foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

İslam Ülkeleri Neden Kalkınamıyor

desKonuya büyüme ve kalkınma kavramlarını açıklayarak başlayalım. Büyüme; reel milli gelirin veya kişi başına düşen reel gelirin önceki dönemlere göre artmasıdır. Büyüme kavramı daha çok gelişmiş ülkeler için kullanılan bir kavramdır. Kalkınma kavramı içinde anlatılacağı gibi, gelişmiş ülkeler bir takım sosyal, ekonomik, teknolojik, kültürel ve toplumsal dönüşümlerini çok öncelerden gerçekleştirdikleri için onların temel sorunu reel gelirlerini artırmaktır. Devamı

,

 

Hatemülenbiya geleceğinin müjdesi

Hatemülenbiya geleceğini evvelce haber vermiş olanlardan birisi de (İyad) kabilelerinin ulusu olan meşhur (Kassı bini Saide) dir ki ,pek çok yaşamış ve sır çözmekle pek ziyade şöhret bulmuş bir adamdır.

Hatta ,çok ihtiyarken (Sûku Ukkâz) da bir kızıl deve üzerinde olduğu ve Arabın güzel  söz söyleyenleri orada hazır bulunduğu halde bütün bir hutbe okumuştu.O vakit Fahrialem Hazretleri de (Sûku Ukkâz) 'da bulunup onun bu hutbesini dinlemişti.Fakat henüz halkı davete memur olmamıştı.

(Kassı bini Saide) nin o hutbesi Araplar beyninde pek ziyade şöhret bulmuş ve dillere destan olmuştur. Hülasatan tercümesi budur:

-'Ey Nas! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar  biter, Çocuklar doğar, analarının babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez. Hemen birbirini kovalar. Kulak veriniz, dikkat ediniz. Gökten haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur... Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları  yerden  hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim .Allah'ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir ve Allah'ın bir gelecek peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır.Gölgesi başımızın üstüne geldi.Ne mutlu o kimseye ki ona iman edip de o da hidayet eylile Vay o bedbahta ki ona isyan ve muhalefet eylile. Yazıklar olsun, ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..


Ey cemaat! Hani aba ve ecdat, hani müzeyyen kâşaneler ve taştan haneler yapan (Ad) ve (Semud) ,hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine "Ben sizin en büyük Rabbinizim" diyen Firavun'la Nemrut? Onlar size nispetle daha zengin ve kuvvet ve kudretçe sizden üstün değil mi idiler.? Bu yer, onların değirmenini de öğüttü, toz yaptı, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp, ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin Her şey fanidir. Baki ancak Cenab-ı Hak'tır  ki birdir, şerik ve naziri yoktur. Tapacak ancak odur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey yoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var, amma çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Cezmettim herkese olan bana da olacaktır."





(Kassı bini Saide) Hatemülenbiya’ nın yakında geleceğini hissedip (Sûku Ukkâz) da böyle kalabalık bir halkın önünde söylerken biçare ondan bihaber idi ki, Hatemülenbiya Hazretleri de orada hazır ve nazir idi.

Kısası Enbiya Ahmet Cevdet Paşa



Vatikan Temsilcisi tartışma yaratacak..


 

Vatikan Temsilcisi'nin Hz. Muhammed'le ilgili sözleri Hıristiyan aleminde büyük tartışma yaratacak gibi.. 'in ruhani lideri olan Papa'nın İstanbul'daki temsilcisi George Marovitch'in Kutlu Doğum Haftası nedeniyle Genç Yaklaşım dergisine verdiği röportaj, büyük tartışmalara yol açacak nitelikte. İşte Vatikan'ın İslam konusundaki resmi pozisyonunun dışına çıkarak Hz. Muhammed'i "Hz. İsa'dan sonra gelen peygamber" olarak tanımlayan, Hz. İsa ve Hz. Meryem ile birlikte her gün dualarında onu da andığını ifade eden Marovitch'in açıklamaları:



İslam-Hıristiyan diyalogu komisyonunun bir üyesiyim. Bu nedenle dini bayramlarda İstanbul müftüsünü ziyaret edip Vatikan'ın bayram mesajını iletiyoruz. Bir önceki müftü bana Gevşen hediye etti. Bu duaya aşık oldum. Ondan sonra yüzlerce Gevşen almaya başladım. Buraya gelen herkese dağıtıyorum.

O da cennete gitmezse...

İnciller, Hz. Muhammed'in doğumundan önce yazılmıştır. Bundan dolayıdır ki, Hıristiyanlar için İslam bir "acaba" dır. Fakat insan, bir ağacı meyvelerinden tanır. Bakıyoruz ki, Hz. Muhammed gelmiş, oradaki putperestleri Allah'ın yoluna getirmiş, tek Allah inancını yaymıştır. Hz. Muhammed'i Allah'ın peygamberi olarak görüyoruz ama kilise olarak bunu resmen neşredemiyoruz. Mademki bu kadar insanı Allah'ın sevgisine getirdi, şimdi o cennette değilse kim olacaktır?


Vatan


Azrail’in güzelliği

-Onk. Dr. Haluk Nurdaki’ den gerçek bir hatıra

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.


Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:


-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size... Dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.

-"Siz... Dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"


Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."



Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:

-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."


O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:


-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?


İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.


Ertesi gün O'na:

-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.


Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

-"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"

-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."


Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkânsız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekât namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şahadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

-Doktor Bey’e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!...

http://www.haberprogram.com/Haber/34651/2008/03/20-Azrail_in_guzelligi.php alınmıştır.


Hindistan’ın (Nedvet-ül Ulema) meclisinin reisi ve meşhur (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şiblî Nu’mânî 1332 [m. 1914] de ölmüştür. Bunun Urdu dilindeki (el-Fârûk) kitabını serdar Esedullah Hânın annesi ve Afganistan padişahı Nâdir Şâhın kız kardeşi Farisi’ye tercüme etmiş, Nâdir Şâhın emri ile 1352 [m. 1933] de Lahor şehrinde bastırılmıştır. Yüz sekseninci sahifesinde diyor ki:

(Rum Kayseri Herakliyusün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, Rumlara halife Ömer’in “radıyallahüanh” emirlerini bildirirdi.

Suriye’deki Humus şehrini alınca da, (Ey Rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslamiyet’in adâleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışarıdan gelen düşmana karşı, Müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, Müslümanlardan hayvan zekâtı ve uşr aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü Teâlâ emr etmektedir) dedi. [Cizye miktarı, fakirlerden kırk, orta hallilerden seksen, zenginlerden yüz altmış gram gümüş veya bu değerde mal, yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.] Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mâl emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Rum imparatoru Herakliyusun [ 7 ] bütün memleketinden asker toplayarak, büyük bir haçlı ordusu ile Antakya’ya hücuma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerin de Yermük deki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh”, şehirde memurlar bağırtıp,

(Ey Hristiyanlar! Size hizmet etmeğe, sizi korumağa, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için, hepiniz Beyt-ül-mâla vermiş olduğunuz cizyelerinizi geri alınız! İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, Müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden, işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve Müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı, İslam askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde, bu Rum casuslarının çok faydası oldu. İslâm devletlerinin kurulması ve yayılması, asla saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, iman, adâlet, doğruluk ve fedakârlık kudreti idi.)] Ruslar yüz seneden beri istila ettikleri Kazan, Özbekistan, Kırım, Dağıstan ve Türkistan’da bulunan Müslümanların küçük çocuklarından, en ihtiyarlarına kadar her şahıs için senede birer altın almışlardır. Ayrıca askerlik yapmak, mekteplerde Türkçe konuşturmayıp, zorla Rusça öğretmek gibi çeşitli işkence ve zorlamalara rağmen, bu kadar senedir Rusya’daki Müslümanlardan kaç kişi Hristiyan olmuştur. Hatta, Kırım harbi sonunda yapılan sulh neticesinde; Osmanlı topraklarında kalan Hristiyanların Rusya’ya, Rusya’daki Müslümanların da Osmanlı devletine hicret etmesine izin verildi. Böylece, Rusya tarafından iki milyondan fazla Müslüman, Osmanlı devletine hicret etti. Hâlbuki Ruslar, kendi taraflarına hicret edecek olan Hristiyanların her birine 20 ruble yol masrafı verdikleri hâlde, Osmanlı devletinde rahat ve huzur içinde yaşamaya alışmış olan Hristiyanlar, Rusya’nın bu vadine inanmadı ve İslamiyet’in kendilerine verdiği hak ve hürriyetleri bırakıp oraya gitmedi.

 “ Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, 4.000 kilise yıktırdı” demek ise, tarihi bütün hakikatlere karşı açıkça iftiradır. Hristiyan tarihçilerinin bildirdiklerine göre; Ömer “radıyallahüanh” Kudüs’ü feth ettiği zaman, Hristiyanlar, (İstediğiniz bir kiliseyi kendinize mabet olarak seçiniz) diyerek hazret-i Ömer’e teklifte bulundular. Ömer “radıyallahüanh” bu teklifi şiddet ile reddetti. İlk namazı kilise dışında kıldı. Çok zamandan beri, çöplük olmuş olan Heykel-i mukaddes denilen mahalli [Beyt-i mukaddes mahalli], temizleyip, buraya büyük ve güzel bir câmi’ yaptırdı. Müslümanların, Hristiyanlara ve Yahudilere yapmakla mükellef oldukları muamele şekli, bizzat Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün Müslümanlara hitaben yazdırdığı şu mektupta açıkça bildirilmiştir. Bu mektubun aslı Feridun Beğ’in (Mecmû’a-i Münşeât-üs-salâtîn) kitabı birinci cilt, otuzuncu sahifesinde yazılıdır. [ 8 ] Mektubun tercümesi şöyledir: (Bu yazı Abdullah oğlu Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bütün Hristiyanlara verdiği sözü bildirmek için yazılmıştır. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak, kendisini rahmet olarak gönderdiğini müjdelemiş, insanları Allahü Teâlâ’nın azabı ile korkutmuş, insanlar üzerindeki emaneti muhafaza edici yapmıştır. İşte bu Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu yazıyı, Müslüman olmayan bütün kimselere verdiği ahdi, sözü tevsik için kaleme aldırdı. Her kim ki, bu ahdin aksine hareket ederse, ister Sultan, ister başkası olsun, Cenâb-ı Hakka karşı isyan, Onun dini ile istihza etmiş sayılır ve Cenâb-ı Hakkın la ’netine lâyık olur. Eğer Hristiyan bir rahip [papaz] veya bir seyyah [turist] bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibadet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber, onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar, benim himâyem [korumam] altındadır. Ben onları, başka Hristiyanlarla yaptığımız ahitler mucibince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Cizye, haraç vermesinler veya kalpleri razı olduğu kadar versinler. Onlara cebir etmeyin, zor kullanmayın. Onların dinî reislerini makamlarından indirmeyin. Onları, ibadet ettikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyahat edenlere mâni’ olmayın. Bunların manastırlarının [kiliselerinin] hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, Müslüman mescitleri için kullanılmasın. Her kim buna riayet etmezse, Allah’ın ve Resulünün kelâmını dinlememiş ve günaha girmiş olur. Ticaret yapmayan ve ancak ibadet ile meşgul olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garâmet) [ceza] gibi vergileri almayın. Denizde ve karada, şarkta ve garpta, onların borçlarını ben saklarım. Onlar benim himâyem altındadır. Ben onlara (emân) [izin] verdim. Dağlarda yaşayıp ibadet ile meşgul olanların ekinlerinden haraç almayın. Ekinlerinden Beyt-ül-mâl [Devlet Hazinesi] için hisse çıkartmayın. Çünkü bunların ziraatı, sırf nafakalarını temin etmek için yapılmakta olup, kâr için değildir. Cihat için adam lâzım olursa, onlara başvurmayın. Cizye [gelir vergisi] almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar malları ve mülkleri bulunursa bulunsun, yılda on iki dirhemden [kırk gram gümüşten] daha fazla vergi almayın. Onlara zahmet, meşakkat teklif olunmaz. Kendileriyle bir müzâkere yapmak icap ederse, ancak merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilecektir. Onları daima merhamet ve şefkat kanatları altında himâye ediniz! Nerede olursa olsun, bir Müslüman erkekle evli olan Hristiyan kadınlara, fena muamele etmeyiniz! Onların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibadet etmelerine mâni’ olmayınız! Her kim ki, Allahü Teâlâ’nın bu emrine itaat etmez ve bunun zıddına hareket ederse, Cenâb-ı Hakkın ve Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” emirlerine isyan etmiş sayılacaktır. Bunlara kilise ta’ mirlerinde yardımcı olunacaktır. Bu ahitname [sözleşme] kıyamet gününe kadar devam edecek, Dünya sonuna kadar değişmeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktır.) Bu ahidnâme hicretin onuncu senesi, Muharrem ayının üçüncü günü, Medine’de Mescid-i saadette Ali’ye “radıyallahü teâlâ anh” yazdırılmıştır. Altındaki imzalar: Muhammed bin Abdüllah Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Ebû Bekr bin Ebî-Kuhâfe, Ömer bin Hattâb, Osmân bin Affân, Alî bin Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre, Abdüllah bin Mes’ûd, Abbâs bin Abdülmuttalib, Fadl bin Abbâs,

Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydüllah, Sa’d bin Mu’âz, Sa’d bin Ubâde, Sâbit bin Kays, Zeyd bin Sâbit, Hâris bin Sâbit, Abdüllah bin Ömer, Ammar bin Yâsir “ radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. [Görüyorsunuz ki, yüce Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” başka dinden olan kimselere son derece merhamet ve şefkat ile muamele edilmesini ve Hristiyanların kiliselerine dokunulmamasını, yıkılmamasını emretmektedir.] Şimdi de, Ömer’in “radıyallahü anh” İlya ahalisine verdiği (emân) ın tercümesini aşağıda yazıyoruz. [Hıristiyanlar, İlyâs aleyhisselâma İlya derler. Kudüs şehrine de İlya diyorlar.] (İşbu mektup, Müslümanların emiri Abdullah Ömer’in “radıyallahü teâlâ anh” İlya ahalisine verdiği âmân mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ve diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki: Müslümanlar, onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrip etmeyecek, mallarından bir habbe [tanecik] bile almayacak, dinlerini ve ibadet tarzlarını değiştirmeleri ve İslam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiç bir zor kullanılmayacak. Hiçbir Müslümandan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine âmân verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız İlya ahalisinin verdiği cizyeyi [gelir vergisini] vereceklerdir. Eğer İlya halkından bazıları, Rum halkı ile birlikte, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibadet yerlerini boşaltırlarsa, kiliseleri ve varacakları yere kadar, canları, yol masrafları ve malları üzerine âmân verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır. Allahü azîmüşşânın ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emirleri ve bütün İslam halifelerinin ve umum Müslümanların verdiği sözler, işbu mektupta yazılı olduğu gibidir.) İmzalar: Müslümanların halifesi Ömer bin Hattâb.

…………………………………….

…………………………………………


,,

 

Yönetici görevlendirme takvimi

Meb yönetici görevlendirme takvimini ertelememelidir

2017 yılında yönetici görevlendirmeleri okulların açılmasına kadar sarkmıştı. Bu durum hem yeni göreve gelen yöneticilerin oryantasyonunu geciktirmiş hem de yönetici görevlendirmeden kaynaklı binlerce kadronun il içi ve il dışı yer değiştirmelerde kullanılamamasına yol açmıştı. Devamı

Performans taslağı ve eğitimin geleceği

egitim bir sen

Performans taslağı ve eğitimin geleceği
Latif SELVİ

Eğitim, toplumun üstün meziyetlerle donanmış çağ nüfusu ile bilgi ve beceri seviyesinde yarışabilecek bir katkıyı sunabilmektedir. Bu çerçevede emsalleri ile uluslararası mukayeseler yapılarak bireyin eğitimde hedeflenen erişime ulaşması esastır. Hatta bu evrensel bir haktır. Devamı

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle