foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

Dünyayı Değiştirir!

egitim senBir Öğretmen Dünyayı Değiştirir! Ders Verme Sırası Bizde…

2018-2019 eğitim öğretim yılı bugün başladı. Eğitim Sen olarak ülkenin her yerinde, okullarımızda tüm Devamı

,

 

Kars

Gök bulut Ejderha söylencesi

Söylenceye göre gökte melekler bulutlara binerek onları yönlendirirler. Tanrı yağmur yağsın buyruğu verince bulutlar kamçılanır.(Şimşek çakar).Onlar da aşağı inerek suyu emer. Ağır ağır yeniden göğe yükselirler. Bu su ile göğün kızgınlığını giderir, serinletir.  Gök gürültüsü meleklerin kamçıladığı bulutların homurtusudur. Kimi zaman büyük melek bağırınca, öbür melekler sık sık vurup bulutların canını acıtırlar. Yağmur bu bulutların gözyaşlarıdır. Kimi zamanda vururken ölçüyü kaçıran meleklerin kamçısı, bulutları yararak bize görünür ki bu da şimşektir. Yer demir gök bakırdır. Yer kendi özünden olan gökteki ateşi çektiğinde şimşek oluşur.

Bulutlar arasında barınan ejderhalar da vardır. İlkbaharda bunlardan biri zincirli olarak  yeryüzüne indirilir. Kara buluttan ejderhalar koca bir tilkinin kuyruğunu andırır. Melekler zincirle yönetmese yeri yurdu yutarlar. Ejderha yerde neye dokunsa kuyruğuna dolayıp yukarı çeker.

Kimi ejderhalar da cezalı olarak yeryüzünü sallandırır. Sonbaharda yere indirilen ejderha genellikle ilkbaharda göğe çıkar.

Ani'nin yıkılışına ilişkin söylence

Ani Nuşirevan' dan  sonra Müslümanların bir süre  sonra da Kıllı Orhan adlı bir Ermeni Kralı'nın eline geçer. Kıllı Orhan çok zalim bir kraldır. En Ufak bir nedenle ortalığı yakıp yıkar, insanları öldürür. Böylece zamanında bayındır bir kent olan Ani yıkıntıya döner. Söylenceye göre:

Söyle Ani nettin Nuşirevan'ı
Yerine oturttun Kıllı Orhan'ı

Kıllı Orhan'ın koyduğu kurala göre kentte evlenen gelini önce krala getirecek Kral onunla bir gece geçirdikten sonra eşine verilecektir. Bu yasa Müslümanlara çok ağır geldiğinden ne oğlan evlendirir, ne de kız götürürler.

Günün birinde kentin ileri gelenlerinden Odabaşıoğlu, ölmeden oğlunu evlendirmek ister. Nasılsa bir çaresini bulurum düşüncesiyle toy düğün kurar, oğluna güzel bir gelin alır. Kayın valide gerdek odasını hazırlamıştır. Ocak yakılmış rafa mayalı hamur konmuş yeni doğan kuzuyla anası da odaya alınarak önlerine su ile taze ot konmuştur.

Bu sırada düğünü duyan Kıllı Orhan hazırlanmış kızı beklemektedir. Gece olduğu halde gelinin gelmediğini görünce öfkelenir. Adam gönderip Odabaşıoğlu'nu çağırtır.Odabaşıoğlu geline karşılık tüm servetini ortaya koyarsa da Kıllı Orhan'ı razı edemez. Odabaşıoğlu nun direndiğini gören kral meydanda asılmasını buyurur. Odabaşıoğlu İdam sehpasının yanında ayağını yere vurarak haykırır "Ey Ani bu zulüm ile yaşayacaksan bat, yıkıl" daha sözü biterken kentin altı üstüne karışır.

Aradan yıllar geçer lV. Murat döneminde Baş Kaptan olan Murat Reis son çıktığı seferden dönmüş Padişah'ın sofrasına konuk olmuştur. Başından geçen ilginç olayları anlatırken Serendip Denizi'nde gördüğü bir ejderhadan söz eder. Ejderha günde üç kez denizden çıkıp ormandaki filleri yutmaktadır. lV. Murat buna inanmaz ve öfkelenir. Murat Reis üzülmüştür. Şehzade ve Sır Kâtib’iyle aynı yere gidip onlarında olanları gözleriyle görmesini önerir. lV. Murat kabul eder.

Maceralı bir yolculuktan sonra Serendip'e varıp Murad Reis'in anlattıklarının gerçek olduğunu görür. Gördüklerini seyir defterine yazar, mühürler. Oradan ayrılacakları sırada çapayı bir türlü attıkları yerden kurtaramazlar. Murat Reis dalıp ne olduğunu anlamak ister. Biraz derine indiğinde kuru bir düzlük görür. Düzlükte üç katlı bir ev vardır. Çapa evin pencerelerinden birine takılmıştır. Çapayı kurtarırken genç bir adam onu içeri buyur eder. Oda da ocak yanmaktadır. Rafta mayalı hamur, yeni doğmuş bir kuzuyla anasının yanında su ve ot bulunmaktadır. Delikanlı karısına seslenerek konuğa yiyecek getirmesini söyler. Bu arada çok meraklanan Murad Reis, delikanlıdan gördüklerini açıklamasını ister. Delikanlı Odabaşıoğlu'nun oğludur. Ani alt üst olduğunda kendini karısıyla birlikte bu evde bulmuştur.

Delikanlının hala kıllı Orhan'dan korktuğunu gören Murad Reis, artık böyle bir kişinin yaşamadığını söyler. Bu arada karısı gemidekiler için kırk, padişah için yedi ekmek yapmıştır. Murad Reis bunları alarak gemiye döner. Başından geçenleri anlatır. İstanbul'a döndüklerinde lV. Murad başlarından geçenleri ilgiyle dinler. Murad Reis söylediklerinin kanıtı olarak ekmekleri verir. Ekmekler aradan aylar geçmesine karşın taze ve fırından yeni çıkmış gibi sıcaktır.

Kastamonu

Bayraklı Sultan söylencesi

Bayraklı Sultan, Kastamonu Kalesi'nin batı burçlarında bir yatır türbesidir. Kastamonulular buraya mum yerine bayrak dikerler. Buna ilişkin anlatılanlar şöyledir:

Kastamonu Kalesi Selçuklularca kuşatılmıştır. Kuşatma uzamış yiğitlerin sabrı tükenmiştir. Günün birinde toplanır karar alırlar: Ertesi gün güneş doğmadan kaleye saldırı düzenlenecek, ne olursa olsun kale alınacak, bayrağı kaleye ilk diken yiğide armağan edilecektir.

Ertesi sabah zorlu bir saldırıya girişilir. Öğleye doğru savaş iyice kızışmıştır. Bu sırada ünlü yiğit Yunus Mürebbi Haykırır: "Ardımdan gelin, Beni kollayın. Bu kaleye sancağı ilk ben dikeceğim." ok gibi fırlayıp elindeki ipi burcun sivri dişlerine takar, kaşla göz arasında burca tırmanır. Koynundan kılıcını çıkarıp yiğitçe dövüşür. Ardındakiler de burca çıkar. Vuruşmaya başlar. Yunus Mürebbi sancağı kaleye dikmiştir. Savaş bitmiş sancak kalede dalgalanmaktadır ama Yunus Mürebbi görünmez. Adamları onu bulduklarında, kanlar içinde yatmaktadır. Bedenine sakladığı sancağı hala sımsıkı tutmaktadır. Bu yüzden adı Bayraklı Sultan olur. Halk dileği gerçekleşsin diye ona bayrak adar.

Şaban-ı Veli'ye ilişkin söylence

Şaban -ı Veli küçük yaşta ana babasını yitirmiş iyi yürekli bir kadın onu yanına almıştır. Mahalle Mektebi'ni bitiren Şaban İstanbul'a gidip bilgisini geliştirmek için kadıncağızdan izin alır. Yollara düşer. İstanbul'da bir medreseye girer. Tüm zamanını okumakla geçirir. Kendini ilme verir. Sürekli bir arayış içindedir. Ona yol gösterecek düşüncelerini aydınlatacak birine gereksinme duyacaktır. Sıkıntılı gecelerin birinde bir ses duyar. "Sılaya dön, kurtuluş oradadır."

Ertesi gün birkaç mollayla yola çıkar. Önce Bolu'ya uğrayıp övgüsünü işittiği Hayreddin Tokadi'yi ziyarete gidecek oradan Kastamonu'ya dönecektir. Bolu'da Tokadi' nin Dergâhı yanında konakladıklarında zikir sesleri mollaları çeker. Gitmek isterler. :Şaban Veli:

"Onların yanına gideriz ama etkileri çekicidir. İlahi aşkı büyük olanlar, çevresindekileri de çeker. Bizi buraya bağlayabilirler" diyerek onları uyarır ama mollalar ısrar edince giderler. Zikir bittiğinde Şaban-ı Veli  oradan ayrılamaz. Mollaları gönderir. Kendisi yıllarca Hayreddin Tokadi'ye hizmet eder.

Olgunluğa erişince Kastamonu'ya dönmek ister. Günlerden sonra Kastamonu yakınında yaşlı bir çınarın oyuk gövdesine yerleşir. Kastamonu'da Şeyhlik postunda oturan İsa Dede Efendi, bir türlü kente gelmesini sağlayamaz. Yıllarca bu kovukta yaşar. Sonunda ısrarlara dayanamaz, kovuktan çıkar, kente yönelir. Çınarda arkasından gelmektedir. Şaban Veli: " Oldu mu ya, oldu mu ya? Ben ki bunca zaman sürdüğüm manevi sefaya senide ortak ettim. Yaşadığı güzellikleri seninle paylaştım. Sen de şimdi benim gizlerimi seninle paylaştım. Sen de şimdi benim gizlerimi ele veriyorsun " ,diye ağaca çıkışır. Ağaç olduğu yerde kalır. Şaban Veli'de Seyit Sünnet Mescidi ‘ne yerleştirilir. Kısa zamanda kente çok sevilir, sayılır, mescit onu dinlemeye gelenler le dolar, taşar. Caminin adı da Seyit Şaban olarak kalır.

Şeyh Hafız Mustafa Efendi'ye ilişkin söylence

Çorum tekkesi şeyhi Bahri Efendi 'yi ziyaret etmek ister. Yolda Şeyh'e soracağı kimi sorular aklından geçmektedir. Şeyh'i yazı yazarken bulur. Selamlayıp yanına varır. Mustafa Efendi ona yazdıklarını gösterir. Bunlar yolda aklından geçirdiği soruların cevaplarıdır.

Hafız Mustafa Efendi'nin ölümünde dinsel gerekleri yerine getirenlerden biri, daha önce onun ardından konuşmuştur. Ölüyle yalnız kaldığında, Mustafa Efendi adamın bileğini sıkıca kavrar. Adam çok korkar, dışarıya fırlayıp ,"Babanız yaşıyor" ,diye oğlunu çağırır. İçeri giren oğul, babasının ölü olduğunu görür. Adama korkmadan görevini yapmasını söyler. Mustafa Efendi yaşarken ardından konuşana gereken dersi vermiştir.

Ahşap yılan figürü ile ilgli söylence

Kastamonu, Selçuklu Atabeyi Emir Hüsamettin Çoban tarafından 1273 yılında fethedilmiştir ve Emir Hüsamettin Çoban'ın ilk Cuma hutbesini de elinde kılıçla okuduğu söylenir.

Camide müezzinin durduğu bölümün üstünde asılı, ahşaptan yapılı bir yılan figürü bulunur. Efsaneye göre Kenti fetheden Selçuklu Atabeyi Emir Hüsamettin Çoban'ın ilk hutbeyi verdiği sırada camide bir yılan gördüğünü ve ''taş ol ya mübarek'' demesinin ardından da yılanın kıvrılarak  bir taşa dönüştüğünü söylerler.


Kayseri

Abdi Dede Söylencesi

Abdi dede dünyadan elini eteğini çekmiş tek başına yaşayan yaşlı bir kişidir. Tüm zamanını hücresinde Kur'an okuyarak geçirir. Çevresinde sevilip sayılmasını çekemeyen yedi kişi "Şeriattan taş kopardı" (Şeriata aykırı davranışta bulundu) diye onu taşa tutar, daha sonrada kadı önüne çıkartırlar. Kadı da dedeyi çekemeyenlerdendir. Asılmasını buyurur. Müftünün onayıyla Dede'yi  Arastabaşı'na götürüp asarlar. Hücresinde kalan eşyasını almak için döndüklerinde Abdi Dedeyi Kur'an okurken görürler. "Darağacından kurtulmuş diye Abdi Dede'yi yaka paça yine kadıya getirirler. Oradan Arastabaşı'na varırlar ki ne görsünler, Dede asılı duruyor. Yanlarında götürdükleri Dede darağacındaki cansız bedene "Sana selam olsun ey Hakk’ın kulu diye yanıtlar adamlar olanlara cevap veremezler, ikinci Dedeyi de asar ve malına el koymak için hücreye dönerler Bu kez de Abdi Dede'yi Kur'an okurken bulurlar. Yeniden darağacına götürürler dede cesetlere :"Size selam olsun ey Peygamber'in ümmeti iki Abdi" diye seslenir. Cesetler: "Ve aleykümselam Ya Hu" diye yanıtlar.

Adamlar aman vermeyip  üçüncü Dedeyi de asarlar. Durumu öğrenen Kayserililer ayaklanarak Dede’nin asılmasına karar veren Kadı’yı, müftüyü ve yedi adamı öldürürler. Üç Abdi'yi darağacından indirirler, yıkayıp üçünü bir araya gömerler.

Hacı İbrahim Devletli söylencesi

Havatan köyünde İbrahim adlı bir çoban yaşamaktadır. Günün birinde çobanın beyi, hacca gider. Bey hacda iken hanımı güveç pişirir. Güveci tek başına yemek içine sinmez. Bunu anlayan İbrahim güveci alır, Kâbe’yi tavaf etmekte olan Bey'e buğusu üstündeyken yetiştirir, döner.

Bey Hac dönüşü İbrahim'i sürünün başında uyurken bulur. Koyunlar dağın eteğindeki ırmağa girmiştir. Çok kızar İbrahim'i tekmeleyerek uyandırır. Çoban ırmağın üzerinden yürüyerek koyunları sudan çıkarır. Kaşla göz arasında sürüyü toplar. Bey onun ermiş olduğunu anlar. İbrahim Bey'in hizmetinden ayrılır. Yalnız yaşamaya başlar. Yöre halkının sevgisini saygısını kazanır.

  

Kırklareli

Kaynarca deresi söylencesi

Bir zamanlar Tuna boyunda sürüsünü yayan bir çoban, başkalarının tarlasına kaçan mor koçu çevirmek ister. Tarla ırmağa çok yakınıdır. Seslenir, çağırır, koçu döndüremez. Kırlarda kendi bıçağı ile nakışladığı. Özenle işlediği hiç elinden bırakmadığı bir değneği vardır. Kızgınlıkla onu koça fırlatır. Hayvan döner ama değnekte Tuna 'ya düşer, düşer düşmez de yitip gider. Çok üzülen  çoban arar  tarar bir türlü değneğini bulamaz.

Aradan yıllar geçer. Göçmen olarak Türkiye'ye gelen çoban, bir gün Kaynarca'dan geçerken Kaynarca Deresi'nin gözesine yakın kahve kapısında asılı bir değnek görür. Gözlerine inanamaz. Yaklaşır evire çevire bakar. Değnek yıllar önce Tuna'da yiten değneğidir. Merakla kendisini izleyenlere bunu söylerse de kimseyi inandıramaz. “Biz onu suyun gözesinde bulduk, nasıl olur?" derler. Çoban da değneğin bir ucundaki burgulu boşluğa ağasından aldığı hakları altına çevirerek yerleştirdiğini söyler. Burgulu yeri açar ve altınlarına kavuşur.

Böylece yöre insanı, doğası, yaşamıyla göçtüğü yerlerle bağlantı kurmakta Kaynarca Deresi'ne "Tuna Kızı" gözüyle bakmaktadır.

Ceylan köy söylencesi

Ceylan köy ‘ün eski adı Mandrisa'dır. Bir zamanlar Istranca ormanları Lüleburgaz'a değin uzanmaktaydı. Günün birinde Padişah ormanda avlanırken karşıdan gelen bir gelin alayı görür. Yaklaşır gelini görmek ister. Gelinin yüzü açılır ki ay parçası gibi bir kız!. Padişah’ta bu güzellikten etkilenir. "Ceylan gibi güzel bir gelin" der, ona mutluluk diler. Önlerinde uzanan araziyi gelin gittiği köye düğün armağanı olarak bağışlar. Bu arazi günümüzde Taşlı ile Hamzabey Köyü arasındaki "Ceylan" diye anılan topraktır.

Bundan sonra Mandrisa'nın adı da Ceylan köy olur. Daha sonraları göçler sırasında orman içinde yer açılıp Ceylan köy' le  düğün armağanı arazi arasında bir köy kurulur.

Mahya Baba söylencesi

Mahya Baba "Ay Dede" diye anılan ermiş bir kişidir. İyilikten, güzellikten ve dostluktan yana bir kişidir. Yöre halkınca çok sevilir. Ayçiçekleri de ona hayrandır. Gece gündüz yüzlerini ona çevirir yine de doyamazlar. Kırklareli'nde bu kadar çok Ay çiçeği yetişmesi  Mahya Baba'ya olan tutkularına bağlıdır.

Mahya Baba o yıl yapılan iyiliklerden, kurulan dostluklardan hoşnut olmuşsa Ayçiçekleri de bol ürün verir, yöre halkını sevindirir. Baba hoşnut değilse, ayçiçekleri kavrulup gider. Yöre insanları darlığa düşer.

Kırşehir

Ahi Evran a ilişkin söylence

İlk işçi esnaf örgütünün kurucusu olarak bilinen Ahi Evran bir ermiş olarak bilinir ona  ilişkin yapılan birçok söylence vardır. Bunlardan  biri de şudur:

Ahi Evran, bir gün Hacı Bektaş'ı Veli'yi Kırşehir'e davet eder. İki dost Özbağ deresi kıyısında sohbete tutuşur, ama kurbağaların sesinden bir türlü rahat edemezler. Ahi Evran dayanamıyor ve:

-"Ya siz susun biz konuşalım yada biz susalım siz konuşun!" deyince kurbağaların sesi kesilir. O gün bu gündür bir daha kurbağaların sesi Özbağ Deresi'nde duyulmaz.

Hacı Bektaş'ı Veli'ye ilişkin söylence

Bir gün dervişin biri H. Bektaş’ı Veli'ye "Şeyh nedir?, sadık nedir, muhip nedir?, Aşık nedir?" diye sorar. "Erenler bize beyan eder mi? " Hacı Bektaş'ı Veli bu soruyu cevaplamaz. Bir başka derviş çağırır.: “Dervişim Kara Reis'te bize atanmış bir para vardır. Git al getir." der. Derviş "Nereye gideyim, Kara Reis'i nerede bulayım. “diye sorunca, Hacı Bektaş'ı Veli hoşnutsuzluğunu belli eder. Bir başka dervişini çağırır. O da Kara Reis'in yerini, oraya nasıl varacağını sorunca, bekleyen dervişe döner. Görevi ona verir. Derviş bir şey sormadan yola düşer.

Gide gide bir yere varır neresi olduğunu sorunca Hindistan'ın Delhi Kenti olduğunu öğrenir. Sokak sokak dolaşırken yolu kent pazarına düşer. Birinin kendini çağırdığını görür. "Beri gel ey derviş, yanıma gel", şaşırır. Çağırana yaklaşır. Selamlaşırlar adam dervişi konuk eder. Yedirir, içirir, ağırlar. Ertesi sabah içinde bin altın bulunan bir kese verir. Derviş almak istemeyince  "Sen Hint diyarına bunu almak için gelmedin mi? Benim adım Kara Reis’tir. Bir gün Hint Denizindeydik. Birden zorlu bir fırtına çıktı, Her an batabilirdik. Ben duaya durup  erenleri yardıma çağırdım. Bin altın da kurtuluş armağanı adadım. O dakika geminin serenleri arasında bir ulu kişi belirdi. Duasıyla gemiyi kurtardı, varıp elini öptüm, adını bağışlamasını istedim, lütfedip söyledi. Adağı nasıl ulaştıracağımı sorduğumda "Günü gelince sana bir kimse salarım " dedi. O günden beri salacağı kişiyi nasıl bulacağımı düşünür dururum. Dün gece rüyama girdi. Senin geleceğini ondan öğrendim, bu para adak parasıdır" der.

Bundan sonra Kara Reis biner altınlık iki kese altın çıkarır."
şunun la dergahtaki canların kaşığı yansın, bu da senin ayak terin olsun" der .

Derviş şaşkın şaşkın sokakta gezinirken, dünya güzeli bir kızla karşılaşır. Büyülenmiş gibi onu izler. Evine dek gider. Üç gün üç gece kapısından ayrılmaz, görenler "o sana yar olmaz, çok altın gerek, gel vazgeç bu sevdadan" diye uyarırlar. Ama dervişin aklı başından gitmiştir. Üç bin altını verir. Kızı alır. Yalnız kaldıklarında aralarına bir el uzanır. Kız korkar. "Korkma " der derviş, o el pirimin elidir. Rum diyarından aramıza erişti. Bizi uyarır. Yanlış yoldasınız "der. Kız çok etkilenir. O ulu kişiyi merak eder. Altınlarını geri verir. "Beni de götür o mübareğin cemalini göreyim" diye yakarır.

Derviş kabul eder. "Erenler bizim eksik halimizi görüp yol cefası çektirmezler. "der demez kendilerini dergâhın önünde bulurlar. Haber salınır. Hacı Bektaş onları huzura alır. Derviş el etek öperek altınları verir. Kusurunun bağışlanmasını diler. Hacı Bektaş sorar.: "Bu olanların hikmetini bildin mi? Bu rumuzun sırrına erdin mi? Derviş şaşkındır. "Buyurun erenler şahı bilelim" der. Hacı Bektaş:

-Sen sordun Şeyh Nedir? Sadık Nedir? Muhib Nedir? Âşık Nedir? Biz de rumuzla haber verdik. Şimdi bu olanlardan sonra sadık sensin, Muhib Kara Reis'tir ki zor zamanında bizi yardıma çağırdı. Kurtulduğunda sözünü tuttu. Adağımızı verdi. Âşık’ta şu kızdır ki Elimizi görüp hikmetimize aşık oldu. Ta buralara geldi. Şeyhliği de biz ettik der.

Sonra Hacı Bektaş'ı Veli keseyi açar. Bin altını derviş güvenç  Abdal'a verir. "Kız senin helalindir" deyip nikâhlarını kıyar. Kızın cariyesi de oralara gelmiştir. Hacı Bektaş'ı Veli "üçünüz bir olun, biriniz sır olun" der.

İnanışa göre bu üç kişi kırklar meydanında türbede gömülüdür ve burası bir ziyaret yeridir.

Obruk dağına ilişkin söylence:

İnanışa göre mağaranın içinde ikiye ayrılan yolun birinde bir erkek öbüründe de bir kadın nöbet tutuyor, yol çok uzun olduğundan kimse sonuna varamaz. İçi su dolu olduğundan bir taş atılsa sular taşıp Kırşehir'i basacaktır. Girenler havasızlıktan boğulur bu yüzden kimse buraya giremez.

Mağarada bulunan büyülü bir elbise ele alınca dağılıp dökülür. Toplanıp yerine konursa eski haline döner.

Mağaranın demir kapısı ardında durup dinlenmeden birbirine sürtünüp bilenen iki kılıç vardır. Günün birinde bir yiğit bu kapıyı açacaktır. O yiğit başını bu kılıçlara kapılmadan geçerse içerde saklı her şey onun olacaktır.

Günün birinde mağaranın ağzı bir bir örümcek ağıyla kapalıdır. Görünümünün korkunçluğu yüzünden kimse oraya bakmaya cesaret edemez. Zamanla bir kuş oraya yuva yapar. Örümcek ona dokunmaz. Kuşun yavruları olur, büyümeye başlar. Bir gün bir yıla yavruları yemeye kalkınca örümcek onu ağına çekip öldürür. Bu yüzden örümcek Kırşehir'de kutsal sayılır.

  

,,

 

Sözleşmeli öğretmenlik

turk egitim senTürk Eğitim-Sen olarak sözleşmeli öğretmenlere büyük destek verdik, veriyoruz. Sözleşmeli öğretmenliğin kölelik ve ucube bir sistem olduğunu, iş güvencesini tehdit ettiğini her zaman dile getirdik. İş güvencemizle oynamak ise ateşle oynamak demektir. Buna asla müsaade etmeyeceğiz.Devamı

Daha ideal bir eğitim

egitim bir sen

Seçimimiz daha ideal bir eğitim düzeni içindir

Tarihin, ruhu tükenmekte olan dünyayı taşıyamaz olduğu bir aralıkta yaşıyoruz. İki dünya savaşından sonra kurulan küresel düzen, artık sadece açlık, ölüm, katliamlar, kan ve gözyaşı üretmektedir. Devamı

 

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle

Eğitim öğretim yılı

egitim is2018-2019 eğitim öğretim yılı yeni bakan eski sorunlarla başlıyor

2018-2019 eğitim-öğretim yılı, 17 Eylül 2018 tarihinde başlayacaktır. 18 milyon öğrenci ve 1 milyon eğitim emekçisi bu eğitim öğretim yılına da birikmiş ve çözüm bekleyen sorunlarla, müfredat ve sınav sistemi değişikliği, karma eğitimin kaldırılması girişimleri gibi tamamen ideolojik bakış açısıyla gerçekleştirilen değişikliklerin gölgesinde girecektir. Devamı