foto1 foto2 foto3 foto4 foto5


Okul Yolu
Bir Eğitim Sitesi

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve Öğrencilere yönelik bir eğitim sitesi

Tasfiye Amaçlanıyor!

egitim sen

Eğitim Emekçilerine Yönelik Her Türlü Yasa Dışı Müdahalenin Karşısındayız

Bugün, yargıyı kuşatan siyasi iktidar tarafından hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü kavramları alabildiğine zedelenmektedir. AKP iktidarının toplumu kutuplaştırıcı, öfke empoze eden politikaları ve eğitimcileri itibarsızlaştırma hamleleri, maalesef her geçen gün meyvesini vermektedir. Devamı

,

 

Makale Dizini

Kars

Gök bulut Ejderha söylencesi

Söylenceye göre gökte melekler bulutlara binerek onları yönlendirirler. Tanrı yağmur yağsın buyruğu verince bulutlar kamçılanır.(Şimşek çakar).Onlar da aşağı inerek suyu emer. Ağır ağır yeniden göğe yükselirler. Bu su ile göğün kızgınlığını giderir, serinletir.  Gök gürültüsü meleklerin kamçıladığı bulutların homurtusudur. Kimi zaman büyük melek bağırınca, öbür melekler sık sık vurup bulutların canını acıtırlar. Yağmur bu bulutların gözyaşlarıdır. Kimi zamanda vururken ölçüyü kaçıran meleklerin kamçısı, bulutları yararak bize görünür ki bu da şimşektir. Yer demir gök bakırdır. Yer kendi özünden olan gökteki ateşi çektiğinde şimşek oluşur.

Bulutlar arasında barınan ejderhalar da vardır. İlkbaharda bunlardan biri zincirli olarak  yeryüzüne indirilir. Kara buluttan ejderhalar koca bir tilkinin kuyruğunu andırır. Melekler zincirle yönetmese yeri yurdu yutarlar. Ejderha yerde neye dokunsa kuyruğuna dolayıp yukarı çeker.

Kimi ejderhalar da cezalı olarak yeryüzünü sallandırır. Sonbaharda yere indirilen ejderha genellikle ilkbaharda göğe çıkar.

Ani'nin yıkılışına ilişkin söylence

Ani Nuşirevan' dan  sonra Müslümanların bir süre  sonra da Kıllı Orhan adlı bir Ermeni Kralı'nın eline geçer. Kıllı Orhan çok zalim bir kraldır. En Ufak bir nedenle ortalığı yakıp yıkar, insanları öldürür. Böylece zamanında bayındır bir kent olan Ani yıkıntıya döner. Söylenceye göre:

Söyle Ani nettin Nuşirevan'ı
Yerine oturttun Kıllı Orhan'ı

Kıllı Orhan'ın koyduğu kurala göre kentte evlenen gelini önce krala getirecek Kral onunla bir gece geçirdikten sonra eşine verilecektir. Bu yasa Müslümanlara çok ağır geldiğinden ne oğlan evlendirir, ne de kız götürürler.

Günün birinde kentin ileri gelenlerinden Odabaşıoğlu, ölmeden oğlunu evlendirmek ister. Nasılsa bir çaresini bulurum düşüncesiyle toy düğün kurar, oğluna güzel bir gelin alır. Kayın valide gerdek odasını hazırlamıştır. Ocak yakılmış rafa mayalı hamur konmuş yeni doğan kuzuyla anası da odaya alınarak önlerine su ile taze ot konmuştur.

Bu sırada düğünü duyan Kıllı Orhan hazırlanmış kızı beklemektedir. Gece olduğu halde gelinin gelmediğini görünce öfkelenir. Adam gönderip Odabaşıoğlu'nu çağırtır.Odabaşıoğlu geline karşılık tüm servetini ortaya koyarsa da Kıllı Orhan'ı razı edemez. Odabaşıoğlu nun direndiğini gören kral meydanda asılmasını buyurur. Odabaşıoğlu İdam sehpasının yanında ayağını yere vurarak haykırır "Ey Ani bu zulüm ile yaşayacaksan bat, yıkıl" daha sözü biterken kentin altı üstüne karışır.

Aradan yıllar geçer lV. Murat döneminde Baş Kaptan olan Murat Reis son çıktığı seferden dönmüş Padişah'ın sofrasına konuk olmuştur. Başından geçen ilginç olayları anlatırken Serendip Denizi'nde gördüğü bir ejderhadan söz eder. Ejderha günde üç kez denizden çıkıp ormandaki filleri yutmaktadır. lV. Murat buna inanmaz ve öfkelenir. Murat Reis üzülmüştür. Şehzade ve Sır Kâtib’iyle aynı yere gidip onlarında olanları gözleriyle görmesini önerir. lV. Murat kabul eder.

Maceralı bir yolculuktan sonra Serendip'e varıp Murad Reis'in anlattıklarının gerçek olduğunu görür. Gördüklerini seyir defterine yazar, mühürler. Oradan ayrılacakları sırada çapayı bir türlü attıkları yerden kurtaramazlar. Murat Reis dalıp ne olduğunu anlamak ister. Biraz derine indiğinde kuru bir düzlük görür. Düzlükte üç katlı bir ev vardır. Çapa evin pencerelerinden birine takılmıştır. Çapayı kurtarırken genç bir adam onu içeri buyur eder. Oda da ocak yanmaktadır. Rafta mayalı hamur, yeni doğmuş bir kuzuyla anasının yanında su ve ot bulunmaktadır. Delikanlı karısına seslenerek konuğa yiyecek getirmesini söyler. Bu arada çok meraklanan Murad Reis, delikanlıdan gördüklerini açıklamasını ister. Delikanlı Odabaşıoğlu'nun oğludur. Ani alt üst olduğunda kendini karısıyla birlikte bu evde bulmuştur.

Delikanlının hala kıllı Orhan'dan korktuğunu gören Murad Reis, artık böyle bir kişinin yaşamadığını söyler. Bu arada karısı gemidekiler için kırk, padişah için yedi ekmek yapmıştır. Murad Reis bunları alarak gemiye döner. Başından geçenleri anlatır. İstanbul'a döndüklerinde lV. Murad başlarından geçenleri ilgiyle dinler. Murad Reis söylediklerinin kanıtı olarak ekmekleri verir. Ekmekler aradan aylar geçmesine karşın taze ve fırından yeni çıkmış gibi sıcaktır.


Kastamonu

Bayraklı Sultan söylencesi

Bayraklı Sultan, Kastamonu Kalesi'nin batı burçlarında bir yatır türbesidir. Kastamonulular buraya mum yerine bayrak dikerler. Buna ilişkin anlatılanlar şöyledir:

Kastamonu Kalesi Selçuklularca kuşatılmıştır. Kuşatma uzamış yiğitlerin sabrı tükenmiştir. Günün birinde toplanır karar alırlar: Ertesi gün güneş doğmadan kaleye saldırı düzenlenecek, ne olursa olsun kale alınacak, bayrağı kaleye ilk diken yiğide armağan edilecektir.

Ertesi sabah zorlu bir saldırıya girişilir. Öğleye doğru savaş iyice kızışmıştır. Bu sırada ünlü yiğit Yunus Mürebbi Haykırır: "Ardımdan gelin, Beni kollayın. Bu kaleye sancağı ilk ben dikeceğim." ok gibi fırlayıp elindeki ipi burcun sivri dişlerine takar, kaşla göz arasında burca tırmanır. Koynundan kılıcını çıkarıp yiğitçe dövüşür. Ardındakiler de burca çıkar. Vuruşmaya başlar. Yunus Mürebbi sancağı kaleye dikmiştir. Savaş bitmiş sancak kalede dalgalanmaktadır ama Yunus Mürebbi görünmez. Adamları onu bulduklarında, kanlar içinde yatmaktadır. Bedenine sakladığı sancağı hala sımsıkı tutmaktadır. Bu yüzden adı Bayraklı Sultan olur. Halk dileği gerçekleşsin diye ona bayrak adar.

Şaban-ı Veli'ye ilişkin söylence

Şaban -ı Veli küçük yaşta ana babasını yitirmiş iyi yürekli bir kadın onu yanına almıştır. Mahalle Mektebi'ni bitiren Şaban İstanbul'a gidip bilgisini geliştirmek için kadıncağızdan izin alır. Yollara düşer. İstanbul'da bir medreseye girer. Tüm zamanını okumakla geçirir. Kendini ilme verir. Sürekli bir arayış içindedir. Ona yol gösterecek düşüncelerini aydınlatacak birine gereksinme duyacaktır. Sıkıntılı gecelerin birinde bir ses duyar. "Sılaya dön, kurtuluş oradadır."

Ertesi gün birkaç mollayla yola çıkar. Önce Bolu'ya uğrayıp övgüsünü işittiği Hayreddin Tokadi'yi ziyarete gidecek oradan Kastamonu'ya dönecektir. Bolu'da Tokadi' nin Dergâhı yanında konakladıklarında zikir sesleri mollaları çeker. Gitmek isterler. :Şaban Veli:

"Onların yanına gideriz ama etkileri çekicidir. İlahi aşkı büyük olanlar, çevresindekileri de çeker. Bizi buraya bağlayabilirler" diyerek onları uyarır ama mollalar ısrar edince giderler. Zikir bittiğinde Şaban-ı Veli  oradan ayrılamaz. Mollaları gönderir. Kendisi yıllarca Hayreddin Tokadi'ye hizmet eder.

Olgunluğa erişince Kastamonu'ya dönmek ister. Günlerden sonra Kastamonu yakınında yaşlı bir çınarın oyuk gövdesine yerleşir. Kastamonu'da Şeyhlik postunda oturan İsa Dede Efendi, bir türlü kente gelmesini sağlayamaz. Yıllarca bu kovukta yaşar. Sonunda ısrarlara dayanamaz, kovuktan çıkar, kente yönelir. Çınarda arkasından gelmektedir. Şaban Veli: " Oldu mu ya, oldu mu ya? Ben ki bunca zaman sürdüğüm manevi sefaya senide ortak ettim. Yaşadığı güzellikleri seninle paylaştım. Sen de şimdi benim gizlerimi seninle paylaştım. Sen de şimdi benim gizlerimi ele veriyorsun " ,diye ağaca çıkışır. Ağaç olduğu yerde kalır. Şaban Veli'de Seyit Sünnet Mescidi ‘ne yerleştirilir. Kısa zamanda kente çok sevilir, sayılır, mescit onu dinlemeye gelenler le dolar, taşar. Caminin adı da Seyit Şaban olarak kalır.

Şeyh Hafız Mustafa Efendi'ye ilişkin söylence

Çorum tekkesi şeyhi Bahri Efendi 'yi ziyaret etmek ister. Yolda Şeyh'e soracağı kimi sorular aklından geçmektedir. Şeyh'i yazı yazarken bulur. Selamlayıp yanına varır. Mustafa Efendi ona yazdıklarını gösterir. Bunlar yolda aklından geçirdiği soruların cevaplarıdır.

Hafız Mustafa Efendi'nin ölümünde dinsel gerekleri yerine getirenlerden biri, daha önce onun ardından konuşmuştur. Ölüyle yalnız kaldığında, Mustafa Efendi adamın bileğini sıkıca kavrar. Adam çok korkar, dışarıya fırlayıp ,"Babanız yaşıyor" ,diye oğlunu çağırır. İçeri giren oğul, babasının ölü olduğunu görür. Adama korkmadan görevini yapmasını söyler. Mustafa Efendi yaşarken ardından konuşana gereken dersi vermiştir.

Ahşap yılan figürü ile ilgli söylence

Kastamonu, Selçuklu Atabeyi Emir Hüsamettin Çoban tarafından 1273 yılında fethedilmiştir ve Emir Hüsamettin Çoban'ın ilk Cuma hutbesini de elinde kılıçla okuduğu söylenir.

Camide müezzinin durduğu bölümün üstünde asılı, ahşaptan yapılı bir yılan figürü bulunur. Efsaneye göre Kenti fetheden Selçuklu Atabeyi Emir Hüsamettin Çoban'ın ilk hutbeyi verdiği sırada camide bir yılan gördüğünü ve ''taş ol ya mübarek'' demesinin ardından da yılanın kıvrılarak  bir taşa dönüştüğünü söylerler.



Kayseri

Abdi Dede Söylencesi

Abdi dede dünyadan elini eteğini çekmiş tek başına yaşayan yaşlı bir kişidir. Tüm zamanını hücresinde Kur'an okuyarak geçirir. Çevresinde sevilip sayılmasını çekemeyen yedi kişi "Şeriattan taş kopardı" (Şeriata aykırı davranışta bulundu) diye onu taşa tutar, daha sonrada kadı önüne çıkartırlar. Kadı da dedeyi çekemeyenlerdendir. Asılmasını buyurur. Müftünün onayıyla Dede'yi  Arastabaşı'na götürüp asarlar. Hücresinde kalan eşyasını almak için döndüklerinde Abdi Dedeyi Kur'an okurken görürler. "Darağacından kurtulmuş diye Abdi Dede'yi yaka paça yine kadıya getirirler. Oradan Arastabaşı'na varırlar ki ne görsünler, Dede asılı duruyor. Yanlarında götürdükleri Dede darağacındaki cansız bedene "Sana selam olsun ey Hakk’ın kulu diye yanıtlar adamlar olanlara cevap veremezler, ikinci Dedeyi de asar ve malına el koymak için hücreye dönerler Bu kez de Abdi Dede'yi Kur'an okurken bulurlar. Yeniden darağacına götürürler dede cesetlere :"Size selam olsun ey Peygamber'in ümmeti iki Abdi" diye seslenir. Cesetler: "Ve aleykümselam Ya Hu" diye yanıtlar.

Adamlar aman vermeyip  üçüncü Dedeyi de asarlar. Durumu öğrenen Kayserililer ayaklanarak Dede’nin asılmasına karar veren Kadı’yı, müftüyü ve yedi adamı öldürürler. Üç Abdi'yi darağacından indirirler, yıkayıp üçünü bir araya gömerler.

Hacı İbrahim Devletli söylencesi

Havatan köyünde İbrahim adlı bir çoban yaşamaktadır. Günün birinde çobanın beyi, hacca gider. Bey hacda iken hanımı güveç pişirir. Güveci tek başına yemek içine sinmez. Bunu anlayan İbrahim güveci alır, Kâbe’yi tavaf etmekte olan Bey'e buğusu üstündeyken yetiştirir, döner.

Bey Hac dönüşü İbrahim'i sürünün başında uyurken bulur. Koyunlar dağın eteğindeki ırmağa girmiştir. Çok kızar İbrahim'i tekmeleyerek uyandırır. Çoban ırmağın üzerinden yürüyerek koyunları sudan çıkarır. Kaşla göz arasında sürüyü toplar. Bey onun ermiş olduğunu anlar. İbrahim Bey'in hizmetinden ayrılır. Yalnız yaşamaya başlar. Yöre halkının sevgisini saygısını kazanır.


  

Kırklareli

Kaynarca deresi söylencesi

Bir zamanlar Tuna boyunda sürüsünü yayan bir çoban, başkalarının tarlasına kaçan mor koçu çevirmek ister. Tarla ırmağa çok yakınıdır. Seslenir, çağırır, koçu döndüremez. Kırlarda kendi bıçağı ile nakışladığı. Özenle işlediği hiç elinden bırakmadığı bir değneği vardır. Kızgınlıkla onu koça fırlatır. Hayvan döner ama değnekte Tuna 'ya düşer, düşer düşmez de yitip gider. Çok üzülen  çoban arar  tarar bir türlü değneğini bulamaz.

Aradan yıllar geçer. Göçmen olarak Türkiye'ye gelen çoban, bir gün Kaynarca'dan geçerken Kaynarca Deresi'nin gözesine yakın kahve kapısında asılı bir değnek görür. Gözlerine inanamaz. Yaklaşır evire çevire bakar. Değnek yıllar önce Tuna'da yiten değneğidir. Merakla kendisini izleyenlere bunu söylerse de kimseyi inandıramaz. “Biz onu suyun gözesinde bulduk, nasıl olur?" derler. Çoban da değneğin bir ucundaki burgulu boşluğa ağasından aldığı hakları altına çevirerek yerleştirdiğini söyler. Burgulu yeri açar ve altınlarına kavuşur.

Böylece yöre insanı, doğası, yaşamıyla göçtüğü yerlerle bağlantı kurmakta Kaynarca Deresi'ne "Tuna Kızı" gözüyle bakmaktadır.

Ceylan köy söylencesi

Ceylan köy ‘ün eski adı Mandrisa'dır. Bir zamanlar Istranca ormanları Lüleburgaz'a değin uzanmaktaydı. Günün birinde Padişah ormanda avlanırken karşıdan gelen bir gelin alayı görür. Yaklaşır gelini görmek ister. Gelinin yüzü açılır ki ay parçası gibi bir kız!. Padişah’ta bu güzellikten etkilenir. "Ceylan gibi güzel bir gelin" der, ona mutluluk diler. Önlerinde uzanan araziyi gelin gittiği köye düğün armağanı olarak bağışlar. Bu arazi günümüzde Taşlı ile Hamzabey Köyü arasındaki "Ceylan" diye anılan topraktır.

Bundan sonra Mandrisa'nın adı da Ceylan köy olur. Daha sonraları göçler sırasında orman içinde yer açılıp Ceylan köy' le  düğün armağanı arazi arasında bir köy kurulur.

Mahya Baba söylencesi

Mahya Baba "Ay Dede" diye anılan ermiş bir kişidir. İyilikten, güzellikten ve dostluktan yana bir kişidir. Yöre halkınca çok sevilir. Ayçiçekleri de ona hayrandır. Gece gündüz yüzlerini ona çevirir yine de doyamazlar. Kırklareli'nde bu kadar çok Ay çiçeği yetişmesi  Mahya Baba'ya olan tutkularına bağlıdır.

Mahya Baba o yıl yapılan iyiliklerden, kurulan dostluklardan hoşnut olmuşsa Ayçiçekleri de bol ürün verir, yöre halkını sevindirir. Baba hoşnut değilse, ayçiçekleri kavrulup gider. Yöre insanları darlığa düşer.


Kırşehir

Ahi Evran a ilişkin söylence

İlk işçi esnaf örgütünün kurucusu olarak bilinen Ahi Evran bir ermiş olarak bilinir ona  ilişkin yapılan birçok söylence vardır. Bunlardan  biri de şudur:

Ahi Evran, bir gün Hacı Bektaş'ı Veli'yi Kırşehir'e davet eder. İki dost Özbağ deresi kıyısında sohbete tutuşur, ama kurbağaların sesinden bir türlü rahat edemezler. Ahi Evran dayanamıyor ve:

-"Ya siz susun biz konuşalım yada biz susalım siz konuşun!" deyince kurbağaların sesi kesilir. O gün bu gündür bir daha kurbağaların sesi Özbağ Deresi'nde duyulmaz.

Hacı Bektaş'ı Veli'ye ilişkin söylence

Bir gün dervişin biri H. Bektaş’ı Veli'ye "Şeyh nedir?, sadık nedir, muhip nedir?, Aşık nedir?" diye sorar. "Erenler bize beyan eder mi? " Hacı Bektaş'ı Veli bu soruyu cevaplamaz. Bir başka derviş çağırır.: “Dervişim Kara Reis'te bize atanmış bir para vardır. Git al getir." der. Derviş "Nereye gideyim, Kara Reis'i nerede bulayım. “diye sorunca, Hacı Bektaş'ı Veli hoşnutsuzluğunu belli eder. Bir başka dervişini çağırır. O da Kara Reis'in yerini, oraya nasıl varacağını sorunca, bekleyen dervişe döner. Görevi ona verir. Derviş bir şey sormadan yola düşer.

Gide gide bir yere varır neresi olduğunu sorunca Hindistan'ın Delhi Kenti olduğunu öğrenir. Sokak sokak dolaşırken yolu kent pazarına düşer. Birinin kendini çağırdığını görür. "Beri gel ey derviş, yanıma gel", şaşırır. Çağırana yaklaşır. Selamlaşırlar adam dervişi konuk eder. Yedirir, içirir, ağırlar. Ertesi sabah içinde bin altın bulunan bir kese verir. Derviş almak istemeyince  "Sen Hint diyarına bunu almak için gelmedin mi? Benim adım Kara Reis’tir. Bir gün Hint Denizindeydik. Birden zorlu bir fırtına çıktı, Her an batabilirdik. Ben duaya durup  erenleri yardıma çağırdım. Bin altın da kurtuluş armağanı adadım. O dakika geminin serenleri arasında bir ulu kişi belirdi. Duasıyla gemiyi kurtardı, varıp elini öptüm, adını bağışlamasını istedim, lütfedip söyledi. Adağı nasıl ulaştıracağımı sorduğumda "Günü gelince sana bir kimse salarım " dedi. O günden beri salacağı kişiyi nasıl bulacağımı düşünür dururum. Dün gece rüyama girdi. Senin geleceğini ondan öğrendim, bu para adak parasıdır" der.

Bundan sonra Kara Reis biner altınlık iki kese altın çıkarır."
şunun la dergahtaki canların kaşığı yansın, bu da senin ayak terin olsun" der .

Derviş şaşkın şaşkın sokakta gezinirken, dünya güzeli bir kızla karşılaşır. Büyülenmiş gibi onu izler. Evine dek gider. Üç gün üç gece kapısından ayrılmaz, görenler "o sana yar olmaz, çok altın gerek, gel vazgeç bu sevdadan" diye uyarırlar. Ama dervişin aklı başından gitmiştir. Üç bin altını verir. Kızı alır. Yalnız kaldıklarında aralarına bir el uzanır. Kız korkar. "Korkma " der derviş, o el pirimin elidir. Rum diyarından aramıza erişti. Bizi uyarır. Yanlış yoldasınız "der. Kız çok etkilenir. O ulu kişiyi merak eder. Altınlarını geri verir. "Beni de götür o mübareğin cemalini göreyim" diye yakarır.

Derviş kabul eder. "Erenler bizim eksik halimizi görüp yol cefası çektirmezler. "der demez kendilerini dergâhın önünde bulurlar. Haber salınır. Hacı Bektaş onları huzura alır. Derviş el etek öperek altınları verir. Kusurunun bağışlanmasını diler. Hacı Bektaş sorar.: "Bu olanların hikmetini bildin mi? Bu rumuzun sırrına erdin mi? Derviş şaşkındır. "Buyurun erenler şahı bilelim" der. Hacı Bektaş:

-Sen sordun Şeyh Nedir? Sadık Nedir? Muhib Nedir? Âşık Nedir? Biz de rumuzla haber verdik. Şimdi bu olanlardan sonra sadık sensin, Muhib Kara Reis'tir ki zor zamanında bizi yardıma çağırdı. Kurtulduğunda sözünü tuttu. Adağımızı verdi. Âşık’ta şu kızdır ki Elimizi görüp hikmetimize aşık oldu. Ta buralara geldi. Şeyhliği de biz ettik der.

Sonra Hacı Bektaş'ı Veli keseyi açar. Bin altını derviş güvenç  Abdal'a verir. "Kız senin helalindir" deyip nikâhlarını kıyar. Kızın cariyesi de oralara gelmiştir. Hacı Bektaş'ı Veli "üçünüz bir olun, biriniz sır olun" der.

İnanışa göre bu üç kişi kırklar meydanında türbede gömülüdür ve burası bir ziyaret yeridir.

Obruk dağına ilişkin söylence:

İnanışa göre mağaranın içinde ikiye ayrılan yolun birinde bir erkek öbüründe de bir kadın nöbet tutuyor, yol çok uzun olduğundan kimse sonuna varamaz. İçi su dolu olduğundan bir taş atılsa sular taşıp Kırşehir'i basacaktır. Girenler havasızlıktan boğulur bu yüzden kimse buraya giremez.

Mağarada bulunan büyülü bir elbise ele alınca dağılıp dökülür. Toplanıp yerine konursa eski haline döner.

Mağaranın demir kapısı ardında durup dinlenmeden birbirine sürtünüp bilenen iki kılıç vardır. Günün birinde bir yiğit bu kapıyı açacaktır. O yiğit başını bu kılıçlara kapılmadan geçerse içerde saklı her şey onun olacaktır.

Günün birinde mağaranın ağzı bir bir örümcek ağıyla kapalıdır. Görünümünün korkunçluğu yüzünden kimse oraya bakmaya cesaret edemez. Zamanla bir kuş oraya yuva yapar. Örümcek ona dokunmaz. Kuşun yavruları olur, büyümeye başlar. Bir gün bir yıla yavruları yemeye kalkınca örümcek onu ağına çekip öldürür. Bu yüzden örümcek Kırşehir'de kutsal sayılır.

  

 


Konya

Mevlana Celalettin Rumi'ye ilişkin söylenceler

Mevlana ile Şems arasındaki yakınlığı çekememektedir. Bunun üzerine Şems birden ortadan kaybolur. Ne zaman nereye gittiğini bilen yoktur.

Mevlana üzgün üzgün Konya çarşısında gezerken kuyumcular çarşısında altın varakları dövenlerin çekiçlerinden çıkan uyumlu sesleri duyar. Öyle bir ses oluşmuştur ki bu sese kendini kaptırır. Eli feracesinin yakasındadır. Evrenin düzeni güneş sistemi, gezegenler, uydular onların ilahi bir düzen içinde dönüşleri aklından geçer. Bu duyguyla dönmeye başlar. Herkes işini gücünü bırakıp onu izlemektedir. Gözlerini kapmış başını sağ omuzu üstüne eğmiştir. Bir kolunu gökyüzüne birini de aşağı doğru açmıştır. Kendinden geçmiş tüm acılardan sıyrılmıştır. İzleyenler arasında daha sonra Şems'in yerini alacak olan Selahattin Zerkubi de vardır. Mevlana'nın duygularını anlayan Selahattin Zerkubi de dönmeye başlar. Çevresindekilere tüm malını mülkünü bağışlayan Selahattin Zerkubi "Şeyhim" der "senden başka bir şeye ihtiyacım yoktur."

Mevlevi ayinlerindeki sema böyle başlar.

Mevlana babasının kabrini ziyarete gider. Her yan gül kokmakta, dallarda bülbüller ötüşmektedir. Mevlana bülbül sesinden bir türlü kendini duaya veremez. "İki bülbül bir diyarda ötemez biri susmalı der ve bülbül sesi kesilir. Bir daha da Konya'da bülbül sesi hiç duyulmaz.

Ölünce babasının yanına gömülen Mevlana'nın tabutu toprağa gömülürken babasının  tabutunun saygısından ayağa kalktığı söylenir.

Sultan'ul Ulemaya ilişkin söylence

Mevlana'nın babası Sultan-ül Ulema ya ilişkin ise söylence:

Belh' de bir cuma gecesi üç yüz müftü ve din bilgini aynı düşü görür. Muhammet Mustafa bir sahrada çadır kurmuş dinlenmekte sağ yanında Bahaeddin Veled durmaktadır. Müftüler ve bilginler uzakta diz çökmüşlerdir Peygamber bu din adamlarına döner ve şöyle der:"bu günden sonra Bahaeddin Veled'e, Sultan-ül Ulema deyiniz ve öyle hitap ediniz.

Ertesi gün Belh'de ki tüm bilgin ve müftüler Bahaeddin Veled'in müridi olur, aynı düşü gördükleri anlaşılır. Bahaeddin Veled onlar demeden düşünü onlara anlatır.

Nasreddin Hoca’ya ilişkin söylenceler

Bir söylenceye göre Halkın düş gücü Hoca'yı Hallacı Mansur ve Seyit Nesimi'yle arkadaş yapar. Buna göre Akşehir Medresesi'nde Seyit Hayrani'nin öğrencisidir. Mollalar bu üç arkadaşı çok sevmekte, zaman buldukça revaklı bahçede toplanan Hoca'nın fıkralarını, Nesiminin şiirlerini Mansur'un öykülerini dinlemektedirler.

Hayrani bir gün köyüne gitmek zorunda kalır. Çok sevdiği kuzusunu Nasrettin, Nesimi, Mansur üçlüsüne emanet eder. Bunlar bir gün yanlarına kuzuyu da alıp kırlara açılır. Bir süre sona canları acıkır. Kuzuyu kesip yemeye karar verirler. Mansur Kesimi, Nesimi deriyi yüzmeyi üstlenir. Hoca' ya: "Ya sen ne yapacaksın?" diye sorarlar. "Seyit efendi hoca ermişlerdendir ondan korkarım kuzuya dokunamam ama pişmişine de dayanamam... der kuzuyu kesip yerler.

Seyit Hoca dönünce durumu öğrenir çok kızar. "Kim kesti kuzumu çabuk söyleyin" der. Mansur başı önünde :"ben Hoca efendi" der. Nesimi de sözün ardını getirir. "bende derisini yüzdüm." Seyit Hoca bu kez de Nasrettin 'e döner "Ya sen sen ne yaptın?" Nasrettin Hoca: "Ben onların hallerine hem güldüm hem de etin ucundan biraz yedim." der.

O zaman Seyit Hayrani şöyle bir bakar ve :"Mansur günün birinde senide böyle kesecekler, Nesimi, senin de derini yüzecekler. Nasrettin sana da kıyamete dek evet kıyamete tek gülecekler. Siz istediniz. Bu Allah'ın hükmüdür." der.

Dedikleri zamanla bir bir gerçekleşir.

Kaşıkçı güzeli söylencesi

Konya çarşısında küçük bir kaşıkçı dükkânı ve burada çok yakışıklı becerikli bir genç vardır bütün kızlar genci görmeye gelir. Delikanlı hiçbirine yüz vermez.

Bir gün Konya Paşa'sının kızı dükkâna gelir. Ustayı görür görmez âşık olur. Peçelidir. Yüzünü görmez ama delikanlı da kıza aşık olur. Sevgisini kaşıklarda dile getirir. Öyle güzel kaşıklar yapar ki bir alan bir daha  alır. Paşa kızı her gün dükkâna uğramakta deste deste kaşık almaktadır. Günün birinde kızın babası merak edip kaşıkları kimin yaptığın araştırmaya gider yanına şehrin kadısını da alır. Dükkâna varır, delikanlıyla konuşur. sözün bir yerinde "..doğrusu çok ustasın kaşıklara diyecek yok ,hele o üzerine yazdığın beyitler, o ne ateş, o ne yangın öyle, belli ki sevdalısın.." der. Delikanlı "sizden gizleyemem Paşam der. Bu sevda yüzünden ne gecem ne gündüzüm belli..."Paşa kızın kim olduğunu sorar. Delikanlı bilmediğini söyleyip olanları anlatınca Paşa şaşırır:

-"sizi baş göz etmek boynumun borcu olsun. Kimin nesi olursa olsun, alacağım sana onu" der.

Birlikte beklemeye başlarlar. Derken kız dadısıyla görünür. Delikanlı işaret edince Paşa kızın peçesini aniden kaldırıverir. Bakar ki kendi kızı!..." Bir kızına bir de delikanlıya bakar ve "Tanrı'nın yazısı böyleymiş. Yarından tezi yok düğün kurula" deyip iki sevdalıyı evlendirir.

Tavus baba söylencesi

Konya'nın meram bağları sırtlarında Tavus Baba adlı bir türbe vardır. Burada yatanın kim olduğu, nasıl yaşadığı bilinmemektedir. Onunla ilgili  söylence:

Bir gün şimdi türbenin bulunduğu yere Hint diyarından çok güzel bir kadın gelip yerleşir. Küçük kulübesinde rebab çalar. Sesi güzeldir. Mevlevileri büyülemiştir. Kimseler yüzünü göremez. Rebabının eşsiz sesiyle tepenin eteklerinde sema edilir.

Günün birinde birden ses kesilince herkes tepeye koşar. Kulübede kırık bir rebab ve bir yığın tavus tüyünden başka bir şey yoktur. Tüyler toplanır. Buraya bir türbe yapılır. Adına da Tavus Baba türbesi denir. Yörede incelemeler yapan Gotdolevski göre Bektaşiler bu yabancı kadına ölümünden sonra Baba sanını vermiştir. Bu yüzden Tavus Baba diye anılır.



Kütahya

Kale'nin kuruluşuna ilişkin söylence

Bir zamanlar Kütahya'da minare gibi uzun boylu çok güçlü insanlar yaşamaktadır. Ömürleri de boyları gibi uzundur. Kimileri susayınca eğilip felent'ten (Kente 3 km uzakta çay) su içebilmektedir. Bir gün bunlardan yan yana dizilmeleri istenir. Dizinin bir ucu Yoncalı'ya öbür ucu Nemrut Kayası' na uzanır. Başkanın buyruğuyla Nemrut Kayası'ndan parçalar kesilir, işlenir, oda büyüklüğündeki kaya parçaları elden ele geçirilerek kentin yakınındaki tepeye taşınır.

Kalenin yapımı uzun sürer. Bedenler örtülür, saraylar kurulur. su mahzenleri yeraltı yolları yapılır. Görkemli bir kale ortay çıkmıştır. Bu sırada bir yaşına yaklaşmış Reis’in üç yüz yaşında bıyıkları yeni terlemiş bir oğlu vardır. Günün birinde oğlu ölür. O güne değin ölümle ilk kez karşılaşan Baba’nın beli bükülür ve yaptırdığı kaleye bakıp bakıp:


Üç yüz yaşında bir oğlum öldü hamıtıraş
Bu diyarda ölüm olduğunu bilseydim komazdım taş üstüne taş

gggggggggggggggggggggggggggggggg

Kale'nin alınışına ilişkin söylence

Kütahya Bizanslıların elindedir. Tekfur kaleyi onartmış, sağlamlaştırmıştır.

Tekfur'un güzeller güzeli bir de kızı vardır. Kızın en sevdiği iş, günümüzde de "Kral Kızı’nın gergef işlediği yer" diye anılan saray odasında oturup uçsuz bucaksız ovaya karşı gergef işlemektedir. Bu odadan kale dışına ulaşan gizli yollar vardır.

Kaleyi kuşatan Türkler, Hıdırlık’ı, Kırklar'ı, Okmeydanı'nı Sultan Bağı’nı ele geçirirler. Ama kale bir türlü düşmez. Dev insanların yaptığı kale öyle sağlamdır ki silahları etkisiz kalmaktadır.

Sonunda Kalenin değil insanların zayıf yanını bulma yolunu tutarlar. “boş insanlardan yararlanalım" derler. Bir gece ışıklı, garip sesli yaratıklar kaleye yaklaşmaya başlayınca halk korkar. Bakıcıların kaleyi cinle sarıyor demesi korkuyu daha da artırır. Herkes yeraltı yollarından dışarı kaçmaya başlar. Tekfur kızı da kaçanlar arasındadır. Gergefi odasında olduğu gibi kalmıştır.

Ortalık ışıyınca durum anlaşılır. Kaledekilerin korktuğu yaratıklar, boynuzlarına mumlu fenerler asılmış keçilerdir. Ama kale Türker'in eline geçmiştir.

Sarı kız söylencesi

Günümüzde hamam olan mağara bir zamanlar  bir ninenin evi boyalık denen in de samanlığıdır. Ninenin sarı saçlı, çok güzel bir kızı, kızında çok güzel bir ineği vardır. Sabah akşam yemini suyunu kendisi vermektedir. bir gece ineğe saman vermek için ine indiğinde uğultulu bir ses duyar. "güzel kız, melek kız geliyorum. Harlayarak mı geleyim gürleyerek mi geleyim?" sağa sola bakını rama kimseyi göremez. Ertesi gece yine aynı sesi duyar. Üçüncü gece de aynı sesi duyunca dayanamaz ve: "İn misin cin misin gel de göreyim" ,ses sorar: "Harlayarak mı gürleyerek mi?" Kız sabırsızlıkla "Harla ya mübarek " deyince birden ini dolduran sıcak sular kızı sarıp sarmalar.

Burası günümüzdeki Boyalık Hamamı olur. Hamama gelen iyi yürekli doğru kişilere Sarı Kız2ı göründüğü söylenir.

Yoncalı Kaplıcasına ilişkin söylence

Bir zamanlar Kütahya Valisi'nin güzel bir kızı vardır. Günün birinde kız amansız bir hastalığa yakalanır. Babası gözü önünde acı çekmesine dayanamaz. Onu Yoncalı yöresine kurdurduğu bir çadıra gönderir. Kız bir gün tüyleri dökülmüş bir kurdun yakındaki bir bataklığa girip çıktığını görür. Günlerce onu  izler. Kurt yeniden tüylenmiş, iyileşmiştir. Kendisi de bataklığa girer. Kısa sürede iyileşir. Güzel kızı gören bir çoban ona tutulmuştur. Kente birlikte dönerler. Vali onları evlendirir, batağın olduğu yere de Yoncalı Hamamı'yla bir cami yaptırır.

  


Malatya

Malatya Bey dağı söylencesi

Torosların bir kolu Bey dağı Malatya ovasının güneyinde kentin yanındadır. Burada uyuyan taşa dönmüş bir Ermiş’e ilişkin söylence:

Ermiş ,yılda bir kez uyanmakta ve şu soruyu sormaktadır.:

-Malatya ovası altın sabanla sürülüyor mu?


Olumsuz cevap alınca yeniden uykuya dalmaktadır. Malatya ovası, çok verimlidir. İyi sürülüp işlenirse bereket bolluk artacak ve sabanlar bile altından yapılacaktır. O gün ermişin yeniden canlanacağına inanılmaktadır. Ermiş bunu beklemektedir.

Eski Malatya Söylencesi

Eski Malatya XlX .yy başlarında terkedilmiştir. Aspuzu bağları o kentin yazlığıdır. Halk yazları  buraya göç etmektedir.

Eski Malatyalılar her yıl Aspuzu'ya göç ederken ateşlerini bir kuyuya  doldurup üstünü kapatmakta, dönünce de aynı kuyudan ateşini almaktadır. O yıl Aspuzu'dan dönen eski Malatyalılar, kuyudaki ateşin söndüğünü görürler. Bunu uğursuzluk sayarak kenti boşaltır, Aspuzuya dönerler.

 

  

 

Zurbahan' a ilişkin söylence

İnanışa göre Zurbahan tepesindeki  kayanın içinde üç oda vardır. Biri altın, biri mücevher, biri de altından araç gereçle doludur. Odanın kapısı ancak tılsımlı  bir sözle açılabilir. Şimdiye kadar içeri girmeyi başaran olmamıştır, girmişse de içerden bir şey alıp çıkaramamıştır.

Yörede yaşayan bir hoca günün birinde bu odaların kapısını açmaya kararlıdır. Dağın tepesine çıkıp daire çizer. İçine girip okumaya üflemeye başlar. Okudukça çevresine çeşitli yaratıklar çıkar, amaç onun şaşırtmaktır. Fakat aldırmaz okumaya devam eder. Sonunda kapı aralanır içerde mücevherler doludur. Üzerlerinde dünya güzeli bir kız oturmaktadır. İçeri girip koynunu doldurur çıkmak ister fakat bir türlü kapı açılmaz. Sonunda çaresiz mücevherleri bırakıp çıkar.


Manisa

Gyges söylencesi

Lidya Kralı Kandaules çok sevdiği güzel karısıyla, Sardes' teki sarayında güzel günler geçirmektedir. Ona göre karısı dünyanın en güzel kadınıdır. Askerleri arasında en yakın dostu Gyges'e sık sık karısının güzelliğinden söz eder. Ama Gyges ilgilenmez görünür. Bunun üzerine Kandaules  günün birinde Gyges'e şöyle der: "karımın ne denli güzel olduğunu söylediğimde pek inanır görünmüyorsun. Kulak, göz kadar öğretemez doğruyu insana !...O halde bir de onu çırılçıplak gör..." Gyges karşı koyar ve yakarır: "Efendim ne yakışıksız bir şey istiyorsunuz benden, efendimin karısını çırılçıplak görmek olur mu? Bir kadın üstünü çıkardı mı utancından  da soyunmuş olur. İnsanoğlunun namus kurallarını kullanmasından buyana çok zaman geçmiştir. Bunların öğrenilmesi gerekenlerinden biri de 'yalnız senin olana baktır. Tüm kadınlar arasında en güzelinin sizin karınız olduğuna inanıyorum. Yalvarırım benden böyle bir suç işlememi istemeyin. "Kandaules aldırmaz o denli üsteler ki sonunda Gyges kabul etmek zorunda kalır.

Gece olunca Kandaules, Gyges’i yatak odalarına götürür, kapının ardına saklar. Bir süre sonra karısı gelir, soyunmaya başlar Gerçekten çok güzeldir. Yatağa uzanmak için sırtını döndüğünde Gyges kapıdan çıkar ama kadın olanları fark etmiştir. Duygularını belli etmez ama onuru yaralanmıştır.

Ertesi gün Gyges'i çağırır.: "Senin için iki yol var." der. Bunlardan birini seçebilirsin. Ya Kandaules'i öldürür, beni de Lidya Krallığını da al ya da Kandaules'e hoş görünmek için gördüklerini bir daha görmemen için ölmeye hazır ol. Evet, ikinizden biri ölecek, Ya benim onurumla namusumla oynayıp beni suç işlemeye iten o,ya da çıplak görmekle edep kurallarını çiğnemiş olan sen. Seçim senin."

Gyges güç durumda kalmıştır. Sonunda kendi canını kurtarmak için o gece Kandules'i öldürür. Böylece krallık Heraklesoğulları soyundan, Mermnadesler denilen Gyges'in soyuna geçer.

Midas'a ilişkin söylence

Silenos şarap Tanrısı Dionysos'un yaşlı bir satyrdir. Bir gün Tanrı Frigya, lidya, dağ ve koruluklarında dolaşırken Silenos uyuya kalır. Köylüler onu bulur. Boynundaki çiçek çelenkleriyle bağlayarak Midas'a götürürler. Midas onu tanır ve on gün on gece sarayında ağırlar. Sonra da yaşlı yoldaşını, Dionyos’a götürür. Dionyos buna öyle sevinir ki Midas'a her dileğini gerçekleştireceğini söyler. Midas her dokunduğunun altın olmasını ister. Dionyos sözünde durur, dileğini gerçekleştirir.

Midas sarayına dönerken dokunduğu bir dal altın olur, yerden topladığı bir avuç çakıl altına dönüşür. Eline aldığı bir buğday başağı altın döker. Çok mutludur ama sofraya oturup ta eline aldığı ekmeğin altın olduğunu Şaraba dokunduğunda bir altın külçesine dönüştüğünü görünce dileğinin korkunçluğunu anlar. Sonunda bu duruma dayanamayan Midas, Dionyos’a  giderek eski durumuna getirilmesini ister. O da Sardes'e dönerek Sart Çayı kaynağına çıkmasını, burada topraktan fışkıran sularla yıkanmasını söyler. Kral denileni yapar ve kurtulur.

Dur Hasan Baba Söylencesi

Yörede Hasan Baba adında bir ermiş yaşamaktadır. Saruhan Bey'i hocanın ününü  duymuştur. Asker göndererek onu çağırtır. Hoca askerlerin geleceğini önceden sezer. Onları bir küçük tencere yemekle karşılayıp iyice doyurur. Atlarının önüne koyduğu bir tutam saman da tüm atlara yeter. Askerler şaşırır. Ama bir şey demezler. Hoca'yla yola koyulurlar. Hoca yayan gitmektedir. Yolda askerler bir küçük tencere yemek ve bir tutam otla kendilerini ve atlarını doyurmasının gizini öğrenmek ister. Hoca hiç ses etmez. Askerler o denli sıkıştırır ve bunaltırlar ki sonunda orada bir taşın üstüne ata biner gibi oturur ve uçmaya başlar. Askerler ardından "Dur Hasan Baba dur..."diye bağırırlar. Hoca  kıbleye dönüp taşı durdurur. Askerlerin komutanı "biz senin ne olduğunu gördük, şimdi de sen bizi gör " der. Oradaki büyük bir kayayı kılıcıyla ikiye böler. Hoca da yumruğunu kayaya dayar, bastırır. Kaya hamur gibi oyulur. Komutan ellerine sarılıp bağışlamasını yalvarır. Ama hoca açıkça keramet göstermiştir. Oracıkta ölür. Öldüğü yerde Dur Hasan Baba Köyü kurulur.

İnanışa göre at gibi taş, komutanın kestiği, Hoca'nın oyduğu kaya günümüzde de yan yana durmaktadır. Hocanın bindiği taşta baldır ve topuk izi vardır.

 

Ali gölüne ilişkin söylence

Yörede yaşayan Ali Adlı bir çoban ağanın kızına vurulur. Kızda çobanı sevmektedir.. Bey günün birinde durumu öğrenir. Çobanı çağırtır. Nurhak Dağları'nda bir kış geçirirse kızını vereceğini söyler. Çoban atını dağa sürer. Günümüzde Ali Gölü'nün çevresindeki bir mağaraya sığınır. Bir süre dayanır ama sonra ölür. Söylenceye göre sığındığı mağaranın duvarlarında Ali'nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır.

"Açlıktan ve susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü. "İnanışa göre mağaranın önündeki oyuk taş Ali'nin atının yemliğidir. O günden sonra da mağaranın yakınındaki göle Ali gölü adı verilir.

Malik Ejder'e ilişkin söylence

Söylenceye göre Maraş'ın dört tepesinde dört sahabe yatmaktadır. Bunlar Şeyh Ukkaş, Malik Ejder, Osman Dede, Sâd İbni Ebi Vakkas'tır.

Malik Ejder, Malik Ejderli Tepesi'nde yatmaktadır. Gömütü çok büyük ve üstü açıktır. Söylenceye göre Hz. Muhammed, Malik Ejder'le Osman Dede'yi Maraş'ı almakla görevlendirir. Bunlar uzun ve zor bir yolculuktan sonra Maraş yakınlarına gelir. Bir çeşme başında uyuya kalırlar. Düşman üzerlerine gelir. Aralarında zorlu bir savaş olur. Bu iki ulu kişiyle başa çıkamayan düşman geri çekilir.

Malik Ejder tepesi günümüzde de kutsal sayılmakta olup bir adak yeridir.

Manisa mesiri ve tarihçesi

Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim 'in eşi Muhteşem Süleyman diye tarihe geçen Kanuni sultan Süleyman 'ın annesi Hafsa Sultan Manisa'da iken bir ara hastalanır. Hastalığına çare bulunamayan Sultan'ın yaptırdığı Sultan Camii Medresesinin başına getirilen Merkez Efendi bitki ve baharatların karışımından oluşan bir macun hazırlar.41 çeşit baharat karıştırılarak hazırlanan bu macunu yiyerek sağlığına kavuşan Hafsa Sultan, Hastalara bu macunun verilmesini ister.

Halktan gelen isteğin artması üzerine, kâğıtlara sardırılan macunun kendi yaptırdığı Sultan Camii'nin kubbe ve minarelerinden halka saçılmasını buyurur. Halk her yılın 22 Mart günü Sultan Camiinin önünde kendiliğinden toplanır. Toplanır ve böylece Manisa mesir macunu şenlikleri doğmuş olur.(1539)

O günden bugüne on binlerce insan Sultan Camii etrafında toplanır, doğanın uyanışının baharın gelişinin bereket ve bolluğun başlangıcını, sevincini yaşar. Günümüzde şenlikler sırasında uygulanan program uyarınca çeşitli kültürel ve sportif faaliyetler sergilenmekte  ve Manisa halkına çeşitli hizmetler sunulmaktadır.

 

Muğla

Keramos söylencesi

Keramos, Dionysos'la Ariadne'in oğludur. Adını verdiği tüm kentler gibi, günümüzde adı Ören olan Kerme  Körfezi'ndeki, Keramos' da Antik Çağ'da seramik sanatının merkezlerinden biridir. Bununla ilgili söylence ise şöyledir.

Minos la Pasiphae'nin kızı olan Ariadane Girit'te canavar Minotauros'la çarpışamaya gelen Theseus'a gönül verir. Canavarın bulunduğu bin bir dehlizli mağarada yitmemesi için kız Theseus'a  bir yumak iplik verir. Theseus karışık dehlizlerde ilerlerken bu yumağı açıp yere serer. Canavarı öldürdükten sonra yumağı izleyerek geri döner. Ariadne'yi kaçırıp Naksos adasına götürür. Kızı burada bırakıp yitip gider. Tanrı Dionyos adaya gelir. Kızı alıp Olympos'a götürür. Evlenirler. Tanrının düğün armağanı olarak verdiği altın taç, gökteki yıldızlardan birine dönüşmüştür. İkisinin birleşmesinden Keramos doğar. Günümüzde Ören adıyla anılan kentin kurucusu bu Keramos ‘tur.

Yılanlı kaya söylencesi

Söylenceye göre Orta Asya'dan gelen bir grup Türk, Bodrum'un kuzey doğusuna düşen Mazı bölgesine ulaşır. İyice yorulmuşlardır. Oba önderi konaklama kararı verir. Hazırlıklar başlar.

Oba önderinin uzun yıllar çocuğu olmamıştır. Yıllar sonra bir oğlu dünyaya gelmiş, doğum sırasında karısı sakatlandığından bir daha çocuk olma ihtimali kalmamıştır. Bu yüzden ana baba çocuğun üstüne titrer. Gözlerinin önünden ayırmazlar.

Bu çocuk hazırlıklar sırasında kurulmakta olan çadırın yanında oynamaktadır. Bir yılan sinsice süzülüp çocuğu sokar. Mehmet adlı oracıkta ölür. Oba yasa bürünür. Söylenen ağıtlardan yer gök iniler. Ana babanın haykırışları hepsini bastırır. Ama fayda etmez. Çocuğun öldüğü yere çocuk mezarlığı denir. Günümüzde bu köy aynı adla anılır.

Mehmet'in anası  bir zaman sonra kendine gelir. Oyalanmak için halı tezgâhının başına oturur. Bilinçsizce halının üst yanına bir yılan motifi işler, daha sonra halıya boydan boya  yılan motifiyle doldurur. Daha sonra dokuduğu halılara da aynı motifi işler. Zamanla motif gelenekselleşir. Günümüzde yörede dokunan halılara yılan motifi işlenmesi geleneği böyle başladığı söylenir.

Ölü Deniz'e ilişkin söylence

Balıkçılıkla geçinen bir baba oğul sarp olan kıyılarda büyük bir fırtınaya tutulur. Oğul kayalara yaklaşırlarsa, bir koya sığınabileceklerini söyler. Karaya yaklaşmaya başlar. Babaysa kayalara çarpmaktan korkmaktadır. Burada koy olamayacağını yineleyip durmaktadır. Aralarında tartışma çıkar. Baba tam kayaya çarpacaklarını sandığı an, bir kürek vuruşuyla oğlunu denize yuvarlar. Dümene geçtiğinde ne görsün deniz dönerek dümdüz bir koya açılmaktadır. Koya girer ama yıkılmıştır. Oğlunun acısıyla o da canına kıyar. Söylenceye göre Ölü Deniz’in çevresinde insan yüzünü andıran bir kaya vardır. Bu kaya oğlanın taşlaşmış başıdır. Fırtınalı havalarda "buraya gelin" diyerek gemicilere yol göstermektedir.

 


Sarı ana söylencesi

Sarı Ana Marmaris'te yaşayan Hak katında nazı geçer bir ulu kişidir. İyiliğiyle hoşgörüsüyle herkesin çevresindekilerin sevgisini kazanmıştır.

Günün birinde Kanuni Sultan Süleyman, Rodos seferi için Marmaris'e gelir. “Kentin Ulu'su kimdir? Kimin duasını talep edelim," diye sorar. Sarı Ana'yı söylerler. Yanına varır elini öper. Sarı Ana bir tek sarı ineğiyle bütün orduyu doyurur. Kanuni Sultan Süleyman sorar: "Sarı anam deyiver Rodos'u alacak mıyız? " Sarı Ana'nın yanıtı şöyledir. "Ordunda kimsenin yanında haram nesne yoksa zafer senindir." Kanuni meraklanır: "Bunu nasıl anlayacağız, Sarı Anam, bize bildir," der. Sarı Ana'da "Şimdi armut mevsimidir. Askerlerin torbasına baksınlar. Armut varsa bu, Marmaris bahçelerinden toplanmış haram nesnedir. Ancak benim de bir dileğim var. Torbasından haram çıkana bir şey yapmayacaksın. Onu  gazadan alıkoy. Bu ona en büyük cezadır" der.

Kanuni torbaları aratır. Birkaçından armut çıkar. Sahiplerini memleketlerine gönderir. Sefere çıkar. Rodos'tan zaferle döndüğünde, Sarı Ana'nın elini öper, gönlünü alır.

Sarı Ana yöre halkının  inancına göre balıkçıların, denizcilerin koruyucusudur. Denizde zor durumda kalanlar ondan medet umarlar oda yardımlarına koşar.

Muş

Kızıl Ziyaret Söylencesi

Bir zamanlar Kurtik Dağları eteğinde yaşayan yaşlı bir adamın dünyalar güzeli bir kızı vardır. Kız bir çobana sözlüdür. Onun güzelliğini duyan Muş Beyi'nin oğlu, günün birinde buralara gelir. Kuzularını yayan kızı görür görmez sevdalanır. Güzelliği gözlerini kamaştırmış dili tutulmuştur. Bir süre sonra kendine gelir ve kıza seslenir: "Atla atımın terekesine sen bana layıksın". Kız "Kıyma bana ağam. Sen bey oğlusun, benim gibi elli kız bulursun. Gönlüm satılık değildir. Onu sahibine atamışım bir kez...Başkasında gözüm yok.." diye yalvarsa da beyin gözü görmez. Kız kaçmaya başlar, Beyoğlu da kovalar, Umutsuzluğa kapılan kız kendini dik bir yardan aşağı atar. Yiter gider. Hiç bir izini bulamazlar ama onun eşsiz güzelliği çiçeklere, yüreğinin coşkusu kaynaklara, türküleri kuşların ötüşlerine soluğu dağ yellerine sinmiştir. O günden sonra tepeyi ziyaret edenler buraya "Kızı ziyaret tepesi" demişler. Bu ad zamanla Kızıl Ziyaret Tepesi adına dönüşmüştür.

Bayındır Baba Söylencesi

Malazgirt Savaşı'nın ünlü komutanlarından Bayındır Baba'ya ilişkin söylence şöyledir:

Muşlu bir delikanlı Yemen Çöllerinde savaşırken yaralanır, yıkıldığı yerde "su su" diye inlerken ağzına bir desti uzanır. Aksakallı nur yüzlü bir adam, testisiyle bağrını serinletir, yarasını sarar. Delikanlı kendine gelince, kim olduğunu sorar. Dede:

"Ben Bayındır Baba'yım. Sen askere çağrıldığında ilkin arkadaşlarınla beni ziyaret etmiştin. Ziyaret borcumu şimdi ödüyorum. "der ve ortadan kaybolur yiter.

Bayındır Baba'nın askere gidenlerin ve ziyaretçilerinin koruyucusu olduğu yönündeki inanış günümüzde de yaygındır.




,,

 

Sözleşmeli öğretmenlik

turk egitim sen

Mersin 1 no’lu şube, veliler tarafından darp edilen öğretmenler için basın açıklaması yaptı.

Mersin Akdeniz Güney Ortaokulu'nda veliler tarafından darp edilen öğretmenlerimize sahip çıkmak ve son zamanlarda eğitim çalışanlarına karşı gerçekleştirilen şiddet olaylarına dikkat çekmek ve kınamak için Türk Eğitim Sen yöneticileri, Türkiye Kamu Sen in diğer iş kollarındaki yöneticileri  ve üyeleriyle beraber basın açıklaması yaptı.  Devamı

Eğitim kovayı doldurmak değil

egitim bir senDenetim, kadavraya otopsi değil, hayata koruyucu hekimlik yapmaktır

Bir medeniyetin insanlığa olan faydasının, onun eğitim alanındaki başarısıyla ölçülmeye başlandığı günümüzde, neredeyse tüm toplumlar devletler eliyle eğitim sistemlerini daha nitelikli, daha etkili ve daha iyi hâle getirmek gayretindedir. Eğitimde kalite, öğretmenlik mesleğinin niteliği ve itibarı, fırsat ve imkân eşitliği, Devamı

 

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle

Eğitim öğretim yılı

egitim is

Yargı Kararını Verdi: Eğitim Kamusal Bir Hizmettir ve Kamu Eliyle Yürütülmelidir

Hizmet Vakfı İle Milli Eğitim Bakanlığı Arasında İmzalanan Protokolün Yürütmesi Durduruldu 

Milli Eğitim Bakanlığı ile Hizmet Vakfı Arasında Değerler Eğitimi Verilmesine Dair 15.07.2014 tarihli işbirliği protokolünün değişiklikler ve ilaveler yapılarak 15.07.2017 tarihinden geçerli olmak üzere üç yıl süreyle uzatılmasına ilişkin Devamı

Minnetle anıyoruz

turk egitim sen

Meb’i kim yönetiyor?

Yönetici Görevlendirme sınavının ÖSYM tarafından  yapılacağı duyurulmuş  Milli Eğitim Bakanlığı, geçen ay yönetici atama takvimini yayınlamış, üç gün sonra geri çekmiş idi. Fakat bugün takvim aynı şekliyle tekrar yayınlandı. Madem aynen yayınlanacaktı, takvimin geri çekilmesinin hikmeti ne idi? Ne yapılmaya çalışılıyor? Devamı

 

Kotanlı: üniversitelerde torpil ve ayrımcılığa son verilsin

 

Üniversitelerde çalışan idari personelin torpil ve sendikal kayırmacılıktan müthiş derecede rahatsız olduğunu; üniversitelerde görev yapan eğitim ordusunun gizli kahramanları olan idari personelin; başta ekonomik ve özlük olmak üzere, mesleki ve demokratik sorunlarının iyice arttığını söyledi.”Daha öncede yaptığımız açıklamada dile getirdiğimiz gibi üniversitelerimizin rektör ve dekanlarına çağrıda bulunuyorum, üniversitelerde çalışan idari personelin taleplerine kulaklarınızı tıkamayın sendikal ayrımcılık yapmayın. Devamı için