foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

Yeni Bir Tasfiye Amaçlanıyor!

egitim sen

Üniversitelere Getirilen Norm Kadro Uygulamasıyla Yeni Bir Tasfiye Amaçlanıyor!

Bugün resmi gazetede yayınlanan, 12 Eylül 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile üniversitelere ağır bir darbe indirildi.

Söz konusu kararnamenin 12 Eylül’e denk gelmesinin sembolik anlamı bir yana, norm kadro uygulamasının içerdiği tasfiye mantığı 12 Eylül ruhunun diriliğini göstermektedir.

Kararname ile öğretim elemanı kadrolarına YÖK tarafından 60 gün içerisinde çıkarılacak norm kadro yönetmeliğince atama yapılacağı ve yönetmelik yayınlanana kadar yükseköğretim kurumlarının atama yetkisini kullanabileceği düzenlenmiştir. Devamı için

 

,

 

Minnet, saygı ve rahmetle anıyoruz

turk egitim sen

Ölümsüz lider Atatürk’ü minnet, saygı ve rahmetle anıyoruz.

Talip GEYLAN     Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu, Türk milletinin yol başçısı, ilke ve inkılapları ile Türk tarihini değiştiren, Türk milletini uygarlığa uzanan yolda güçlü bir ülke konumuna getiren Ulu Önder  Atatürk’ü ebediyete intikal edişinin 80. yılında minnet, rahmet ve özlemle anıyoruz.

Atatürk tüm dünyanın örnek aldığı, gıpta ile baktığı eşsiz bir komutan ve liderdir. Atamız; Türk milletinin hiçbir gücün iradesi altında olmadan, bağımsız ve hür bir şekilde ilelebet yaşaması, topraklarımızın bütünlüğü, bayrağımızın her daim dalgalanması ve modern bir devlet inşa etmek için son nefesine kadar mücadele etmiştir. Devamı için

 

 

Makale Dizini

kabeKabenin onarılması esnasında yaşananlar

Mekke’de mevsimine göre şiddetli yağmurlar yağar taşkınlar olur ve bu taşkınlar neticesinde zaman zaman Kâbe’yi de su basardı. 

 

Hatta Zaman oldu Kâbe’nin içerisi taşkın suları ile dolduğu gibi gelen fazla su basıncı Kâbe duvarının çatlamasına neden olmuştur.

Bu nedenle Kâbe’nin yeniden onarımı gündeme gelmiş ve Kâbe’nin yıkılıp yeniden yapılması sürecinde çok ilginç olaylar yaşanmıştır. Burada bu olaylardan çok ilginç bir kesit anlatılmaktadır.

Hazırlıklar tamamlanmış: sıra Kâbe duvarlarının yıkım işine gelmişti. Fakat Kâbe’nin içindeki demirbaş eşyanın bulunduğu kuyuya yerleşen, parlak, ak renkli, başı oğlak başı gibi, karabaşlı korkunç bir yılan her gün, öğle sıcağında uzanıp çıkar, Kâbe’nin duvarı üzerinde güneşlenirdi!

Hiç imse onun yakınına varamaz, kuyruğunun yanından hemen başını kaldırır, yiyecek gibi ağzını açar; korkunç sesler çıkarırdı! Halk da ondan korkardı.

Bu yılan, bir gün yine her zaman yaptığı gibi, öğle sıcağında Kâbe duvarı üzerinde güneşleniyordu. Allah ona büyük bir kuş saldı. Kuş onu kapıp götürdü.

Bunun üzerine Kureyş kavmi, birbirlerine “Umarız ki Allah teşebbüs ettiğimiz işten hoşnut olmuştur. Yanımızda münasip bir usta var. Elimizde kereste var. Allah bizden yılanı da defetti!” dediler ve hemen Kâbe’nin gevşemiş, kağşamış duvarlarını yıkıp yeniden yapmak işine giriştiler.

Kâbe duvar taşlarının İndirme teşebbüsünün geri kalması

Mahzun oğullarından Ebu Vehb Aiz kalktı, ”Artık senin zamanın gelmiştir; sana layık olan budur!” deyip Kâbe’nin duvar taşlarının birisini yerinden kaldırdı. Aiz’ in eline almasıyla taşın yerinden fırlayıp eski yerine düşmesi bir oldu!.

Bunun ürerine Aiz (Başka rivayetlere göre Velid b. Mugire veya Ebu Talib) ey Kureyş topluluğu siz Kâbe’nin inşaatına sakın kazancınızın temiz olmayanını sokmayın! Ona Zina parası veya bir kazanç olmayan faiz yahut halkın herhangi birisinden haksız olarak gasp edilmiş olan para sokulmaz!”  dedi. Orada bulunan Kureyş halkı, bu söz üzerine dağılmağa başladılar. Kâbe’nin duvarlarını yıkmaktan korktular.

 

Yıkım işine girilmesi, Temel taşlarına dokununca Mekke’nin sarsılmağa başlaması,

Yıkım işine girilmesi, Temel taşlarına dokununca Mekke’nin sarsılmağa başlaması, Velid b. Mugire “ Onu yıkmağa işte ben başlıyorum!” dedi. ,kalkıp eline kazmayı aldı. Kâbe’nin yanına vardı ve “Ey Allah’ım! Bizim hayır işlemekten başka bir maksadımız yoktur!” diyerek iki köşe arasındaki duvarın taşlarını indirmeğe başladı.

Kureyş halkı ise, o geceyi gözetlediler: “Durun bakalım, Eğer yaptığından dolayı Mugire’nin başına bir felaket gelirse, biz Kâbe den bir taş bile yıkmayalım. Yıktıklarımızı da bulundukları yere geri koyalım. Şayet, ona bir felaket gelmezse, Allah’ın bu yaptığımızdan hoşnut olduğunu anlar, hemen yıkım işine başlarız dediler.”

Velid yaptığı işten dolayı bir felakete uğramadan ertesi günü sabaha çıktı ve yıkım işine devam etti. Kureyş halkıda onunla birlikte yıkım işine giriştiler.

Kâbe’ yi temeline, Hz. İbrahim’in attığı temele kadar yıktılar.

Orada diş gibi birbirine yapışmış yeşil, yeşil taşlara rastladılar. Yıkım işine katılan Kureyşliler den birisi, elindeki demir kazmayı(Küsküyü) , iki taştan birisini ayırmak ve koparmak için aralarına sokup zorladı. Taş kımıldayınca Mekke sarsılmağa başladı; Korktular; yıkım işine bu temel taşlarında son verdiler.

Kâbe temelinde bulunan yazılar

İbn-i isak ‘ın, kendisine, bir kureyşi tarafından rivayet edildiğini açıklayarak bildirdiğine göre: yıkılan doğu köşesinde (Hacer-ül esved-in altında) Süryanice yazılmış bir yazı buldular. Yahudilerden birisi gelip bu yazıyı onlara okuyuncaya kadar onun, ne olduğunu anlayamadılar.

Yahudi’nin okuyup tercüme ettiğine göre: Bu yazıda şöyle deniliyordu.

 

“ Ben, Bekke (Mekke) nin sahibi olan Allah’ım! Onu, gökleri ve yeri yarattığım, güneş ve aya şekil verdiğim ve onları yedi felekle berkittiğim gün, yarattım! Mekke’nin iki dağı (Halebi’ ye göre: Karşılıklı Ebu Kubeys ile Kuaykıan dağları) ortadan kalkmadıkça, bunlar zeval bulmazlar.”

“Mekke’nin suyu ve sütü Mekkeliler için mübarek kılınmıştır.”

Bir yazıda (Makam-ı İbrahim) de buldular. Onda da:

“Mekke Şehri ki onda Allah’ın Beyt-i Haram’ı bulunmaktadır. Oraya üç yoldan rızık gelir. Onun halkından ilkine bile dokunmak helal değildir!” sözleri yazılı idi.

İlk Muhaddislerden Ma’ mer b. Raşid’in (El cami) inde İmam Zühri’ den nakline göre: Mekke de bulunan taşın bir yüzünde İbn-i İshak’ın rivayet ettiği ilkyazı vardı. Taşın ikinci yüzünde ise:

“Ben Bekke (Mekke) nin sahibi Allah’ım! (Rahm)i yarattım. O, benim ismimden ayrılmıştır. Kim onu birleştirirse, bende onu birleştiririm. Kim onu koparırsa, bende onu koparırım “ yazılı idi.

Taşın üçüncü yüzünde de:

“Ben Bekke(Mekke) nin sahibi Allah’ım! Hayrı ve şerri yarattım. İki eli hayırda olan kimseye ne mutlu! İki eli şerde olan kimseye ne yazık!” deniliyordu.

Hz. Muhammed ve İslamiyet M. Asım Köksal Mekke devri 106-107

 


Zemzem suyunun esrarı çözülemiyor


Dünyanın en sağlıklı sularından olan zemzem suyunun esrarı çözülemiyor. 


Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) raporlarına göre dünyanın en sağlıklı sularından olan zemzem suyunun esrarı, günümüz teknolojisindeki tüm araştırmalara rağmen çözülemiyor.


Kaynağı bulunamayan suyun denizden 80 kilometre uzakta olmasına ve çevresinde başka hiçbir kuyu olmamasına rağmen yıllardır kurumaması, araştırmacıları şaşkına çeviriyor. Sadece 1.5 metre derinliğindeki kuyudan hac mevsiminde milyonlarca hacı tüm su ihtiyacını karşılarken, su seviyesinde de hiçbir azalma olmuyor.

 
Açlığı gidermek için içenin açlığını, susuzluğunu gidermek için içenin de susuzluğunu gideren suyun esrarı bilim adamları tarafından inceleniyor. Avrupa'da laboratuarlarda yapılan araştırmalarda, zemzem suyunun çok az kükürt içerdiği tespit edildi. Amerika'da yapılan test sonuçlarına göre ise zemzem, içinde mikroorganizma ve bakteri bulunmayan tek su olma özelliği taşıyor. WHO tarafından da zemzem, dünyanın en içilebilir ve sağlıklı sularından biri olarak açıkladı.
Fakat diğer sulara göre çok daha besleyici ve mineral barındıran suyun kaynağı ise halen araştırma konusu.


http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=282441 alınmıştır

 


Hatemülenbiya geleceğinin müjdesi

Hatemülenbiya geleceğini evvelce haber vermiş olanlardan birisi de (İyad) kabilelerinin ulusu olan meşhur  (Kassı bini Saide) dir ki ,pek çok yaşamış ve sır çözmekle pek ziyade şöhret bulmuş bir adamdır.

Hatta ,çok ihtiyarken (Sûku Ukkâz) da bir kızıl deve üzerinde olduğu ve Arabın güzel  söz söyleyenleri orada hazır bulunduğu halde bütün bir hutbe okumuştu.O vakit Fahrialem Hazretleri de  (Sûku Ukkâz) 'da bulunup onun bu hutbesini dinlemişti.Fakat henüz halkı davete memur olmamıştı. (Kassı bini Saide) nin o hutbesi Araplar beyninde pek ziyade şöhret bulmuş ve dillere destan olmuştur. Hülasatan tercümesi budur:

-'Ey Nas! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar  biter, Çocuklar doğar, analarının babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez. Hemen birbirini kovalar. Kulak veriniz, dikkat ediniz. Gökten haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur... Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları  yerden  hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim .Allah'ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir ve Allah'ın bir gelecek peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır.Gölgesi başımızın üstüne geldi.Ne mutlu o kimseye ki ona iman edip de o da hidayet eylile Vay o bedbahta ki ona isyan ve muhalefet eylile. Yazıklar olsun, ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..


Ey cemaat! Hani aba ve ecdat, hani müzeyyen kâşaneler ve taştan haneler yapan (Ad) ve (Semud) ,hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine "Ben sizin en büyük Rabbinizim" diyen Firavun'la Nemrut? Onlar size nispetle daha zengin ve kuvvet ve kudretçe sizden üstün değil mi idiler.? Bu yer, onların değirmenini de öğüttü, toz yaptı, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp, ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin Her şey fanidir. Baki ancak Cenab-ı Hak'tır  ki birdir, şerik ve naziri yoktur. Tapacak ancak odur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey yoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var, amma çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Cezmettim herkese olan bana da olacaktır."





(Kassı bini Saide) Hatemülenbiya’ nın yakında geleceğini hissedip (Sûku Ukkâz) da böyle kalabalık bir halkın önünde söylerken biçare ondan bihaber idi ki, Hatemülenbiya Hazretleri de orada hazır ve nazir idi.

Kısası Enbiya Ahmet Cevdet Paşa



Vatikan Temsilcisi tartışma yaratacak..


 

Vatikan Temsilcisi'nin Hz. Muhammed'le ilgili sözleri Hıristiyan aleminde büyük tartışma yaratacak gibi.. 'in ruhani lideri olan Papa'nın İstanbul'daki temsilcisi George Marovitch'in Kutlu Doğum Haftası nedeniyle Genç Yaklaşım dergisine verdiği röportaj, büyük tartışmalara yol açacak nitelikte. İşte Vatikan'ın İslam konusundaki resmi pozisyonunun dışına çıkarak Hz. Muhammed'i "Hz. İsa'dan sonra gelen peygamber" olarak tanımlayan, Hz. İsa ve Hz. Meryem ile birlikte her gün dualarında onu da andığını ifade eden Marovitch'in açıklamaları:



İslam-Hıristiyan diyalogu komisyonunun bir üyesiyim. Bu nedenle dini bayramlarda İstanbul müftüsünü ziyaret edip Vatikan'ın bayram mesajını iletiyoruz. Bir önceki müftü bana Gevşen hediye etti. Bu duaya aşık oldum. Ondan sonra yüzlerce Gevşen almaya başladım. Buraya gelen herkese dağıtıyorum.

O da cennete gitmezse...

İnciller, Hz. Muhammed'in doğumundan önce yazılmıştır. Bundan dolayıdır ki, Hıristiyanlar için İslam bir "acaba" dır. Fakat insan, bir ağacı meyvelerinden tanır. Bakıyoruz ki, Hz. Muhammed gelmiş, oradaki putperestleri Allah'ın yoluna getirmiş, tek Allah inancını yaymıştır. Hz. Muhammed'i Allah'ın peygamberi olarak görüyoruz ama kilise olarak bunu resmen neşredemiyoruz. Mademki bu kadar insanı Allah'ın sevgisine getirdi, şimdi o cennette değilse kim olacaktır?


Vatan


 

 

Azrail’in güzelliği

 

-Onk. Dr. Haluk Nurdaki’ den gerçek bir hatıra

Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.


Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra 1 ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa 1 süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:


-''Doktor bey,'' dedi. ''Ben size... Dargınım.'' ''Niçin?" diye sordum.

-"Siz... Dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"


Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."



Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yanı sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:

-"Doktor bey,'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"

-"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şahadet sana uzun gelir. O anı farkedince ''Muhammed'' (s.a.v) sana yeter."


O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:


-"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor. Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum. "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?


İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.


Ertesi gün O'na:

-"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin.


Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:

-"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"

-"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."


Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkânsız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekât namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şahadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

-Doktor Bey’e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş!...

 

http://www.haberprogram.com/Haber/34651/2008/03/20-Azrail_in_guzelligi.php alınmıştır.

 


 

 

Müslüman adaleti

 

 

Hindistan’ın (Nedvet-ül Ulema) meclisinin reisi ve meşhur (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şiblî Nu’mânî 1332 [m. 1914] de ölmüştür. Bunun Urdu dilindeki (el-Fârûk) kitabını serdar Esedullah Hânın annesi ve Afganistan padişahı Nâdir Şâhın kız kardeşi Farisi’ye tercüme etmiş, Nâdir Şâhın emri ile 1352 [m. 1933] de Lahor şehrinde bastırılmıştır. Yüz sekseninci sahifesinde diyor ki:

(Rum Kayseri Herakliyusün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, Rumlara halife Ömer’in “radıyallahüanh” emirlerini bildirirdi.

Suriye’deki Humus şehrini alınca da, (Ey Rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslamiyet’in adâleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışarıdan gelen düşmana karşı, Müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, Müslümanlardan hayvan zekâtı ve uşr aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü Teâlâ emr etmektedir) dedi. [Cizye miktarı, fakirlerden kırk, orta hallilerden seksen, zenginlerden yüz altmış gram gümüş veya bu değerde mal, yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.] Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mâl emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Rum imparatoru Herakliyusun [ 7 ] bütün memleketinden asker toplayarak, büyük bir haçlı ordusu ile Antakya’ya hücuma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerin de Yermük deki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh”, şehirde memurlar bağırtıp,

(Ey Hristiyanlar! Size hizmet etmeğe, sizi korumağa, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için, hepiniz Beyt-ül-mâla vermiş olduğunuz cizyelerinizi geri alınız! İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, Müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden, işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve Müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı, İslam askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde, bu Rum casuslarının çok faydası oldu. İslâm devletlerinin kurulması ve yayılması, asla saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, iman, adâlet, doğruluk ve fedakârlık kudreti idi.)] Ruslar yüz seneden beri istila ettikleri Kazan, Özbekistan, Kırım, Dağıstan ve Türkistan’da bulunan Müslümanların küçük çocuklarından, en ihtiyarlarına kadar her şahıs için senede birer altın almışlardır. Ayrıca askerlik yapmak, mekteplerde Türkçe konuşturmayıp, zorla Rusça öğretmek gibi çeşitli işkence ve zorlamalara rağmen, bu kadar senedir Rusya’daki Müslümanlardan kaç kişi Hristiyan olmuştur. Hatta, Kırım harbi sonunda yapılan sulh neticesinde; Osmanlı topraklarında kalan Hristiyanların Rusya’ya, Rusya’daki Müslümanların da Osmanlı devletine hicret etmesine izin verildi. Böylece, Rusya tarafından iki milyondan fazla Müslüman, Osmanlı devletine hicret etti. Hâlbuki Ruslar, kendi taraflarına hicret edecek olan Hristiyanların her birine 20 ruble yol masrafı verdikleri hâlde, Osmanlı devletinde rahat ve huzur içinde yaşamaya alışmış olan Hristiyanlar, Rusya’nın bu vadine inanmadı ve İslamiyet’in kendilerine verdiği hak ve hürriyetleri bırakıp oraya gitmedi.

 “ Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, 4.000 kilise yıktırdı” demek ise, tarihi bütün hakikatlere karşı açıkça iftiradır. Hristiyan tarihçilerinin bildirdiklerine göre; Ömer “radıyallahüanh” Kudüs’ü feth ettiği zaman, Hristiyanlar, (İstediğiniz bir kiliseyi kendinize mabet olarak seçiniz) diyerek hazret-i Ömer’e teklifte bulundular. Ömer “radıyallahüanh” bu teklifi şiddet ile reddetti. İlk namazı kilise dışında kıldı. Çok zamandan beri, çöplük olmuş olan Heykel-i mukaddes denilen mahalli [Beyt-i mukaddes mahalli], temizleyip, buraya büyük ve güzel bir câmi’ yaptırdı. Müslümanların, Hristiyanlara ve Yahudilere yapmakla mükellef oldukları muamele şekli, bizzat Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün Müslümanlara hitaben yazdırdığı şu mektupta açıkça bildirilmiştir. Bu mektubun aslı Feridun Beğ’in (Mecmû’a-i Münşeât-üs-salâtîn) kitabı birinci cilt, otuzuncu sahifesinde yazılıdır. [ 8 ] Mektubun tercümesi şöyledir: (Bu yazı Abdullah oğlu Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bütün Hristiyanlara verdiği sözü bildirmek için yazılmıştır. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak, kendisini rahmet olarak gönderdiğini müjdelemiş, insanları Allahü Teâlâ’nın azabı ile korkutmuş, insanlar üzerindeki emaneti muhafaza edici yapmıştır. İşte bu Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu yazıyı, Müslüman olmayan bütün kimselere verdiği ahdi, sözü tevsik için kaleme aldırdı. Her kim ki, bu ahdin aksine hareket ederse, ister Sultan, ister başkası olsun, Cenâb-ı Hakka karşı isyan, Onun dini ile istihza etmiş sayılır ve Cenâb-ı Hakkın la ’netine lâyık olur. Eğer Hristiyan bir rahip [papaz] veya bir seyyah [turist] bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibadet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber, onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar, benim himâyem [korumam] altındadır. Ben onları, başka Hristiyanlarla yaptığımız ahitler mucibince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Cizye, haraç vermesinler veya kalpleri razı olduğu kadar versinler. Onlara cebir etmeyin, zor kullanmayın. Onların dinî reislerini makamlarından indirmeyin. Onları, ibadet ettikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyahat edenlere mâni’ olmayın. Bunların manastırlarının [kiliselerinin] hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, Müslüman mescitleri için kullanılmasın. Her kim buna riayet etmezse, Allah’ın ve Resulünün kelâmını dinlememiş ve günaha girmiş olur. Ticaret yapmayan ve ancak ibadet ile meşgul olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garâmet) [ceza] gibi vergileri almayın. Denizde ve karada, şarkta ve garpta, onların borçlarını ben saklarım. Onlar benim himâyem altındadır. Ben onlara (emân) [izin] verdim. Dağlarda yaşayıp ibadet ile meşgul olanların ekinlerinden haraç almayın. Ekinlerinden Beyt-ül-mâl [Devlet Hazinesi] için hisse çıkartmayın. Çünkü bunların ziraatı, sırf nafakalarını temin etmek için yapılmakta olup, kâr için değildir. Cihat için adam lâzım olursa, onlara başvurmayın. Cizye [gelir vergisi] almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar malları ve mülkleri bulunursa bulunsun, yılda on iki dirhemden [kırk gram gümüşten] daha fazla vergi almayın. Onlara zahmet, meşakkat teklif olunmaz. Kendileriyle bir müzâkere yapmak icap ederse, ancak merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilecektir. Onları daima merhamet ve şefkat kanatları altında himâye ediniz! Nerede olursa olsun, bir Müslüman erkekle evli olan Hristiyan kadınlara, fena muamele etmeyiniz! Onların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibadet etmelerine mâni’ olmayınız! Her kim ki, Allahü Teâlâ’nın bu emrine itaat etmez ve bunun zıddına hareket ederse, Cenâb-ı Hakkın ve Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” emirlerine isyan etmiş sayılacaktır. Bunlara kilise ta’ mirlerinde yardımcı olunacaktır. Bu ahitname [sözleşme] kıyamet gününe kadar devam edecek, Dünya sonuna kadar değişmeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktır.) Bu ahidnâme hicretin onuncu senesi, Muharrem ayının üçüncü günü, Medine’de Mescid-i saadette Ali’ye “radıyallahü teâlâ anh” yazdırılmıştır. Altındaki imzalar: Muhammed bin Abdüllah Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Ebû Bekr bin Ebî-Kuhâfe, Ömer bin Hattâb, Osmân bin Affân, Alî bin Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre, Abdüllah bin Mes’ûd, Abbâs bin Abdülmuttalib, Fadl bin Abbâs,

Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydüllah, Sa’d bin Mu’âz, Sa’d bin Ubâde, Sâbit bin Kays, Zeyd bin Sâbit, Hâris bin Sâbit, Abdüllah bin Ömer, Ammar bin Yâsir “ radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. [Görüyorsunuz ki, yüce Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” başka dinden olan kimselere son derece merhamet ve şefkat ile muamele edilmesini ve Hristiyanların kiliselerine dokunulmamasını, yıkılmamasını emretmektedir.] Şimdi de, Ömer’in “radıyallahü anh” İlya ahalisine verdiği (emân) ın tercümesini aşağıda yazıyoruz. [Hıristiyanlar, İlyâs aleyhisselâma İlya derler. Kudüs şehrine de İlya diyorlar.] (İşbu mektup, Müslümanların emiri Abdullah Ömer’in “radıyallahü teâlâ anh” İlya ahalisine verdiği âmân mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ve diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki: Müslümanlar, onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrip etmeyecek, mallarından bir habbe [tanecik] bile almayacak, dinlerini ve ibadet tarzlarını değiştirmeleri ve İslam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiç bir zor kullanılmayacak. Hiçbir Müslümandan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine âmân verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız İlya ahalisinin verdiği cizyeyi [gelir vergisini] vereceklerdir. Eğer İlya halkından bazıları, Rum halkı ile birlikte, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibadet yerlerini boşaltırlarsa, kiliseleri ve varacakları yere kadar, canları, yol masrafları ve malları üzerine âmân verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır. Allahü azîmüşşânın ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emirleri ve bütün İslam halifelerinin ve umum Müslümanların verdiği sözler, işbu mektupta yazılı olduğu gibidir.) İmzalar: Müslümanların halifesi Ömer bin Hattâb.

…………………………………….

…………………………………………


Fareler meydanı boş bulunca

Kediler İçin Kara Bir Gün

1300'lerde Avrupa 'Kara Ölüm' olarak bilinen veba salgını ilk olarak 1300'lerde Çin'de ortaya çıktı.

Kurbanların şikâyetleri ağrılar, ateş ve bulantıyla başlıyordu. İnsanların dirseklerinde ve kasıklarında mor kabarıklıklar oluşuyor ve kısa sürede yumurta büyüklüğüne ulaşıp sertleşiyordu. Bu yumurtalar patladığında içinden pis kokulu siyah bir madde fışkırıyordu ancak bu rahatlama kurban için çok geç oluyordu. Çünkü hasta beş gün içinde ölüyordu.

Bunun bilinen bir tedavisi yoktu ve alınan hiçbir önlem işe yaramıyordu. Seksen yıl içinde hastalık Çin nüfusunu üçte bir oranında azaltmıştı. İyi işleyen ticaret yolları aracılığıyla da salgın batıya doğru, Hindistan ve Ortadoğu'ya ilerliyor, her gün binlerce insanın ölümüne neden oluyordu. Hastalığa neyin sebep olduğu bulunamıyordu. 1347'de bozkır savaşçıları bir Ceneviz şehrini kuşatıp mancınıkla hastalıktan ölmüş cesetleri şehre fırlattılar.

Böylece şehrin çoğunluğu hastalığa yakalandı. Bu cesetler toplanıp yakıldı ve ardından da gömüldü ancak hastalığın yayılması engellenemedi. Şehir mahvolduğu için Cenevizliler Sicilya'ya geri döndü ve hastalığı orada da yaydılar. Hastalık, yeni ve kendisiyle ilgili hiç bilgisi olmayan bir nüfusa yayılacaktı. Sicilya üzerinden Avrupa ve Kuzey Amerika da hastalıkla tanıştı ve milyonlarca insan öldü.

Bu salgına hastanın derisinin son aşamalarda koyu mor bir renge dönmesinden dolayı "Kara Ölüm" adı verildi. Derinin bu renge dönüşmesi, soluma sorunları yüzünden kanda oksijenin azalmasından kaynaklanıyordu. Hastalık bir kere bedene girdikten sonra o günün hiçbir tıp tekniği tedavi edemiyordu. Kara ölüm şehirlerin tümünü darmadağın ederken Avrupa uygarlığının da paniğe kapılmasına yol açtı Doktorlar salgını durdurmanın yollarını aradılar. Hastalar evlerinde karantina altına alındılar ancak hastalık yine de bir orman yangını hızıyla yayıldı. Birçok insan kara ölümün, Tanrının onlara günahkar yaşamları yüzünden gönderdiği bir ceza olduğuna inandı. Tanrının öfkesini yatıştırmak için insanlar günah keçileri aramaya koyuldu.

Bazı dindarlar Tanrının öfkesini kendi üzerlerine çekip insanları kurtarmak için kendilerini kırbaçladı. Özellikle Brüksel ve Strasburg'da bazıları olanları Musevilerin varlığına bağladı.

Bu panik döneminde binlerce insan öldü. Salgının cadılar yüzünden ortaya çıktığı da söylendi. Zararsız erkek ve kadınlar evlerinden alınıp hastalığın yayılmasını önleme amacıyla yakıldı. Kedilerin ise parlayan gözleri ve geceleri dışarıda çok dolaşmaları yüzünden bu "cadıların" büyülü hayvanları olduğu düşünülüyordu. Binlerce kedi katledildi.

Aslında Avrupalılar kedileri öldürerek salgına karşı en birinci savunma hatlarını kaybetmiş oluyorlardı. Çünkü veba salgını, öteki adıyla Yersinia Pesüs yaygın bir fare biti tarafından taşınıyordu. Ortaçağda her yer fare doluydu.

Kanalizasyon ilkeldi. Caddeler insan dışkısı, çöp ve ölü hayvan artıklarıyla doluydu. Kara veba, hastalığı taşıyan bitlerin fareler yoluyla yayılması sonucu artmıştı.

Cenevizlileri Avrupa'ya geri getiren gemide insanlarla birlikte karaya çıkan fareler hastalığı taşımışlardı. Limanda yaşayan bir sürü kedi öldürülmemiş olsaydı fareleri yiyeceklerdi ve hastalık yayılmayacaktı. Ancak bu kemirgenler kontrolsüz kaldı ve getirdikleri hastalığı korumasız binlerce eve yaydı.

14. yüzyılda salgın hastalık Avrupa'da beş kez daha baş gösterdi. Salgın sona erdiğinde nüfusun üçte birinden fazlası ölmüştü. Kediler öldürülmemiş olsaydı ölüm oranı çok daha az olurdu.

Tarihteki İlginç Olaylar


,,

 

Sözleşmeli öğretmenlik

turk egitim sen

Ek zam için cumhurbaşkanlığına gönderilecek mektup

İl temsilcilerimiz ve Şube Başkanlarımız için "Ek Zam Mektup Eylemi" nde kullanılacak metnin örneği aşağıdadır. Devamı için

Eğitim kovayı doldurmak değil

egitim bir sen

Eğitim kovayı doldurmak değil, ateşi tutuşturmaktır"

‘Eğitimin geleceği’ ve ‘Gelecekteki eğitim’e dair cümle kurmadan önce bizi nasıl bir geleceğin beklediğiyle ilgili mülahazalara odaklanmak iyi bir nirengi noktası olabilir. Zira günümüzde geleceğe dair tasavvurların odağında dijital devrim ve bu devrimin ürettiği/üreteceği fırsat ve felaketin yan yana durduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. İnsanın, bu gelecek tablosu içerisinde nasıl konumlanacağına ilişkin analizlere kulak vermek “yarının ötesini” tahayyül edebilmek için önemlidir.  Devamı için

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle

Eğitim öğretim yılı

egitim is

Meb bir hatim sayacı; öğretmenler günü ise uhrevi faaliyetler günü değildir!

Öğretmenlerin haklarının gasp edilmesi, mesleklerinin saygınlığının bizzat iktidar tarafından azaltılması, birçok meslek sahibinin atanamaması gibi sayısız sıkıntılar nedeniyle buruk karşılanan 24 Kasım Öğretmenler Günü, bu yıl MEB'in ilginç bir uygulamasıyla daha garip hale gelmiştir. Devamı için

 

Kotanlı: üniversitelerde torpil ve ayrımcılığa son verilsin

 

Üniversitelerde çalışan idari personelin torpil ve sendikal kayırmacılıktan müthiş derecede rahatsız olduğunu; üniversitelerde görev yapan eğitim ordusunun gizli kahramanları olan idari personelin; başta ekonomik ve özlük olmak üzere, mesleki ve demokratik sorunlarının iyice arttığını söyledi.”Daha öncede yaptığımız açıklamada dile getirdiğimiz gibi üniversitelerimizin rektör ve dekanlarına çağrıda bulunuyorum, üniversitelerde çalışan idari personelin taleplerine kulaklarınızı tıkamayın sendikal ayrımcılık yapmayın. Devamı için