'da buğdaydır, 
-     Çukurova'da pamuktur, 
-     Ege'de tütün, 
-     Karadeniz'de fındık, 
-    Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak;
-    Çanakkale'de ölmektir. 
-    Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, 
-    onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.
-    Düşmanın ardından rahmet okumak, 
-    kanlısından helallik almaktır. 
-    Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. 
-     Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. 
-    Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak;
-     harap bir ülkede, 
-     zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, 
-     tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, 
-     paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, 
-     yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak;
-     askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, 
-     belki de dönmeyeceğini bilerek.

Türk olmak;
-    annenin, şehit oğlunun ardından; 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. 
-    Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken

'Vatan sağolsun!' demesidir.

Türk olmak;
-    'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 
-    'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.

Her hükümetin 
-     enkaz devraldığı, ama 
-     asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;
-     ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen
şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. 
-     Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. 
-     Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;
-     Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir. 
-     Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;
-     milli maçta ağlamaktır. 
-      Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. 

Türk olmak;
-   aşkını ölesiye sevmektir.
-   Aşkı için  ölmektir,
-   öldürmektir.
-   Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.
-   En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
-   Eşkıyaya türkü yakmaktır, Türk olmak.

Milletine sövmektir, ama  başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak;
-    Yunus'u bilmektir, 
-     Aşık Veysel'i sevmektir.
-     Mevlana’yı, Hacı Bektaş-i Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi 
-     tek bir satırını okumasa da yüreğinde taşımaktır.


Türk olmak;
-     saz çaldığında, 
-      ney üflendiğinde, 
-      kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, 
-     yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, 
-      bir de Yemen Türküsü'nde...
-      Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', 
-      vermediklerine  'Kısmet ‘demektir. 
-      Her işin  'Hayırlısına ‘inanmaktır ve 
-      ağlamamak için çok  gülmekten çekinmektir.

Türk olmak;
-      Asya'da batılı, 
-      Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.
Irk sözünü bilmeden yaşamak, yaradılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.
-      Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, 
-      silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;
-     mahalle maçı için ayni saatte, 
-     on kişi buluşamazken, 
-     milyon kişinin bir araya gelmesidir.
-     Tavla oynarken bile kavga ederken, 
-     milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak;
-     buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, 
-     daha ağır buhranda sıraya girerek, 
-     sorumlusuna en ağır cezayı  tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak;
-     en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, 
-     en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta
biteceğini bilerek 
-     tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak; 
-     Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, 
-     her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak,
medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir...


,,

 

Yönetici görevlendirme takvimi

Meb yönetici görevlendirme takvimini ertelememelidir

2017 yılında yönetici görevlendirmeleri okulların açılmasına kadar sarkmıştı. Bu durum hem yeni göreve gelen yöneticilerin oryantasyonunu geciktirmiş hem de yönetici görevlendirmeden kaynaklı binlerce kadronun il içi ve il dışı yer değiştirmelerde kullanılamamasına yol açmıştı. Devamı

Performans taslağı ve eğitimin geleceği

egitim bir sen

Performans taslağı ve eğitimin geleceği
Latif SELVİ

Eğitim, toplumun üstün meziyetlerle donanmış çağ nüfusu ile bilgi ve beceri seviyesinde yarışabilecek bir katkıyı sunabilmektedir. Bu çerçevede emsalleri ile uluslararası mukayeseler yapılarak bireyin eğitimde hedeflenen erişime ulaşması esastır. Hatta bu evrensel bir haktır. Devamı

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle