foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

Dünyayı Değiştirir!

egitim senBir Öğretmen Dünyayı Değiştirir! Ders Verme Sırası Bizde…

2018-2019 eğitim öğretim yılı bugün başladı. Eğitim Sen olarak ülkenin her yerinde, okullarımızda tüm Devamı

,

 

Demokrasi vazgeçilemez imizdir.

turk egitim senDemokrasi vazgeçilemez imizdir.

 13.09.2018 - 14:04

Talip GEYLAN     Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

1923 yılında kurulan Cumhuriyetimiz kısa tarihinde demokrasi açısından önemli bir mesafe kat etti. Zaman zaman demokrasimiz kesintiye uğrasa da Türkiye Cumhuriyeti demokratik ve sosyal bir hukuk devleti oldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi dışarıdan müdahalelerin en sert, en acımasız olanlarından bir tanesi idi. 12 Eylül darbesinin ardından binlerce gencimiz, aydınımız, öğrencimiz, memurumuz cezaevlerine konuldu, sürgüne tabi tutuldu, meslekten atıldı. Devamı

Makale Dizini

Bu hastalıklar öğretmenleri tehdit ediyor! Meslek hayatları boyunca karşılaşabilirler...Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Engin Aktaş, meslek hayatları boyunca sürekli seslerini kullanmak zorunda kalan

 öğretmenlerin karşılaştığı en önemli sağlık sorununun genellikle ses tellerinde ve boğaz bölgesinde oluştuğunu belirtti. Kendisine başvuran öğretmenlerde sıkça boğazda yanma, ağrı, yabancı cisim hissi, kuruma, gıcık tarzında öksürük gibi farenjit bulgularına rastladığını söyleyen Op. Dr. Engin Aktaş, bu duruma sürekli kapalı ve kalabalık bir ortamda çalışmanın, özellikle tebeşir tozu gibi boğazda tahriş yaratan maddelere maruz kalmanın ve sık konuşmanın yol açabileceğini vurguluyor. Ayrıca sık üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmek, sigara kullanımı, mideden boğaza doğru asit kaçağı (reflü), burun tıkanıklığı gibi etkenlerin de farenjit ataklarını sıklaştırdığını veya hastalığın daha ağır seyretmesine neden olduğunu ekliyor.

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Op. Dr. Engin Aktaş, eğitimcilerin bir başka sağlık sorununun da ses kısıklığı ve diğer ses hastalıkları olduğunu söylüyor. Sesin yoğun kullanımı sonucu ses tellerinde şişlik ve kızarıklık, ses teli nodülü ve poliplerin oluşabileceğini açıklayan Op. Dr. Engin Aktaş, ses tellerinin fazla zorlanmasının cerrahi tedavi gerektirebilecek nodüllere (ses telleri üzerinde sert çıkıntılar) ve poliplere (Ses telinin belirli bir noktada fazlaca şişerek saplı bir çıkıntı halini alması) yol açabileceğini vurguluyor. Rahatsızlıkları artıran diğer nedenler arasında sigara kullanımı ve irritan maddelere (tebeşir tozu gibi) maruz kalmak sayılabilir.

Kulak – burun – boğaz rahatsızlıkları için öneriler
Op. Dr. Aktaş öğretmenlere öncelikle seslerini tasarruflu kullanmalarını, sık sık kısa molalar vermelerini ve bu arada su içmelerini öneriyor. Op. Dr. Engin Aktaş’in diğer tavsiyeleri ise şöyle: “Büyük amfilerde ve sınıflarda mikrofon kullanılmak, kara tahta ve tebeşir yerine, beyaz tahta ve kalem tercih etmek, sınıfları sık havalandırmak öğretmenlerin alabilecekleri önlemlerden bazıları. Ayrıca ses kısıklığı ve farenjitin belirgin nedenlerinden biri olan sigara kullanımından, reflü (mideden boğaza doğru asit kaçağı) nedeni olabilecek ve mide asidini arttıran yiyecek ve içeceklerden uzak durmak zaten risk altında olan öğretmenleri rahatlatır. Şayet 5 günü aşan ses kısıklılığı mevcut ise mutlaka bir KBB Hekimine başvurmak gerekir.”

Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Ali Canpolat öğretmenlerin özellikle duruş bozukluğu şikayetleri ile kendisine başvurduğunu söylüyor. Op. Dr. Ali Canpolat bunun nedeni şöyle açıklıyor: “Özellikle ilköğretim okullarında görevli öğretmenler sınıf donanımının küçük yaştaki çocuklara uygun olarak tasarlanmasından dolayı, sıkça eğilmek veya uzun süre ayakta durmak zorunda kalıyorlar. Bunun sonucunda eklemlere inen kuvvet dengeli dağılmadığından pek çok öğretmende duruş bozukluğu ve kas iskelet sisteminde zayıflama görülüyor.”

Duruş bozuklukları için öneriler
Op. Dr. Canpolat’ın öğretmenlere önerileri şöyle:

•    Bol hareket etmek. Uzun süre oturmak zorunda kalan kişilerin her 40 dakikada bir ayağa kalkıp tekrar oturmaları gerekir. Bunun dışında düzenli hareket etmek, yürüyüş yapmak veya egzersiz yapmak kasları rahatlatır.




•    Doğru çalışma koşulları. Masa, sandalye, bilgisayar gibi donanımların doğru seçilmesi ve yerleştirilmesi kişinin duruş bozukluğu şikayetlerini giderir. Masa ve sandalye boyları birbirine uygun olmalı ve kişinin rahat oturmasına izin vermeli.

•    Bilgisayar tam kişinin karşına yerleştirilmeli. Klavye ve farenin konumu kullanım rahatlığı sağlamalı.

•    Kişinin oturuş biçimi. Oturma pozisyonunda en çok dikkat edilmesi gereken hususlar omuzlar ve kolların rahat olması ayrıca ayakların yere tam basması.

•    Dengeli taşıma biçimi. Taşıma esnasında yük en aza indirgenmeli. Bilgisayar, çanta, kitapları bir seferde taşımak yerine parça parça taşımak daha uygun. Ağırlıklar mutlaka sağ ve sola paylaştırılıp dengelenmeli.





http://www.haberturk.com/saglik/haber/574129-bu-hastaliklar-ogretmenleri-tehdit-ediyor alınmıştır





 

Rehberi olduğum bir meslektaşımızın dersini dinledikten sonra aldığım notlara göre kendisini çağırıp çalışmaları ile ilgili tavsiyelerde bulunmuştum. Bu tavsiyelerden aklımda kalanları aşağıya çıkardım. Belki genç kardeşlerimize de faydalı olur düşüncesiyle burada paylaşıyorum.

Öğretmen sınıfa girince mutlaka ilk yapacağı iş yoklama olmalı. Öğrenciye tolerans gösterilebilir ama bunun çok büyük sıkıntılara yol açabileceğini unutmayacağız özellikle genç göreve yeni başlayan arkadaşlara tavsiyem bu konuda tatlı sert olmayı öğrenin bir hoşgörü ileride başınıza telafisinde çok zorlanacağınız işler  açılabileceğini unutmayın!.. Bunun sayısız örnekleri vardır. Gelişen teknoloji ile birlikte öğrencilerinde mazeret bulma becerileri gelişiyor senin öğrencilik günlerin çoktan tarih oldu. Yeni gelişmelere göre kendini hazırlamak zorundasın.

 

Hiçbir zaman öğrenciden öğretmene arkadaş olmaz!.. Bunu iyi anlayın öğrenciden arkadaş olmaz derken öğrenciyi kenara itin ona kaba katı sert davranın aranıza duvarlar örün demiyorum, öğrenci ile mutlaka aranda bir mesafe olmalı. Bu mesafe hiçbir zaman kapanmamalı. Karşındaki öğrencidir sana arkadaş olabilmesi için önünde daha alması gereken çok yol var. Bu yolu almadan öğrenciyi kendine arkadaş yaparsan yarın ortaya çıkacak istenmeyen durumlarda suç öğrencinin değil senindir. Çünkü sen öğrencinin alması gereken yolu kazanması için gereken davranışı beceriyi ona kazandırmadın ona haksızlık yaptın sonucu da bu oldu. Bu saçma davranışın ortaya çıkardığı çok örnekler vardır. Ama iş işten geçtikten sonra bazı şeyler zor telafi ediliyor, edilse de kıymeti olmuyor. Her zaman ben genç arkadaşlara şunu söylemişimdir. Öğrenciden arkadaş olmaz eğer onu arkadaş yaparsanız ona haksızlık yapmış olursunuz. Aranızdaki mesafeyi her zaman koruyun. Sizin geçtiğiniz yollardan öğrencinizde geçtikten sonra size arkadaş olabilir o eğitimi o beceriyi kazanması lazım!..

 

Derse mutlaka hazırlanarak girin. Yoksa derste inandırıcılığınızı kaybedersiniz. Eğer hazır değilseniz mutlaka elleriniz ayaklarınız bol bol oynayacak ses tonunuz yükselecek anlatmak istediklerinizi ifade etmekte ya da sorulanlara cevap vermekte zorlanacaksınız sonuçta da inandırıcılığınızı kaybedeceksiniz.

 

Derse girmeden önce işleyeceğiniz konuyu mutlaka gözden geçirin derste ihtiyaç duyacağınız malzeme araç gereç ne ise onu hazırlayın bol malzeme ile sınıfa girin. Pratik düşünün gerekirse sınıfta ki bir çöp kovası bile araçtır tebeşir tozu bir araçtır hele hele bilişim çağında araç gereç eksikliğinden bahsetmek dert yanmak ancak bizim eksikliğimiz olabilir!..

 

Öğretmen mutlaka teknolojiye hâkim olmalı yakından takip etmeli, öğrencinin bir değil birkaç adım önünde olmalı. Teknolojiye hâkim olduğunu da öğrenciye hissettirmeli. Günümüzde hızla değişen teknolojide sizin acemi olduğunuzu hissettiği anda başınıza umulmadık sıkıntılar açabilir. Yasaklamak la kızmakla sorunu çözemezsiniz. Tatbikî bu her öğrenci için geçerli değil ama mutlaka her sınıfta her okulda bu konuda çok ileri düzeyde öğrenciler olabileceğini aklınızdan çıkarmayın.

Derste siz konuşmayın öğrencileri konuşturun siz araştırmayın öğrenciler araştırsın siz sadece rehber olun. Tıkanan noktalarda sorular sorarak öğrenciyi istediğiniz yönde konuşmaya zorlayın. Sokrates’in doğurtmaca metodunu düşünün: Öğrencilerine soru sorar onları istediği cevapları alıncaya kadar sorularla yönlendirirdi. Bu iyi bir uygulama.

 

Öğrenciyi mutlaka işlenecek konu hakkında bilgilendirin ve öğrencinin hazırlanması için onlara malzeme ve bilgi verin kaynak verin mutlaka da derse başlamadan önce öğrencinin hazır olup olmadığını anlamak için kontrolünüzü yapın kontrol etmeyecekseniz hiç ödevi öğrenciye vermeyin ödevi çok az verin ama mutlaka sağlıklı bir şekilde kontrol edin!..

 

Öğrenci bir şeyler söylüyorsa yanlışta olsa cevap vermek konusunda araştırmak istiyorsa onu cesaretlendirin fikirlerine önem verdiğinizi onu önemsediğinizi davranışlarınızla sözlerinizle gösterin ki çocuk kendini önemli hissetsin.. Yanlış yaparsa yanlış şeyler söylerse kesinlikle onu mahcup edecek davranışlardan sözlerden uzak durun..

 

Evrensel düşüneceğiz ama yöresel uygulayacağız. Artık günümüz dünyasında uzak yakın diye bir şey yok bilişim araçları ile dünyanın bir ucunda olan bir olay aynı anda diğer ucundan izlenebiliyor. Adam sende bana ne diyemeyiz. Dünyadaki olaylardan uzak olmak yetmez gerekli duyarlılığı da göstermek görevimizdir. Basit bir örnek Brezilyada yağmur ormanlarının yok edilişi dünyadaki çevreci örgütleri ayağa kaldırdı neden? Çünkü yağmur ormanları dünyanın akciğerleridir yok olması tüm dünyayı ilgilendiriyor artık dünyada bağımsızlık diye bir şey kalmadı herkes konumuna göre bir şekilde dünyaya bağımlıdır..

 

Derste aynı sözcükleri kullanmamaya özen gösterin bir iki olabilir ama üç ve daha fazla oluyorsa bunun mutlaka öğrencinin ağzına sakız olacağını unutmayın. Ders tıkanınca ya da öğrenci sıkıldığını hissedince artık pedagojik bilginizi ortaya koyun tıkanıklığı giderecek bir malzemeyi bulmak size düşüyor bu bir maç mıdır bir fıkra mıdır bir olay mıdır bir şarkı mıdır bir dramadizasyon mudur size kalmış onun tercihi de uygulaması da sizin becerinize kalmıştır. Ama mutlaka gereğini yaparak dersteki tıkanmayı gidermelisiniz.


 

 

Üstat dileğinde haklıdır

 

Meşhur hattatlardan Şevki Efendi'ye, resmi bir binanın kapısına bir kitabe yazdırmışlardı.
Ünlü Hattat'a bu yazıdan dolayı 10 altın verdiler. Şevki Efendi, bu parayı almadı.
Saray Ağası, Şevki Bey'e:


- Bu yazıyı 10 dakikada yazıverdin, on altın yeter deyince Ünlü Hattat gülerek:
- Hayır, ağa Hz.leri ben bu yazıyı on dakikada değil, tam 50 senede yazdım. Elli altın isterim dedi.

Saray Ağası bu isteği Padişaha söyleyince, Padişah:
- Üstat dileğinde haklıdır. O elli senede yetişmiştir. 50 altın veriniz, emir buyurdu.

 


 

 

Eğer

 

Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğukkanlılığını koruyabilirsen;

 

Eğer, herkes senden kuşkulandığında, sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;

 

Eğer, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan yada iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan;

 

Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşünebildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal olup ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;

 

Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşebilirsen ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yılmadan onu yine kurmaya çalışırsan;

Eğer, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edip herkesin vazgeçtiği nokta da sen amacına yönelebilirsen;

 

Eğer, herkesle birlikte olur da erdemli kalabilirsen ya da krallarla dolaştığın bir ortamda gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;

 

Eğer, ne sevgili dostların ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi hem küçümsemez hem de kimseye bağımlı olmamayı başarabilirsen;

 

Eğer her günün her saatini her dakikanın her saniyesini  iç rahatlığıyla yaşayabilirsen bütün dünya senin olur yavrum...ve o zaman artık "ADAM" olduğun düşünebilirsin....

 

RUDYARD KIPLPNG

 


 

Toplumu yıkan zihniyet nedir?


Kanuni Sultan Süleyman, sütkardeşi Yahya Efendi'ye bir pusula göndermiş, ondan Osmanlı Devletinin inkırazına,
yıkılmasına yol açacak sebeplerin ne olduğunu sormuştu.


Yahya Efendi, padişahtan gelen bu pusulayı okuduktan sonra, aynı kağıdın arkasına:
- Neme gerek kardeşim, sözünü yazmış, geri göndermişti.


Kanuni, bu cevaba çok bozulmuştu. İlk fırsatta Yahya Efendi'nin Beşiktaş'taki dergâhına gelerek:
- Aşk olsun ağabey! Sana çok kritik bir konuyu sordum, cevap bile vermedin! Şeklinde sitemde bulunmuştu.
Yahya Efendi soruya cevap verdiğini söyleyince, Kanuni:


- Pusulanın arkasına, "neme gerek" diye yazıp yollamışsın. Herhangi bir cevap yoktu kâğıtta... Demişti. Yahya Efendi şu açıklamayı yapmıştı:


- Aradığın cevap oydu işte sultanım. Devletin inkıraz sebebini soruyordun.

 

Bir devlette millette: "neme lâzım", "neme gerek" düşüncesi başlar ve çoğalırsa, o memleket ve devlet inkıraza başlar.

 


 

 Öğretmene notlar

 

Öğretmen derste kendi hayat hikâyesini anlatmamalı. Unutulmamalı ki öğrenci öğretmenin hayat hikâyesini dinlemekten pek hoşlanmaz, Öğrenciye örnek verilecekse mutlaka öğrencinin ilgisini çekecek bir örnek olmalıdır.

 

Öğrenciye serbest çalışın demek doğrudan öğrenciyi boş vermişliğe ve tembelliğe teşvik etmektir.

 

Öğrencinin arkadaşları arasında aşağılanması, azarlanması, hakaret edilmesi öğrenciyi ya içine kapanık yapacak ya da daha çok hırçınlaştıracaktır. En uygun öğrencinin boş bir odaya çağrılıp orada yanlışlarının söylenmesi ve doğru hareketlerin açıklanmasıdır.

Öğrenciyi cezalandırmak yerine öğrenciye sorumluluk vermek onu kazanma yönünden daha faydalıdır. Öğrencinin yanlışlarını değil doğru ve başarılı olduğu şeyleri arkadaşlarına örnek olarak göstermek öğrencide olumlu gelişmelere sebep olacaktır.

 

Öğrenciye kızıp bağırıp çağırmak yerine öğretmen öğrencinin birde sırtını sıvazlamayı başını samimi olarak okşamayı denesin inanın ki daha faydalı olacaktır.

 

Öğretmen bir konuyu öğrenciye anlatırken dikkat etmesi gereken bir konu da "bu basittir, öğrenci bunu bilir" deyip geçiştirmemektir. Öğretmene göre çok basit olan bir konu öğrenci tarafından hiç bilinemeyebilir. Bu da ileride büyük aksamalara neden olabilir.

Şurası hiç bir zaman unutulmamalıdır ki öğrenci bilse okula gerek kalmaz. Öğretmenin görevi öğrenciye öğretmek, problemlerini çözmek eksik olduğu konularda öğrenciyi yetiştirmektir. Okuma yazmayı öğrenci evinde kendi kendine ve çevresinin desteğiyle de öğrenebilir. Önemli olan öğretmenin  öğrencinin problemlerini tespit etmesi çözmesi ve  onu gelecek hayata hazırlamasıdır.

 

 

 Öğretmene notlar l

İlköğretim de 1.sınıftaki öğrencilere fiş verilirken:

1-Fişlerin kısa olmasına

2-Baş harfin sesli harf olmasına ( A O U  I E İ Ü Ö ) dikkat edilir.

3-Bu harflerin fiş verilirken iyice vurgulanması öğrencinin kavramasını kolaylaştırır ve hızlandırır. Buna karşılık öğrencinin okuması yavaş olur.

 

4-Fiş kesmeye başlanınca ilk verilen fişlerden ve bu sesli harflerden başlanır ki öğrenci bu harfleri hem kolay tanır, hem de kurulacak yeni cümlelerde hazırlanacak okuma metinlerinde öğretmen ve öğrenciye kolaylık sağlar.

 

5-Öğrenciye fiş verilirken nokta, büyük harf, küçük harf, cümle kavramları sezdirilmeye çalışılır.

 

6-Hazır fiş yerine öğretmen tarafından renkli kalemlerle yazılmış ve yanında konusuna uygun karikatür şeklinde renkli, boyanmış, çarpıcı resimler koyulması öğrencinin fişi tanımasını ve kolay sökmesini sağlar. Ayrıca fişin kavratılması için konunun tiyatro şeklinde dramadizasyonu öğrencinin kavramasını kolaylaştıracağını unutmayalım.

 

7-Fişlerde uzunluk yerine kısalık, Zamana uygunluk (mevsim, belirli gün ve haftalar) tüm harflerin verilmesine dikkat edilir.

8-Resim dersinde Büyük-Küçük, Uzak-Yakın, Uzun -kısa kavramları şekil üzerinde gösterilerek verilir. Yapılan bir resim üzerinde hangi resim büyük hangi resim küçük, hangisi yakın hangisi uzak sorulur alınan cevaplara göre neden niçin soruları sorulur görülen hatalar bilahare düzeltilir.

 

9-Müzik dersinde nota kavramı verilirken sözden ziyade uygulamalı çalışmalara önem vermek daha gerçekçi ve faydalı olur. Örnek : elle masaya vurularak iki ayrı ses çıkarılıp   hangisinin kalın hangisinin ince (Do-Mi ....)notaları ezberden ziyade uygulamalı olarak öğrenciye kavratılmaya çalışılır.

 

10-Şayet ders de öğrenci sıkılır ve konu tıkanırsa öğretmen öğrencinin dikkatini çekecek bir konu bulup bu tıkanıklığı gidermeye çalışmalıdır.

 

11-Derste disiplini sağlamak için dayak ve cezalandırmalar yanlış yoldur çünkü en ağır cezanın öğrenci üzerindeki tesiri 3 dakikayı geçmediği bir gerçektir. Burada cezanın yerine öğrencinin dikkatini çekecek bir oyun bir hikâye bir maç (konu ne ise onunla ilgili) anlatmanın daha faydalı olacağı kanaatindeyim.

 

12-Öğretmen başarılı olmak istiyorsa mutlaka sınıfındaki öğrencileri tanımalıdır. Bu hem aile yapısı olarak hem zekâ seviyesi olarak hem de sınıftaki başarı düzeyi olarak, kılık kıyafet defter tutma tertip düzen sorulara cevap verme arkadaşları ile uyum katıldığı oyun ve etkinlikler..... tanımalıdır.

 


 

Üstün kabiliyetli öğrencilerin belirlenmesi


1. üstün kabiliyetli olan öğrenciler anne-babaları ya da öğretmenleri tarafından keşfedilebilirler. Bunlardan öğrenilecek bilgiler belirli bir form oluşturularak kuru merkezde kaydedilmelidir. bu formda; - öğrencinin kısa özgeçmişi, bebekliği, okul öncesi vs. - ailesinin sosyoekonomik ve kültürel durumu - çocuğun
arkadaşlarından alınacak bilgiler vs. vs. yer almalıdır - çocuğun öğretmenlerinden alınacak bilgiler.
2. zekâ testleri: bu testler yüzyıla yakındır kullanılmakta olup, insanın kabiliyetlerinden belli bir bölümünü ölçmekte kullanılmaya devam edilmektedir.
Öğrencinin geleceği adına tahminde bulunmada zekâ testlerinin etkisi % 20 civarındadır. Bununla birlikte bu testlerin değişik formlarının vazgeçilemez bir
kullanımı sürmektedir. Zekâ testleri grup halinde uygulanabildikleri gibi, bireysel (daha tutarlı ama masraflı) uygulama imkânları da vardır. Bu testlerde 115 puan ve yukarısı alanlar incelemeye alınırlar. 10 yasında bir çocuğun 115 alması, 11.5 yas zekaya 130 alması, 13 yas zekasına 150 alması ise 15 yas zekasına sahip olması demektir.
3. akademik kabiliyet testleri

a) Anadolu liseleri sınavları

b) fen liseleri sınavları

c)ilkokulda ve orta-lisede bilgi seviyesini ölçen basari testleri

4. yaratıcılık testleri

a) torrance'in 4 testi

b) divergent thinghing test

c) ipat' in yaratıcılık testi

d) diğer testler

5. kişilik testleri

a) ipat' in 6-8, 8-12, 12-18 yas kişilik analizine dayanan testler

b)kuder ve benzeri testler (ilgi ve eğilimleri ölçen testler)

6. sanatsal yetenek testleri

a) meiser sanat testleri

b) creative product scales wayne state university

c) mülakat sınavı (uzmanlarından oluşan bir heyetçe yapılır)
7. liderlik testleri fundermental interpersonal relations orientation behaviour Bu yedi grupta yer alan testlerin ve bilgilerin genel bir değerlendirilmesi
sonucunda bir öğrencinin üstün yetenekleri ortaya çıkartılır ve onun özel bir eğitime ihtiyacı olup olmadığı belirlenebilir. Bütün bunların dışında ortaokul
seviyesine gelmiş bir öğrenci fizik, kimya, matematik, resim, sanat, edebiyat,tiyatro vs. gibi belirli dallarda yapılan yarışmalarda gösterdiği özel başarılarla da
belirlenebilir.

 

Şımarık çocuklara karşı

1-Her isteği yerine getirilmez.

2-Her yaptığı ile ilgilenilmez görünülür

3-Kendisi varken övülmez.

4-Yaptığı kötülükler yanında anlatılmaz. İyi bir şey yaptığını zanneder.

5-Yiyip içtiği ile elbiseleri ile övünmesine fırsat verilmez.

6-Şöyle yap böyle yap yerine bizzat yaptırılır. Nasihat faydasız olabilir.

 

Suskun çocuklara karşı

1-En sevdiği kişiler ile oynatılıp, çevresi genişletilir.

2-Kendisinin duyacağı yerde onu görmüyormuş gibi onun iyi ve güzel tarafları söylenir.

3-Çocuğun kendisinin kontrol edildiğinin farkına varmaması gerekir.

 


 

Etkili ve yeterli Bir Öğretmenin Özellikleri

 

1. Öğrencilerin düşünme mekanizmalarında ki ve kavrama yeteneklerindeki bireysel farklılıkları bilir.
2. Öğrencileriyle uyumlu ve dostça bir iletişim kurar, benlik kavramı gelişmesini anlar ve sınıf etkinliklerini buna göre ayarlar.
3. Güdülenmeyi sağlar.
4. Öğrencilerdeki sosyal davranışları etkileyen etkenleri anlar ve sosyal gelişmedeki rollerini bilir.
5. Öğrenci düzeylerine uygun düzenli bir eğitim ortamı hazırlar, eğitimi tüm öğrencileri kapsayabilecek şekilde uygular.
6. Sınıf ortamı ve çevresinde meydana gelebilecek sorunları önleyecek tedbirler alır.
7. Öğrencilerin bireysel gereksinmelerini dikkate alarak eğitimi yararlı kılar, eğitim ve öğretim ortamını buna göre düzenler.
8. Sürekli bir öğrenim sürecinde kendini geliştirir.
9. Sınıf ortamındaki araç-gereçleri ustalıkla kullanır.
10. Zeki ve bilişseldir.

 


 

Dinlenmek istediğiniz zaman

 

Dinlenmek istediğiniz zaman günlük işlerinizle ilgili her şeyi mutlaka aklınızdan çıkarın.

Şartlarınız müsaitse mutlaka açık havaya çıkın

Neşeli olun "Bu gün hiç bir sıkıntım yok, bu gün hep iyi şeyler düşüneceğim. "diye kendinize telkin yapın.

Evinizde boşken oyalanacak bir şey bulamıyorsanız, varsa çocuklarınızla oynayın. Onlarla beraber çocuk olun.

En iyi yollardan biride bahçe işleri ile uğraşmaktır.

Rahat bir yerde üzerinizde bol bir şey olduğu halde dilediğiniz şekilde oturup kitap okuyun. Ancak okuduğunuz kitapların yorucu olmamasına dikkat edin.

Dr. Enver ÖREN

 

 

1-Yalan söylemek hatadır. Sizin yalan söylediğinizi gören çocuk bunun tabii bir şey olduğunu sanır ve bunu sık sık tekrarlar.

2-Ona örnek olun. Çocuğunuzun yapmasını istediğiniz hareketleri önce siz yapın ve ona örnek olun.

3-Ona sevgi gösterin şımarmaması için ona sert davranmayın. Bilakis onlara sevgi ile davranın ve sevdiğinizi belli edin.

4-Çocukla münakaşa etmeyin. Onun her söylediğine aksi cevap vermeyin. Onunla ağız kavgasından mutlaka kaçının.

5-Onu bağışlamasını bilin onun yaptıklarını bağışlayın ve doğrusunu öğretin. Bu yaptıklarından zamanla vaz geçer.

Türkiye gazetesi takvimi

 

 

 

İlkokul öğrencilerinin çoğu, bilgiyi bilgi olduğu için öğrenmek istemez; ödevlerini bilgiye önem verdiği için yapmaz.
—Peki ne için yaparlar?


—Arif Bey, öğretmen olan sizsiniz, bunu benden daha iyi bilmeniz gerekir? Çocuk henüz o yaşta, bilgiden çok, öğretmeni tarafından takdir edilmek, öğretmeninin gözüne girmek, ondan aferin almak için 'iyi öğrenci' olmaya çalışır.

Doğan Cüceloğlu Anlamlı ve coşkulu bir yaşam için savaşçı

 


 

 

Başarılı bir kişilik

1982 yılı...

Gazi üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulunda 2.sınıf öğrencileri Türkiye Ekonomisi dersinin hocasını bekliyor.

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda bekliyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) çiziyor.

—Bakın, diyor.

—Bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey...

Sonra (1) in yanına bir sıfır (0) koyuyor:

—Bu başarıdır. Başarılı bir kişilik (1) i (10) yapar.

Bir sıfır daha...

—Bu tecrübedir.(10) iken (100) olursunuz. Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor:

Yetenek... Disiplin... Sevgi... Eklenen her yeni (= ) ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1) 'i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor. Ve Hoca yorumu patlatıyor:

-Kişiliğiniz yoksa ,öbürleri hiçtir!...

Sınıf, mesajı alıp sessizliğe gömülüyor.

Zaman Okyanusu (Ayşe Bulut) sayfa 119

 

 

Eğitimli insanın dokuz düşüncesi vardır

1-Baktıklarında, berrak görmeyi düşünürler.

2-Dinlediklerinde iyi duymayı düşünürler.

3-Görünüşleri bakımından sıcak olmayı düşünürler.

4-Davranışlarında saygılı olmayı düşünürler

5-Konuşmalarında doğru olmayı düşünürler

6-İşlerinde ciddi olmayı düşünürler

7-Kuşkuya düştüklerinde, soruları nasıl soracaklarını düşünürler

8-Öfkelendiklerinde sorunları düşünürler

9-Kazancı gördüklerinde, adaleti düşünürler

KONFÜCYÜS

Zaman Okyanusu (Ayşe Bulut) sayfa 197

Bir başarının şartları her zaman çok basittir.

Bir süre için çalışın,

Bir süre için tahammül edin,

Her zaman inanın

Ve hiçbir zaman geri dönmeyin.

 


 

  

Çocuklarda Tırnak Yeme Alışkanlığı

 

Çocuklar neden tırnak yer? Çocuğumuzu bu alışkanlığından nasıl vazgeçirebiliriz? Onu psikoloğa götürmek gerekir mi?

Hangi yaş grubundaki çocuklar tırnak yeme alışkanlığına daha çok sahiptir? Çocuğun tırnak yeme alışkanlığının altında yatan psikolojik bir neden var mıdır? Acı oje ya da acı biber sürmek işe yarar mı? Tırnak yeme alışkanlığı kendiliğinden geçer mi, psikolojik destek almak şart mıdır? Çocuklarda tırnak yeme alışkanlığıyla ilgili merak edilen tüm soruların yanıtlarını Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Dr. Gökçe Küçükyazıcı veriyor…

Çocuklar neden tırnak yer?
Tırnak yeme, büyük oranda psikolojiktir. Yaş gruplarına göre çocuğun tırnak yeme sebepleri değişiklik gösterebilir. Tırnak yemeyi en sık gördüğümüz yaş grubu, ergenlik olmakla birlikte çok küçük yaşlardan itibaren de görebiliyoruz.

Küçük yaşlarda sıklıkla yanlış ebeveyn tutumları, uygunsuz disiplin verilmesi, bakıcının değişmesi, annenin çalışmaya başlaması, çocuğu anaokuluna başlaması gibi stres yaratan faktörler tırnak yemeyi tetikleyebiliyor. İleriki yaş gruplarında da okula başlanması, sınav dönemleri, tırnak yemenin başlamasına veya şiddetlenmesine neden olabiliyor.

Ailede tırnak yeme alışkanlığı varsa model alma da tırnak yemede etkili olabiliyor. Tırnak yiyen çocuklarda, parmak emme, saçını koparma gibi kaygı sorunu olduğunu gösteren başka bulgulara da rastlayabiliyoruz.

Çocuklara hangi yaşlarda tırnak yeme görülebilir?
Çok küçük yaşlardan, bazen bir yaşından itibaren görülebilir. Ergenlik, tırnak yemenin en yüksek oranda görüldüğü dönemdir. Ancak bazen tam tersi olarak, özellikle kız çocuklarında, tırnak yeme alışkanlığının dışarıdan çirkin görünmesi nedeniyle çocuklar bu konu üzerine daha çok eğilip çözüm bulma arayışına gidebiliyorlar.

Tırnak yeme tek başına sorun gibi görülmese bile ilerleyen dönemlerde çok kronik bir hal alıp çocuğun tırnak şeklinin bozulması gibi çirkin görüntülere sebep olur. Bu da çocuğun sosyal alanda çeşitli sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Bazen önemli bir hastalığın bulgusu olarak da görülebilir tırnak yeme. Okul fobisi, depresyon, kaygı bozuklukları, ciddi ailevi çatışma içinde bulunma, bu tip semptomları doğurabilir.

Çocuklar tırnak yemekten nasıl vazgeçirilebilir?
En önemli basamak çocuğa bu konuda baskı yapmamaktır. Zaten tırnak yemede sebep gerginlik, huzursuzluk, stres olduğu için siz onu bu konuda uyardığınızda ve ona baskı uyguladığınızda, bu, çocuğun gerginliğini artırarak bu davranışın tekrarına ve şiddetlenmesine sebep olacaktır.

Ebeveynle sağlıklı iletişim kuramayan çocuk, tırnak yiyerek negatif de olsa bir iletişim kurmaya çalışabilir. Çocuk, aileyle yaşadığı iletişim sorunlarının, onlara duyduğu öfkenin bir yansıması olarak bu davranışını sürdürebilir.

Çocukla bu konuyu konuşmak, bunun estetik olarak güzel ve sağlıklı bir davranış olmadığını anlatmak gerekir. Çocuk tırnak yememesi gerektiğini anladığında, ona bununla ilgili neler yapabileceğine dair ipuçları vermek gerekir. Örneğin, sürekli elini ağzına götüren çocuğa, hangi zamanlarda bu alışkanlığı yoğun olarak yapıyorsa, elini oyalayacak bir şeyler vermek gerekir.

Çocuk tırnak yemeye başladığında, “Gel şurayı toplayalım” şeklinde çocuğun ilgisini başka yere çekmek gerekir. Ama esas olan, çocuğu tırnak yemeye götüren esas sebebi ortadan kaldırmaktır.

Tırnak yiyen çocuk için ne tür önlemler alınabilir?
Bu konuda çocuğun bilgilendirilmesi, tırnak yemediği zamanlarda “Tırnak yemiyorsun, ne kadar güzel” diye çocuğun dikkatinin bu yöne çekilmesi, bunun başarı olarak ona gösterilmesi gerekir.

Ebeveyn olarak sizi model almaması için, çocuğun karşısında tırnak yememelisiniz.

Çocuğunuz mutlu mu, bir tutum hatası yapıyor musunuz, okulda arkadaş ilişkileri nasıl gibi konularda çocuğu yakından takip etmek, sadece tırnak yemede değil her türlü sorunu önceden fark etmenizi ve engel olmanızı sağlayacaktır.

Tırnakların uzadıkça kesilmesi gerekir elbette, ama küçük yaş gruplarında vücudumuzun bir parçasının bizden ayrılması, korku yaratan bir durum olabilir. Daha derinden keselim ki yemesin düşüncesiyle dipten kesmek, çocukta ciddi kaygı yaratıp farklı sorunların da ortaya çıkmasına zemin hazırlayacaktır.

Acı oje sürmek tırnak yeme sorunun çözer mi?
Acı oje ya da acı biber gibi şeyler sürmek, genel olarak sorunu ortadan kaldırmış gibi görünmekle birlikte ilerleyen zamanlarda parmak emme, tırnak kenarı koparma, ellerine zarar verme, uyku bozuklukları gibi başka bir semptomlar ortaya çıkabilir.

Acı oje tırnak yeme sorununu ortadan kaldırsa bile esas sorunu ortadan kaldırmadığı için başka sorunlar karşımıza gelebilir ve altta yatan başka psikiyatrik bozukluğun saptanmasını zorlaştırabilir.

Tırnak yeme sorunu için psikoloğa gitmek gerekir mi?
Çocukta tırnak yeme alışkanlığının kendi kendine geçtiği vakalar vardır. Özellikle ergenlik çağında, tırnak yeme ile tırnaktaki kötü görüntü gençleri rahatsız eder ve durumun ortadan kalkması için çabalayabilirler.

Stres faktörlerinin ortadan kalkması ile çocuğun bu tip davranışlardan kendiliğinden kurtulması mümkün.

Bazen çok dirençli tırnak yeme vakaları olabiliyor. Bu durumda bir psikiyatriste ya da psikoloğa başvurmak, aileye tıkandıkları konuda ne yapmaları gerektiği konusunda veya bir psikiyatrik sorunun tedavi edilmesi konusunda yardımcı olacaktır.

http://www.haber365.com/Haber/Cocuklarda_Tirnak_Yeme_Aliskanligi/alınmıştır.



 

Çocuğun Tacize Uğradığı Nasıl Anlaşılır?

 Kayseri’deki 3 çocuğun öldürülmesiyle birlikte uzmanlar aileleri uyarırken cinsel istismara uğrayan çocuğun davranışlarında değişmeler olduğu konusunda bilgi veriyorlar.

Tacizler genelde çok yabancı bir insan tarafından çocuklar kandırılarak yapılır diye yaygın bir kanaat vardır. Oysa böyle vakalar olmakla beraber tacizlerin bir çoğunun çocuğun genellikle yakın çevresinden kaynaklandığını belirten Uzman Pedagog Adem Güneş, çocukların bu durumu asla unutamadıklarını söylüyor.

Güneş’e göre taciz, geride şahit bırakmayan, mağduru bile suçu gizlemeye yönlendiren tek suçtur. Bundan dolayı çocukların yaşadıklarını anlatması çok zor olabiliyor. Güneş, tacize uğrayanların bulundukları durumu kelimelerle anlatamayınca beden diline başvurduklarını belirtirken, bu durumun çocuklarda çoğu zaman da davranış bozukluklarına yol açtığını söylüyor. Cinsel istismara uğramış bir çocukta şu davranışlar görülebilir:

-Çocuklar cinselliğe merak duyarlar. Ancak bu merak genellikle ölçülü olur ve sordukları sorulara aldıkları yanıtlarla tatmin olurlar. Dengesiz şekilde merak duymak ve aşırı sorular sormak cinsel istismarın bir belirtisi olabilir.

- Çocuk cinsel dürtüler taşıyan hareketleri genellikle kendi yaşıtlarıyla yaşar. Ancak istismara uğrayan çocuklar kendinden çok küçük ya da çok büyük ölçüde yaşlılara karşı cinsellik içeren hareketler yaparsa bu istismarın bir belirtisi olabilir.

— İstismara uğrayan çocuk başkalarına dokunmayı kendinde hak görür.

-Topluma açık bir alanda büyükleri tarafından uyarılmasına rağmen, üreme organları ile oynamak ya da cinsel davranışlar sergilemekten kaçınmazlar.

-İstismara uğrayan çocuğun tuvalet alışkanlıklarında değişiklikler görülür. Daha önce yapmamasına rağmen kendi dışkısı ile oynama, tuvalet dışına işeme, aşırı tuvalet kağıdı kullanma, dışkıları ve iç çamaşırlarını koklama ve saklama gibi eylemler geliştirir.

- Resimlerinde üreme organlarını daha belirgin çizmeye başlarlar.

-Evcil hayvanların üreme bölgesine elle temas etmeye çalışırlar.

http://www.haber365.com/Haber/Cocugun_Tacize_Ugradigi_Nasil_Anlasilir/ 

 

 


 

Kabiliyet farkı


Sadi-i Şirazi' nin iki talebesinden biri, imtihanlar sonunda başarılı olurken, diğeri başarısız olur.
Başarısız öğrencinin babası, Şeyh Sadî' ye sitemde bulunur.
- Niye aynı eğitimi vermediniz?

Benim çocuğum niçin başarısız oldu? Der.

Şeyh Sadi'nin bu siteme cevabı düşündürücüdür:
- Eğitim aynı, ama kabiliyetler farklı...

 


 

Kasla ve kemikle başarılamayan

 

Benim kasla ve kemikle başarmaya çalıştığımı yaşlı bir adam gülümseme, anlayış ve şefkat dolu birkaç cümle ile başarmıştı.

Terry Dobson, Aikido'nun kurucusu ve dünyanın en büyük dövüş ustası olarak bilinen Japon Usta Ueshiba'nın başasistanlığına kadar yükselmiş biri. Asistanlığı sırasında uzun yıllar Japonya'da kalmış. Bu bilgiden sonra, şimdi anlatılan olayı özet olarak aktardım: "Bir gün Tokyo'da hayatımın dönüm noktalarından birini yaşadım. Bir bahar gününün öğleden sonrası idi Ve tren oldukça boştu; çocuklarıyla alışverişe çıkmış birkaç ev kadını, yaşlı iki üç çift vardı vagonda. Tren istasyonlarda duruyor, pek inen binen olmuyordu. Bir istasyonda içeriye avazı çıktığı kadar bağıran sarhoş, pis, leş gibi kokan amele kılıklı biri geldi. Sendeleye sendeleye içeri girdi, üzerinde kusmuk kurumuştu ve ekşi ekşi kokuyordu. Önüne çıkan ilk kişiye -bu kucağında bebek tutan bir kadındı- bir yumruk salladı. Kadın geri çekildiği için yumruk omuzuna isabet etti ve onu vagonun öbür ucundaki yaşlı bir çiftin kucağına savurdu. Yumruğun bebeğe vurmaması bir mucizeydi. Yaşlı bir kadın kalkıp sarhoştan uzaklaşmaya çalışırken adam ona da bir tekme savurdu, kadın tekmeden kaçarken sarhoş "seni pis orospu!" diye küfrediyordu. Vagonun ortasındaki demiri yerinden çıkarmak istedi; sağ elinin kanadığını gördüm. Herkes korkuyla sinerken o kime saldıracağını kestirmek üzere etrafa göz attı. "Oturduğum yerden kalktım. O zaman bir doksan boyunda, 100 kilo ağırlığında, günde sekiz saat aikido eğitimi gören biriydim. Kendime güvenim tamdı. Henüz gerçek dövüş içinde kendimi denememiştim. Aikido hiçbir zaman bir saldırı aracı olarak kullanılmamalıydı; hocam bana sürekli aikidonun bir barış gücü olarak kullanılmasını, ancak başkalarını korumak gerekirse dövüşme aracı olarak kullanılacağını söylemişti. Aikido çatışmayı çözmek için kullanılır, çatışma yaratmak için değil, derdi hocam. Hocama saygım o kadar yüksekti ki, birkaç kere, sokak serserileriyle kavga etmemek için kaldırım değiştirdiğimi hatırlıyorum. Fakat içimden, "Şöyle haklı bir durum çıksa da, başkalarını haksız yere rahatsız eden, zayıfları ezen biri üzerinde bildiklerimi bir uygulasam," arzusu geçerdi. "İşte dedim; şimdi bildiklerimi uygulamanın tam sırası. Bu terbiyesiz hem sarhoş, hem küfürbaz, hem de kadınlara ve çocuklara karşı saldırgan küstahın teki. Ona haddini bildirmezsem, şimdi bir masumun canını yakacak. İçim rahat olarak onun pestilini çıkartabilirim. "Beni ayakta görünce sarhoş bana şöyle bir baktı ve. "Bu yabancı piçinin Japonlara nasıl saygı gösterildiği konusunda bir derse ihtiyacı var," diye ağzından tükürükler saçarak konuştu. Ben onu kızdıracak şekilde vagonun tavanındaki demirden tutmuş hafif hafif ayaklarım üzerinde sallanıyordum. Ona, önemsemeyen, küçümseyen bir şekilde baktım. Bu herifin leşini serecektim. Büyük ve cüsseliydi, ama sarhoştu ve kızgındı.

 

Ben soğukkanlıydım, çok iyi eğitilmiştim ve ne yapacağını iyi bilen birinin güveni içindeydim." Bu noktada durdum ve Arif Bey'e baktım. İlgiyle aktardığım öyküyü dinliyordu. Sustuğumu görünce "niye durdunuz," derce-sine baktı. "Aikido' yu iyi bilseydiniz ve bu adamın yerinde olsaydınız, müdahale eder miydiniz?" diye sordum. Kesinlikle müdahale ederdim. Hatta o kadar beklemezdim, ensesinden tutar yere atardım pis herifi. -Sence yazar neden o kişiyi daha çok kızdırmak ve galeyana getirmek istiyor? -Çünkü karşıdaki iyice kızınca, bilincini iyice kaybedecek ve iyi dövüşen biri olamayacak. -Evet; sanırım bu nedenle sarhoşu daha da kızdırmaya yönelik bir tavır içine giriyor. Daha sonra kaldığımız yerden devam ettim. "Sana bir ders vereyim de hiç unutma, pezevenk!" diyerek üzerime yürüdü. Hiç yerimden kıpırdamadım, hatta ona gözlerimi süzerek bir ibne öpücüğü gönderdim. Bana saldırmak üzere tam tavrını aldı. Neye uğradığını anlayamayacaktı. O bana saldırmadan birkaç saniye önce, biri, "Hey!" diye ona seslendi. Yüksek, tiz bir sesti, ama, kendine güvenli ve neşeli birine ait olduğu hemen anlaşılıyordu.. Bir şey bulmuş birinin "bak ben ne buldum" diyen ton çınlıyordu bu seste. Hem ben, hem sarhoş döndük ve bu küçük ihtiyar adamı gördük. Yetmiş yaşlarında olmalıydı, kimono ve hakaması içinde tertemiz giyimli biriydi. Bana hiç bakmıyordu, ama sarhoş işçiye, sanki onunla önemli bir sırrı paylaşacakmış gibi gözlerinin içi gülerek bakıyordu. "Buraya gel," diye eliyle işaret etti, "buraya gel ve benimle konuş". Sarhoş sanki kendine ip bağlanmış bir kukla gibi yaşlı adamın yanına gitti. Önünde durdu, yukarıdan şöyle bu küçük yaşlı a-dama baktı ve, "Ne istiyorsun içi kurumuş adam bozması, sursam seni düşürürüm. “dedi. Sarhoş yaşlı adama saldırmaya kalksa onu hemen altıma alacaktım. Ama yaşlı adam gözlerinin içi hiç korkusuz, "Ne içiyordun sen arkadaşım?" diye gülerek ona sordu. "Saki içiyordum, maymun yüzlü moruk. Benim ne içtiğimden sana ne?" diye yaşlı adama hakaret etti. Yaşlı, "O, çok güzel. Gerçekten çok güzel, çünkü ben sakiyi severim. Her akşamüstü ben ve karım - o şimdi yetmiş altı yaşında- biraz saki ısıtır, bahçemize büyükbabamın öğrencilerinin onun için yaptığı divanın üstüne oturur, yavaş yavaş sakimizi içeriz. Günün batışını seyreder ve hurmalarımıza bakarız. Geçen yılki soğuklardan hurmalarımız hırpalandı. Benim büyükbabamın dedesi o hurmayı dikmişti. Sakimizi içerek hurmaya bakarız, güneşin batışını izleriz." Güler yüzle, bir dostun diğeriyle konuşmasındaki rahatlık ve sevecenlikle sarhoşun yüzüne bakıyordu. Sarhoş yaşlı adamın söylediği şeylerin ayrıntılarını takip etmeye çalışırken yüzü yumuşamaya başladı.

Sıkılı yumrukları gevşedi ve yaşlı adam sözünü bitirince. "Ben de saki severim," dedi. Ve sesi yavaş yavaş yumuşadı, eski haşinliğini kaybetti. Yaşlı adam, "Evet. Ve eminim senin de harika bir hanınım vardır." Sarhoş hüzünlü hüzünlü başını sallamaya başladı, "'Hayır, bende karı yok, aile yok." Trenin sallantısına uyan bir baş sallamasıyla sözünü tekrar etti, "benim eşim yok, ailem yok." Biraz durdu ve biraz önceki haliyle hiç uymayacak bir yumuşak sesle, "Ne karım var. ne evim var. ne elbisem var, param yok, alet edevatım yok, yatacak yerim yok. Kendimden utanıyorum." Koca sarhoş hıçkıra hıçkıra ağlarken bütün bedeni sarsılıyordu. Onun üstündeki kısımda bir reklam bir oturma beldesinin konforlarından bahsediyordu. Reklamın dediği ve şu anda gözümün önünde yer alan manzara tam bir alaysama idi. Bu alaysama beni etkiledi. Birdenbire kendimden utandım. Temiz elbiselerimden ve bu-dünyayı-demokrasi-için-güvenli-bir-yer-yap tutumumdan utandım: kendimi o sarhoştan daha fazla kirli ve aşağılık hissettim. Yaşlı adam, "Vay vay, gerçekten kötü bir şansızlık olmuş," diyerek onu anlayışla dinledi. Ama. onun mutlu ve coşkulu gözleri yine aynıydı. "Gel şuraya otur, hadi bakalım, bana hepsini anlat!" Bu esnada tren ineceğim istasyona gelmişti. İstasyon çok kalabalıktı ve kapı açılır açılmaz insanlar trenin içine hücum ettiler. Vagondan dışarı çıkarken yeniden arkama dönüp baktım; sarhoş işçi bir çuval gibi kanepeye yığılmış ve yaşlı adamın kucağına başını koymuştu. Yaşlı adam kurumuş kusmuklu başı okşuyordu: gözlerinde anlayış ve şefkat vardı. Tren istasyondan ayrılırken oradaki bir kanepeye oturup, bu yaşantıyı yeniden gözden geçirmek istedim. Benim kasla ve kemikle başarmaya çalıştığımı yaşlı bir adam gülümseme, anlayış ve şefkat dolu birkaç cümle ile başarmıştı. Gerçek aikidoyu şimdi gördüğümü anladım: kurucusunun dediği gibi aikido bir uzlaşma sanatı idi, bir dövüş aracı değil. Kendimi ahmak, saldırgan ve kaba hissettim. Bu olaydan sonra tamamıyla farklı bir anlayışla aikido çalışması yapmam gerektiğini görebiliyordum. Henüz aikidoyu ve uzlaşmayı bilmediğimi anlamıştım.

Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin SAVAŞÇI Doğan Cüceloğlu


 

 

Öğretmen artık kulak çekiyor!

Öğretmenler tokadı azalttı. Artık kulaklar çekiliyor..

18 Şubat 2008 10:43

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), öğretmenlerin öğrencilere uyguladıkları cezalandırma biçimlerini araştırdı. 1992’den 2006’ya kadar öğrencilerin karşılaştıkları öğretmen dayağının incelendiği anket çalışmasında, 1992’de öğrencilerin en çok karşılaştıkları bedensel cezalandırma biçiminin "tokat atma", 2006’da ise "kulak çekme" olduğu ortaya çıktı.


Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), öğretmenlerin öğrencilere uyguladıkları cezalandırma biçimlerini araştırdı. Buna göre tebeşir ve silgi fırlatma oranlarında artma; başını duvara ve sıraya vurma, çok şiddetli dövme, kafa kafaya tokuşturma, ayakta durdurma, yumruk atma, cetvelle vurma uygulamalarında da azalma olduğu saptandı. İlköğretim ve lise öğrencilerinin öğrenimleri boyunca karşılaştıkları öğretmen dayağının nedenleri, biçimi ve sonuçlarının araştırıldığı ankette, 1992’den 2006’ya kadar elde edilen veriler karşılaştırıldığında, öğrencilerin bedensel ceza ile karşı karşıya kalma sıklığının arttığı görüldü. Öğrencilerin büyük bir bölümü, mesleğinde ve özel yaşamında sorunlu öğretmenlerin daha çok şiddete başvurduklarını belirtiler.

Uzmanlar, şiddetin ister sokakta ve evde olsun, ister işyeri ve okulda, artmasının altında en çok sosyal ve ekonomik nedenlerin yattığını belirtiyorlar. Şiddetin yaygınlaşmasında aile içi iletişim eksikliği, eğitim düzeyinin düşüklüğü, kültürel anlamda değerlerin yok edilmesi gibi etkenler de önemli rol oynuyor.



Hangi ceza arttı hangisi eksildi

Eldeki veriler ışığında 1992’den 2006’ya kadar öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları bedensel cezalarda şu değişimler görüldü:

Tokat atma: 1992 yılında yüzde 57.55 iken, 2006’da yüzde 38.17’ye geriledi.

Kulak çekme: Yüzde 43.83 ile en çok rastlanan ceza.

Çok şiddetli dövme: Yüzde 10.40’dan yüzde 5.83’e düştü.

Saç çekme: 1992’de yüzde 30.87 iken, 2006’da yüzde 28.67 oldu.

Tebeşir-silgi atma: 1992’de yüzde 25.00 iken 2006’da 28.33’e çıktı.

Tekme atma: 1992’de yüzde 11.58 iken 2006’da yüzde 13.00’e yükseldi.

Sopayla vurma: Yüzde 14.60 iken yüzde 11.67’ye geriledi.

Başını duvara-sıraya vurma: Yüzde 7.72’den 4.67’ye geriledi.

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=340508alınmıştır

 

 


 

 

ÖSS için şok itiraf!

Dünyanın en zeki insanı olarak bilinen Nadia Camukova' dan ÖSS itirafı...

08 Ocak 2007 12:04

Nadia Camukova, Einstein'ın zekâ testinden 200 puan üzerinden 199.37 aldı. 7 dil bilen Camukova, 25 yaşında dünyanın en genç profesörü oldu. Prof. Dr. Nadia Camukova, Türkiye'deki sınav sistemini eleştirdi. Dünyanın en zeki insanı, "Bir insanın hayatını 3 saate sığdırmak çok yanlış." dedi.

Moskova Beyin Araştırmaları Enstitüsü tarafından dünyanın en zeki insanı ilan edilen Prof. Dr. Nadia Camukova, "Bugün Türkiye'de üniversiteye girmeye kalksam belki ÖSS'yi kazanamam!" itirafında bulunuyor. Türkiye'deki sınav sisteminin öğrencilerin kapasitelerini körelttiğini söyleyen Camukova, sınav sistemi ile ilgili ise şu yorumu yapıyor: "Bir insanın hayatını 3 saate sığdırmak kadar yanlış bir şey yok. İnsan hayatını Milli Piyango'dan çekmiyor ki!"

Dünyanın en zeki insanı Camukova, Türkiye'deki üstün potansiyelli insan özelliğinin dünyanın hiçbir yerinde olmadığını iddia ediyor. Türkiye'nin dâhilerinin yabancı ülkeler tarafından bilinçli olarak yok edildiğini vurgulayan Camukova, "Bazı üstün zekâlı öğrencilerle normal zekâlı çocuklar aynı ortamda kaynaştırılmaya çalışılıyor. Bu tür yollarla üstün potansiyelli çocuklar yok ediliyor, normalleştiriliyor." diyor. Genç Profesör, Türkiye'de televizyon kültürünün insanları tembelliğe sürüklediğine de dikkat çekiyor.

Dünyada genel kabul gören istatistiki verilere göre bir toplumda 1 milyonda 1 dâhi çıktığını söyleyen Nadia Camukova, Türkiye'de üstün potansiyelli dâhi seviyesinde en az 70 insanın olması gerektiğini belirtiyor. Türkiye'de bulunan 70 dâhiden en az 60'ının normalleştirilerek çürütüldüğünü öne süren genç profesör, yeni doğmuş çocuklarla 7-8 yaşına kadar gelmiş olanları kurtarmanın mümkün olduğunu anlatıyor. Camukova, Rusya'daki sistemi ise şöyle özetliyor: "Bu iş devlet politikası olmalı. Bunun içine o çocuğun doğduğu günden itibaren sağlık kontrolü ile birlikte beyin kontrolü gelişmesini inceleme işi devreye girer. 1 yaşına kadar her 15 günde bir, eve gelerek çocuğu kontrol eden doktorları olan ülkeler var. Bunlardan biri Rusya. 1 yaşını doldurana kadar doktor çocuktan sorumludur. Her 15 günde bir, eve giderek evin sıcaklık derecesinden içindeki moral düzeyine kadar bütün verileri, özel defterine geçer. Ve o çocuğun ölmesinden de doktor sorumludur."

Nadia Camukova şu an 30 yaşında. 25 yaşında iken dünyanın en genç profesörü olmuş. 3 yıl önce yapılan Picasso testinde 360 üzerinden 357, Einstein standartları ölçümünde ise 200 üzerinden 199,37 puan alarak dünyanın en zeki insanı unvanını almış. Camukova, Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça, Arapça ve Farsça olmak üzere 7 yabancı dil biliyor. Bugüne kadar 3 bin civarında kitap okuyan Camukova, "Her gün bir kitap okumaya çalışıyorum. Karl Marks'ın Das Kapital'ini 4 yaşında okudum. Kur'ân'ı da aynı yaşta okuyup ezberledim. Okuduğum bir kitabı ikinci kez okumam ama zevk alarak tekrar tekrar okuduğum tek kitap Kur'ân'dır. Her 20 günde bir okurum." diyor. 'Dindar mısınız?' sorusuna, 'İnanacak kadar zekiyim.' diye cevap veren Camukova, "Yaratılışa inanıyorum. İnanmıyorum diyen insanlar kısa vadeli inançlarla yaşarlar aslında." diye konuşuyor.

 

 


 

İşte Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in öyküsü.. Okuyan herkesin ders çıkaracak yerleri olacaktır!



25 Kasım 2007 11:08Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip'in öyküsü

Atatürk, öğretmenini nasıl görevden aldı?
Öğretmenler Günü'ydü dün... O günün anısına Atatürk'ün sofrasında yaşanan tarihi bir sahneyi hatırlatmak istedim. Gazi'ye "Devrimleri gerekirse babamıza karşı bile savunuruz" diye meydan okuyan Dr. Reşit Galip'in şerefine...

Her sabah okul öğrencilerini güne başlatan "Türküm doğruyum çalışkanım" andı var ya... Geçenlerde sevgili hocam Prof. Dr. Baskın Oran'ın eşi Feyhan, "Biliyor musun o andı kim yazdı?" diye sordu.
"Kim?" dedim merakla...
"Dedem."
"Deden kim?"
"Reşit Galip..."
İnanılır gibi değil. Ne o andın 1933'ün 23 Nisan günü Reşit Galip'in kaleminden çıktığını biliyordum ne de Feyhan'ın Atatürk döneminin Maarif Vekili Reşit Galip'in torunu olduğunu...
Çankaya sırtlarında oturan Ankaralılar, şehre Reşit Galip Caddesi'nden geçerek inerler. Pek azı bu ismin kim olduğunu bilir.
Bu bilinmezlikte belki Dr. Reşit Galip'in 41 yaşında göçüp gitmesi rol oynamıştır, belki de İnönü'yle yıldızının hiç barışmaması...
Onu daha yakından tanımak isteyenlere, yeni yayımlanan çok kapsamlı bir çalışmayı, Yener Oruç'un "Atatürk'ün Fikir Fedaisi: Dr. Reşit Galip" kitabını (Güner Y., 2007) tavsiye edip lafa girelim.

Etkileyen konuşma
Feyhan'ın anlattığına göre Rodos'ta doğan Reşit Galip, ortaokulu bitirince kardeşiyle bir sandala binip Marmaris'e gelmiş.
Liseyi İzmir'de okumuşlar.
Kardeşi Hüseyin Ragıp (Baydur) diplomatlığı seçip büyükelçilik yapmış.
Reşit Galip ise İstanbul Tıp'a gidip doktor olmuş.
Öğrenciyken gönüllü olarak I. Dünya Savaşı'na katılmış. Kafkas Cephesi dönüşü öğrenimini tamamlayıp fakültede asistanlığa başlamış.
1923 Mart'ında, hekimlik yaptığı Mersin'e Mustafa Kemal Paşa geldiğinde Paşa'nın huzurunda konuşmuş ve gözlerine doğru bakarak şöyle demiş:
"Muhterem Gazi, sen yalnızca bu milletin bir kahramanı değilsin, sen bunlardan çok daha büyüksün. Sen bu milletin bir ferdisin. Senin birinci büyüklüğün, bu milletin bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir."
Herkesin yüceltme yarışına girdiği günlerde Gazi'yi "milletin bir ferdi" sayan 30 yaşındaki bu hatip, herkesin dikkatini çekmiş.
Tabii en çok da Gazi'nin...
Kemal Paşa ona milletvekilliği önermiş ve Dr. Reşit Galip, Ocak 1925'te Meclis'e girmiş.
Bir süre İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış. CHF İdare Heyeti'nde görev almış. Türk Ocakları'nda, Halkevleri' nde çalışmış. Yine Atatürk'ün isteğiyle Serbest Fırka' ya girmiş.
Ve Atatürk'ün sofrasına oturmuş. Onu bakanlığa taşıyan süreç de o sofrada başlamış.

Ata'nın sofrayı terk ettiği gece

Bu sofra sahnesi pek çok tanığın anılarında vardır:
1931 sonbaharıydı. O geceki tartışma, Milli Eğitim Bakanı Esat Mehmet'in bir yakınmasıyla başladı.
Esat Mehmet, Atatürk'ün Harbiye'den "tabya öğretmeni" ydi.
Kazım Özalp'in "Atatürk'ten Anılar" kitabında (T. İş Bankası Y., 1992, s. 48-49) yazdığına göre konu, kız öğrencilerin kıyafetinden açıldı.
Esat Mehmet, "kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun görmediğini" belirtti. Bir tamim yayınlayıp daha kapalı giyinmelerini isteyeceğini söyledi.
Bunun üzerine Reşit Galip söz aldı: "Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi" dedi. "Bu bir geriliktir. Kadınlar eski durumda yaşayamazlar. İnkılaplardan en mühimi, kadınlara verilen haklardır. Başka türlü, Batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz."
Sofra gerildi. Gazi, vekilini zor durumda bırakan bu çıkıştan hoşlanmadı.
"Bu konuyu uzatmayalım. Kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız" dedi.
Ama Reşit Galip alttan almadı.
"Af buyurunuz Paşam! Bu, inkılap ve zihniyet meselesidir. Müsaade buyurursanız fikrimizi söyleyelim. Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılapları zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez."

"Bu kokuşmuş kafayla..."
Reşit Galip'in tartışma yaratmasının özel bir nedeni vardı:
Halkevi'nde sanatı yaygınlaştırmak için tiyatro çalışmaları yapıyor, ancak sahneye çıkacak kadın oyuncu bulamıyorlardı. Buna gönüllü kadın öğretmenler için, Maarif Vekâlet’inden izin alamamışlardı.
Reşit Galip "Bu kokuşmuş kafayla devlet yürümez" diye kestirip attı.
Atatürk'ün kaşları çatıldı. "Sözlerinizde müsamahalı, ölçülü olunuz" diye çıkıştı.
Herkes yaklaşan fırtınayı hissetmişti. Ama Reşit Galip bulutların üstüne gitti. 57 yaşındaki Milli Eğitim Bakanı'nı işaret ederek dedi ki:
"Devrimci devrimcidir. İnsanlar bir yaştan sonra ister istemez tutucu olurlar. Meclis'te bunca genç, idealist, bakanlık yapacak yetenekte insan varken, böyle yaşlı kimseleri Milli Eğitim Bakanı yapmak hatadır."
Atatürk yeniden uyarma gereği duydu:
"Esat Bey yeteneklidir. Davamıza inanmıştır ve benim hocamdır. Beni okutmuş olması sence bir değer taşımıyor mu?"
"Kusura bakma Paşam, taşımıyor! Okuttuklarının içinde sizin gibi bir devrimci çıkmış ama kim bilir nice tutucu da çıkmıştır."

"Sizi de eleştiririm!"
Bunun üzerine Gazi'nin sabrı taştı:
"Bu sofrada hocama ve bir Milli Eğitim Bakanı'na hakaret etmenize müsaade edemem" diye haşladı.
Ama Reşit Galip sineceği yerde hepten üste çıktı:
"Devrimleri korumak için sizden müsaade istemiyorum. Hatayı yapan siz de olsanız, sizi de eleştiririm. Mesela Rose Noir'a verdiğiniz 15 bin liralık kredi mektubu da siz yaptınız diye hata olmaktan çıkmaz."
İlk kez Atatürk'ün sofrasında Atatürk bu kadar sert eleştiriliyordu.

Milletin sofrası
Reşit Galip'in sözünü ettiği Rose Noir, Beyoğlu'nda, Rus karı-kocanın işlettiği bir barın adıydı. Atatürk bir gece oraya gitmiş, mekânın sahibi Madam Senya'dan "İş Bankası'ndan kredi alamıyoruz" yakınmasını dinlemiş ve orada bir kağıda İş Bankası Genel Müdürü'ne hitaben "yardımcı olunması" isteğini yazmış, Rus çifte vermişti.
Reşit Galip bu iltimas talebini eleştiriyordu.
Atatürk bu kez kızmadı; "Yoruldunuz, buyurun biraz istirahat edin" diyerek kibarca Reşit Galip'i sofradan kovdu.
Ama genç devrimcinin yılmaya niyeti yoktu. Yıllar yılı bir efsane gibi anlatılacak çıkışını o an yaptı:
"Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Milletin işlerini görüşüyoruz. Burada oturmak sizin kadar, benim de hakkımdır."
Atatürk kendi fikirleriyle kendisini vuran bu genç adama baktı, sonra yanındakilere dönüp "Öyleyse biz kalkalım" dedi.
Sofradaki bütün heyet ayaklandı; Reşit Galip'i sofrada yapayalnız bırakıp çıktılar.

Sonra neler oldu?

Bu müthiş sahnenin devamı daha da ibret vericidir:
Reşit Galip bütün geceyi Dolmabahçe Sarayı'nda pencere kenarındaki bir koltukta geçirir.
Atatürk uyandığında Genel Sekreteri'ne Reşit Galip'i sorar.
"Sabaha kadar bekledi, mahcubiyetini size iletmemizi istedi. Ankara'ya gidecek kadar borç para istedi. 25 lira verdik" derler.
Atatürk "Ankara'ya gidecek adama 25 lira mı verilir. Bari benim hesabımdan birkaç yüz lira verseydiniz" der.
Sonra "Cebinde beş parası yok ama karakterinden hiç taviz vermiyor. Parası yok ama cesareti var" diye ekler.
1932 sonbaharında Atatürk, Reşit Galip'in Ankara Radyosu'ndaki bir konuşmasını dinler; "Devrimleri her yerde, herkese karşı savunacağız. Gerekirse babamıza ve çocuklarımıza karşı bile" demektedir.
Atatürk birkaç gün sonra kendisini yeniden sofraya davet eder.
Hemen yanındaki sandalyeye buyur eder.
Onun yanına da, hocası Esat Mehmet'i oturtur.
Ve orada yeni Milli Eğitim Bakanı'nın 39 yaşındaki Reşit Galip olduğunu açıklar.
Rose Noir olayı mı?
Onu da hatırlatalım:
İş Bankası Genel Müdürü Muammer Eriş, Atatürk imzalı kağıdı alınca doğruca Dolmabahçe Sarayı'na gelmiş, Ata'nın ricacı olduğu krediyi vermeye kuralların uygun olmadığını bildirmiş, talebi reddetmiştir.

 

Kütüphanedeki yatak

 

Reşit Galip'in bakanlığı sadece 13 ay sürdü. Bu süre içinde Darülfünundan üniversite reformunu başlattı. Öğretmenlere genel bütçeden maaş ödenmesini sağladı.
Eşi Zübeyre Hanım'ın deyimiyle "deli gibi çalışıyor" ama Atatürk'e çıkışacak kadar ayarsız dili yüzünden her gün işe cebinde istifa mektubuyla gidiyordu.
Aslında Atatürk'le araları iyiydi. O Gazi'ye "Paşam", Gazi de ona "Doktor" diye hitap ederdi.
Torunu Feyhan Oran'a "Peki ne oldu da ayrıldı?" diye sordum.
Bir gün sofradan ayrılırken, Atatürk, "Seni eve ben bırakacağım" demiş. Eve bırakınca o da saygıdan, "Ben de sizi uğurlayacağım Paşam" karşılığını vermiş. Ama kendisinin arabası olmadığından yürüyerek uğurlamış. O gece zatürree olmuş.
Dinlenmesi tavsiye edilince 1933 Ekim'inde görevden ayrılmış.
1934 yazında Moda'daki bir deniz kazasında kızlarını kurtarmaya çalışırken akciğerlerini hepten üşütmüş. Bir mucize eseri kurtulduğu bu kazadan sonra ölümü bekleyerek, hastalığını takip etmeye başlamış. Keçiören'deki bağ evinin kütüphanesine demir yatağını taşıtıp yedi ay kitaplar arasında yatmış.
1934'te, 41 yaşında hayata veda etmiş.
"Öldüğünde cebinde 5 lira parası varmış" dedi hiç görmediği torunu Feyhan: "Anneannem üç çocuğunu büyütebilmek için Afet İnan'dan yardım istedi. Atatürk'ün yardımıyla krediyle bir ev aldılar. O evin bir odasına sığışıp diğer daireleri kiraya vererek geçindiler."
Feyhan ilkokulda her sabah içtiği andın dedesinin kaleminden çıktığını ilkokul sonda annesinden öğrenmiş.
Sonra dedesini Cebeci Asri Mezarlığı'nda ziyaret etmiş.
Dr. Reşit Galip orada, kendisinden önceki bir başka Maarif Vekili, Mustafa Necati ile yan yana yatıyormuş.

Milliyet
Can DÜNDAR

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=307088 

 

 


 

Fiziksel cezalandırmanın çocuklar üzerindeki etkisi

Fiziksel cezalandırmanın çocuklar üzerindeki etkisini 40 senedir araştıran ABD'deki New Hampshire Üniversitesinden Murray Straus, sürekli tokatlanan çocukların IQ seviyelerinin, ailelerince uyarı yoluyla terbiye edilenlere oranla daha düşük olduğunu tespit etti.

Daily Mail'in haberine göre Straus, çocuklarla konuşmanın çocukların beyinlerinin gelişmesini sağladığını, fiziksel cezanın ise çocukları korku içinde bırakarak öğrenme yeteneklerini sekteye uğratabildiğini söyledi.

Yüzlerce Amerikalı çocuk üzerinde araştırma yapan Straus, dayak yiyenlerin IQ seviyelerinin diğer akranlarına oranla 3 ila 5 puan düşük olduğunu belirledi. Bunun yanı sıra bir çocuğun ne kadar çok dayak yiyorsa testlerde o kadar az başarı gösterdiği ortaya çıktı.

Straus, "Çocuklarla konuşmanın beyindeki bağlantılarda ve idrak yeteneğinde artışla ilgisi vardır. Çocuğu eğitmek ve doğruları göstermek için ebeveyn ne kadar az fiziksel ceza uygularsa sözlü iletişime o kadar ihtiyaç duyulur. Dövülmek ve tokatlanmak, çocuğun hayli yüksek stres altında kalmasına yol açan tehdit edici ve dehşete düşürücü bir şeydir. Korku ve stres zihinsel yetenekte kusurlara yol açabilir" dedi.

Araştırmasında 32 ülkedeki çocuklar arasında karşılaştırma yapan Straus, ebeveynlerin fiziksel cezaya daha meyilli oldukları ülkelerde çocukların IQ'sunun daha düşük olduğunu belirledi.

http://www.haber3.com/dayak-zeka-seviyesini-dusuruyor-509405h.htmalınmıştır.

 


 

 

600 bini üniversiteye giriş sınavında bu soruyu yanıtlayamıyor!

80-(12+3+8) = ? Pervin Kaplan yazdı... 14 Haziran 2010 Pazartesi, 09:27:15

BU soruyu ilköğretim 3. sınıf öğrencileri matematik dersinde çözüyor. Ancak üniversiteli olmaya hazırlanan lise son sınıf öğrencisi ya da mezunu 1.5 milyon gençten 600 bini üniversiteye giriş sınavında bu soruyu yanıtlayamıyor.
Geçtiğimiz gün ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan’la bu hafta başlayacak Lisans Yerleştirme Sınavları öncesinde röportaj yaptık. 36 yıldır üniversite sınavlarını gerçekleştiren kurumun başındaki kişi olarak kendisini en çok hangi tür soruların yapılamıyor olmasının şaşırttığını sordum. Artık şaşırmadığını ama yüzde 99’unun çok rahat çözebileceği soruları yarım milyonu aşkın gencin çözememesine üzüldüğünü söyledi.


Sonra da bunu örnekle açıkladı:
“Bir iki yıl önce üniversiteye giriş sınavında 80 - (12 + 3 + 8) = ? diye bir soru sorduk. Şimdi bu soruya baktığınızda ne düşünürsünüz? ‘Çocuklar bunu yapar’ dersiniz. Oysa bu soruya 600 bin öğrenci cevap verememiş. Neden cevaplamamışlar, neden yapamıyorlar? İlkokul çocuğu bu soruyu yapıyor. Bunlar lise çocukları ya da mezunları. İşte bu soru gibi yüzde 99’unun kesinlikle çözmesi gereken çok basit sorular var. Ama çözemiyorlar. Biz çok basit, yüzde 100 hepsi cevap verir diye ‘Cumhuriyet kaç yılında ilan edildi?’ gibi soruları sınavlarda sormuyoruz. Ama artık kuşkuluyum. Şimdi bu soruyu sorsak, ‘Yüzde yüz doğru cevap alırız’ diyemiyorum. Herhalde yanlış cevap verenler çıkacaktır diye endişe ediyorum.”


Yarımağan’ı gerçekten de endişeye düşüren bu durum, son yıllarda eğitimde tehlike çanları çalmaya başladığının bir göstergesi olarak algılanmalı. Üniversite sınavında, SBS’de her yıl başarısızlığın artması üstelik de soruların kolay olmasına rağmen, yapılma yüzdesindeki düşüş ve özellikle de bazı devlet okulları arasındaki uçurumlar artık “eğitimde kalitenin” ne durumda olduğunu gösteriyor.


Bugün İstanbul’un göbeğinde köklü devlet liselerinin öğrencileri arasında heceleyerek okuyan öğrenciler karşımıza çıkıyor. Üniversite kapısına bu şekilde getirdiğimiz çocuklarımız bırakın dört işlemi, iki hatta tek işlemli soruları da çözemez durumdalar. Bu durumda biz bu çocukları mı yargılayacağız yoksa onları liseye kadar taşıyan ve ellerine diploma veren eğitim sisteminin ne kadar mükemmel (!) olduğunu mu tartışacağız? Çünkü çocukları yargılamak işin en kolay yanı...

www.haberturk.com dan alınmıştır.

 


 

 

Eğitim bunamayı önlüyor 

 

Yapılan araştırmalara göre eğitimli insanlar bunamayı daha kolay atlatıyor.
28.07.2010 10:44:49

 

Eğitimli insanların, bunamanın fiziksel etkileriyle daha iyi başa çıktıkları ve bir yıllık fazladan eğitimin bile bu hastalığın gelişme olasılığını önemli ölçüde azaltabildiği ortaya çıktı.

 

İngiliz ve Finlandiyalı bilim adamlarının yaptığı araştırma, liseden sonra üniversite öğrenimi gören kişilerin, beyinde bunamayla bağlantılı değişikliklerden, öğrenim görmeyi bırakanlara oranla daha az etkilendiklerini gösterdi.

 

Araştırma ekibinde yer alan Cambridge Üniversitesi’nden Hanna Keage, daha fazla eğitimin beyindeki hasarın iyileşmesiyle ilişkisi olmadığını, yalnızca daha fazla öğrenim görenlerin bu hasarla daha iyi başa çıktıklarını söyledi.

 

Sonuçları Brain dergisinde yayımlanan, 872 yaşlının beyinlerinin incelendiği ve şahsi bilgilerinin kullanıldığı araştırmada ayrıca, her bir yıllık fazladan eğitimin bunama olasılığını yüzde 11 oranında azalttığı gözlendi.

 

Araştırmanın sonuçları, çok sayıda ülkede nüfusun yaşlanması ve bunama vakalarının sayısının ciddi biçimde artmasından endişe edilmesinden ötürü önemli görülüyor.

 

Dünyada 35 milyon kişinin bunaklıktan muzdarip olduğu belirtiliyor.

 

http://www.leyditurk.com/haberler.asp?haberid=8197 alınmıştır

 


 

  

 Düşünce gücünü geliştirmenin yolları

 

Alman Focus Dergisi, düşünce gücünü geliştirmenin yollarını açıklayan bir yazı yayınlamış

 

Alman Focus Dergisi, düşünce gücünü geliştirmenin yollarını açıklayan bir yazı yayınlamış. İste herkesin uygulayabileceği ipuçları:

 

Sabahları gözleriniz kapalı duş alin. Lifinizi, sabununuzu, şampuanınızı el yordamıyla bulun. Böylece dokunma duyunuz gelişir.

Sağ elini kullananlar sol, sol elini kullananlar sağ elle diş fırçalamayı, saç taramayı denesin. Beynin farklı bölgeleri uyarılmış olur.

İse giderken farklı yollardan gitmeye çalısın. Böylece beyninizi otomatik pilot sisteminden çıkarırsınız.

Aracınıza bindiğinizde gözlerinizi kapatın.

 

 

Kontağın, sileceklerin, radyonun, el freninin yerlerini düşüncelerinizi yoğunlaştırarak bulun.

İslerinizi farklı bir sırayla yapın.

 

Her gün gördüğünüz ancak üzerinde düşünmediğiniz eşyaların yerlerini değiştirin.

Çalışma masanızda aromalı objeler olsun. Taze ve hoş kokular yeni düşünce çağrışımlarını beraberinde getirir.

Öğle yemeğine her zaman ayni saatte çıkmayın. Bir saat önce ya da sonra çıkarak rutinden kurtulun.

Hatta saatinizi farklı kolunuza takın.

 

Ara sıra daha önce hiç yapmadığınız yemekleri yapın. Sadece tat alma duyunuzu değil, beyninizi de besleyin.

Yemek yerken her zaman ayni sandalyeye oturmayın. Ara sıra ailenizin masadaki oturma düzenini değiştirin.

Çiğdem İŞLER / hurriyet.com.tr

 

 

 


 

Çocuğum üstün yetenekli

 

Özel bir okulun davetlisi olarak İstanbul'a gelen ABD'li bilim insanı James Delisle, üstün yetenekli çocuklarla ilgili yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Üstün yetenekli çocukları diğerlerinden ayırmamak gerektiğini savunan Delisle, bu konuda anne babanın yanında öğretmenlere daha çok iş düştüğünü söyledi. Delisle, hurriyet.com.tr'ye özel açıklamalar yaptı.

ABD Kent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. James Delisle, çocuklar konusunda 250'den fazla makale ve 15 kitaba sahip. “Üstün yetenekli çocukları anlamak”, “Çocuğun karakter oluşumunda yapıcı rol oynamak”, “Çocukların hedef ve hayallerinin gerçekleşmesinde yardımcı olmak” gibi konularda çalışmaları var. Üstün yetenekli çocukla doğru iletişim kurmak çok önemli. Çünkü küçük yaşta ortaya çıkan sorunlar, bu çocukların kendilerinde bir sorun olduğunu kabul etmeye başlamalarına neden oluyor. İlkokula başladıklarında "Neden herkes öğretmenle aynı şeyi yapıyor da ben yapamıyorum." diye düşünmesine yol açıyor. Ya içlerine kapanıyorlar ya da dışa vuruyorlar. Kendilerini o resimdeki parçalara oturtmadıkları için de problemi "kendileri" olarak görüyorlar.

Yaşıtlarıyla arkadaşlık etmezler Çocuklar küçükken sorunların genelde okulla ilgili olacağını belirten Delisle, "Üstün yetenekli çocuklar o yaşlarda genelde ya kendilerinden küçük ya da kendilerinden büyük kişilerle arkadaşlık kurarlar. Küçükler onu akıllı bir idol olarak gördüğü için iletişim kurar. Büyükler de onun dilini, fikrini, kullandığı sözcükleri anladığı için iletişim kurar. Sosyal ortamda yaşadıkları sorunlar, genelde yaşıtlarıyla olur." diyor.

 

Üstün yetenekliler diğerlerinden ayrılmamalı Bu yüzden de öğretmenin görevi çok önemli. Üstün yetenekli çocuklarla diğerlerinin aynı sınıfta okumaları gerektiğini savunan Delisle, "Bu konu öğretmenin bu kadar geniş bir yelpazeyi ne kadar yönetebileceği konusundaki yeteneğiyle alakalı. Aynı sınıfta üstün yeteneklileri ve diğer ortalama dediğimiz öğrencileri bir arda tutmak, çok da başarılı olmayan çocukları üstün yeteneklilerden örnek alarak ilerlemesini sağlamak olarak kabul ediyor. Fakat bu çok nadir gerçekleşen bir durum. Öğrenme zorluğu çeken bir çocuk sınıftaki en akıllı çocuğu kendisine model olarak almayacaktır zaten. Kendisine benzeyen başka bir çocuğu örnek alacaklardır ki o da zaten başarılı bir çocuk olmayacaktır. Bu tarz bir sınıf ortamı aslında hem öğrenci hem de öğretmen için çok sinir bozucu bir durum. Çünkü eğer çok iyi yönetilmiyorsa zararı bile olabilir." diyor. Anne babalar da bazen yanlış yapabiliyor. Elbette ki herkesin çocuğu kendine göre farklı ama üstün zekalı mı? Bir de çok uzun zamandır yapılan hatalar var. Çocuklara yarış atı muamelesi yapmak gibi. Bale de yapsın, piyano çalmayı da bilsin. Yok yapamadı yüzmeye gitsin, beceremezse futbol oynasın. Bu tarz aileler, çocuklarının her konuda en önde gitmesini ve hep 100 almalarını istiyorlar.

 

Başarısızlık bir olaydır kişi değildir. Delisle' ye bunu sorduğumda aynı fikirde olduğumuzu söylüyor: "Pek çok çocuğun zamanı çok yoğun bir şekilde dolduruluyor. Hayatlarının her dakikası organize edilmezse onun yeteneğini boşa harcıyorlarmış gibi hisseden veliler olduğunu düşünüyorum. Akademik olarak üzerinde baskı hisseden çok fazla üstün yetenekli genç olduğunu hissediyorum. Önlerindeki iki yoldan birini seçiyorlar. Ya kendilerini mükemmel gösterecek olan konular üzerine yoğunlaşacaklar ya da hiçbir şey yapmayacaklar. Çünkü günün birinde birinin gözünde yanlış olmak istemiyorlar. Ve bu ikisi de o çocuk için doğru yol değil. Başarısızlık bir olaydır insan değildir. Eğer üstün yetenekli çocuk bir konuda başarılı olamadıysa ve ellerinden geleni yaptılarsa bu onlar için bir yanlış değil, bir hata değil. Bu onları içten içe üzen eriten bir durum. Üstün yetenekli çocuklar sadece akademik başarı olarak değil de farklı olarak algılanmak durumundalar. Bunu unutmamak lazım."


Onlar porselen bebek değil

Tabii bunu yaparken de dikkatli olmak lazım diyor Delisli ve anne babalara sesleniyor: "Üstün yetenekli çocuklar kendilerine ne yapmaları konusunda ders verilmesinden hoşlanmazlar, fakat ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar onlar hala çocuklar. Bu çocukların anne babaları tarafından belirlenecek sınırlara ihtiyaçları var. Onlara kırılgan porselen bebek gibi davranmayın”

 

 


 

Beyin yıkama ve İkna metotları

Kore savaşından sonra esir alınan çeşitli ülke askerlerine karşı uyguladıkları beyin yıkama ve ikna metotları ile ilgili olarak "Beyin yıkama ve İkna metotları adlı eserden....

Çinliler; bu vatansever esirleri " Cahil, İnatçı, Profesyonel askerler " olarak tanımlamaktadırlar. Onları ağır manevi baskılara tabi tutmuşlar; fakat sonra mukavemet derecelerini anlayınca, bütün çabalarından vazgeçmek zorunda kalmışlardır. Bu tür esirler karşısında komünist tutumunu gösteren bir örnek verelim:

Çinliler bir Amerikan esirine General George Marshall hakkında ne düşündüğünü sordular. Amerikalının cevabı çok kesindi.: "General Marshall büyük bir Amerikan askeridir!" Bu cevap üzerine Çinliler, Amerikalıyı, bir dipçik darbesiyle yere indirdiler. Fakat tekrar aynı soruyu sorup aynı cevabı alınca esire hiçbir şey yapmadılar. Bahis konusu esir, kamptaki üç yıl esareti boyunca bir daha komünistler tarafından rahatsız edilmedi.

İngiliz askerlerinin aynı konudaki tutumları ise, Savunma Bakanlığı tarafından yürütülen bir soruşturma sonucu tespit  olunmuş ve "Kore Savaşlarında İngiliz Esirleri -1955" adlı bir kitapçıkta yayınlanmıştır. Buna göre: 980 İngiliz esirinden sadece bir tanesi, vatana dönmeyi kabul etmeyerek Çin'de kalmıştır. Esirlerin üçte ikisi, düşmanla işbirliği olarak nitelendirilebilecek hiçbir harekette bulunmamış; subay ve Astsubayların hiçbirisi komünistlere karşı zaaf göstermemiştir. Geri dönenlerden komünist oldukları açığa çıkan %4 oranındaki esirlerin eskiden beri sol fikirlere yatkın olduğu tespit edilmiştir.

Türklere gelince... Toplamı 229 olan Türk esirlerinin bir teki dahi düşmanla en ufak bir işbirliği yapmamıştır. Esir düştüklerinde, Türklerin hemen hemen yarısı yaralı oldukları halde esaret esnasında ölüm olayına rastlanmaz. Çin esir kamplarından birinde Amerikalıların 1500-1800 esirden 400-800 kadarını kaybetmelerine karşılık 110 Türk'ten hiçbirisi esaret sırasında  can vermemiştir. Amerikan askeri yetkilileri, bu sonuçları Türk askerinin esaret sırasında bile, emir ve komuta zincirine harfiyen riayet etmesine bağlıyor.

Bir Türk subayı, esir kamplarındaki tutumlarını şöyle anlatmaktadır:

"Çinli kamp komutanına; bir askeri birlik olduğumuza göre, bütün grubun benim kumandam altında bulunacağını söyledim. Eğer herhangi bir istekte bulunacaksa, önce gelip benimle görüşmesi gerekiyordu. Beni gruptan ayırdığı takdirde ise, sorumluluk ona değil, benden bir ast rütbedekine intikal edecekti. Emir ve komuta zinciri bozulmayacak; bu düzen burada iki er bile kalsa, diğerinden daha kıdemli  olanın kumandasında devam edecekti. Ona isterse bizi öldürebileceğini, fakat yapmak istediğimiz bir şeye bizi icbar edemeyeceğini söyledim... Disiplin, yegâne kurtuluş yolumuzdu ve hepimiz bunun şuurundaydı. Eğer bir Türk; üstlerinin yemeğini diğer bir arkadaşıyla paylaşması veya bir teskereyi taşıması gibi emirlerine, sizinkilerin (Yani Amerikalıların) yaptığı gibi karşı gelmeye kalkışsaydı, onun canına okunurdu. Hem de üstleri tarafından değil, o sırada kendisine en yakın da bulunan diğer bir Türk tarafından  ..."

Esir kampında Türkler, Çinliler için başlı başına bir mesele teşkil ediyorlardı. Bir Çinli tercüman vasıtasıyla onlara Komünizmi anlatmaya kalkıştığında, alaycı ve şaşırtıcı sorularla serseme çevrilmişti. Bunun üzerine Çinliler, Rusya’dan Türkçe konuşan birsini getirttiler. Fakat o da öylesine bunaldı ki bir gün ansızın kampı terk edip gidiverdi. Onu Monica Felton takip etti. Bu kadın, Kadınlar milli Meclisi'nin lideriydi. Ancak o da Türkler tarafında hakarete uğradığı ve solcu fikirleriyle başka yere çekip gitmesi söylenerek kovuldu. Sonradan iki ayrı komünist propagandacısı daha başarısızlığa uğramış ve bu işten vazgeçmek zorunda kalmışlardır.(Bunlardan birisi Türkçe konuşan bir Amerikalı esirdi. Bu şahıs yurduna dönmeyi  kabul etmeyenlerdendi).

Bütün bu araştırmalardan çıkan sonuçları şu şekilde özetleyebiliriz:

1-Kore'deki savaş esirleri, herhangi bir şekilde "Beyin yıkama "işlemine tabi tutulmuş değillerdir.

2-Buna karşılık, yoğun "fikir aşılama" gayretlerine hedef olmuşlardır. Böyle bir metot, bu kadar sistemli, bir şekilde daha önce hiç kimse tarafından kullanılmamış olduğu için şaşkınlığa hatta paniğe yol açmıştır.

3-Elde edilen sonuçlar ne olursa olsun ;bunların başlıca unsurunu esirlerin maneviyatı teşkil eder.; Çinlilerin başvurmuş oldukları metotlar değil!..

4-Beyinleri yıkanmış olmaktan çok uzak bulunan esirler, şahsiyet yapılarına uygun bir tutum göstermişlerdir. Topluma intibaksız kişiler, komünist olmuş; aklı başında kuvvetli, güçlü bir şahsiyete sahip olanlar durumlarını muhafaza etmişler; asi tipler ise, daha önce üstlerine karşı olduğu gibi bura da komünist kamp yönetimine boyun eğmeğe yanaşmamışlardır.

5-En hafiften en etkilisine kadar hangi ikna metoduna müracaat edilirse edilsin işbirliğine yanaşmamaya kesinlikle kararlı olanların bu mukavemetini kırmak mümkün görünmemektedir. Öte yandan verilen en ufak bir tavizi, daha büyükleri takip edecek ve bu durum, tam bir teslimiyetle sona erecektir.

6-Daha sistemli yapılmış olmasına karşın kullanılan metotlar, Batı da polis tarafından sık sık başvurulan metotlarla benzerlik göstermektedir.

Beyin Yıkama  ve

İkna metotları Sahife:222-225

J.A.C.Brawn

 


 

Çocuk yaşadığını öğrenir

Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,

Kınama ve ayıplamayı öğrenir

Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,

Kavga etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,

Sıkılıp utanmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk devamlı utanç duygusuyla eğitilmişse,

Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetişmişse,

Sabırlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk desteklenip yüreklendirilmişse,

Kendine güven duymayı öğrenir.

Eğer bir çocuk övülmüşse ve beğenilmişse,

Takdir etmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk hakkını saygı gösterilerek büyütülmüşse,

Adil olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,

İnançlı olmayı öğrenir.

Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,

Kendini sevmeyi öğrenir.

Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,

Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir.

(Doğan CÜCELOĞLU)

 


 

Son araştırma: Dâhi doğulmaz, olunur

Zekâ ve yetenek genetik olarak aktarılmıyor, gelişim sonucu ediniliyor

Yeni bilimsel çalışmalar, ‘doğuştan gelen yetenek’ gibi kalıpların geçerliliğini yitirmesini doğuruyor.

Kanada’daki Mc Gill Üniversitesi’nden Michael Meaney, yaptığı araştırmalarda kalıtımla aktarılan özelliklerin gen ve çevrenin karşılıklı etkileşimi sonucu belirlendiğini ortaya koydu.

Doğuştan gelen yetenek” gibi kalıpların geçerliliğini yitirmesini doğuran yeni bulgular, yeteneğin gelişim sonucu ortaya çıkan bir özellik olduğunun ispatına dayanıyor.

Cambridge Üniversitesi’nden Patrick Beaston da canlıların yaşamlarının başlangıcında farklı yolları izlemeyi başarabilecek donanıma sahip olduklarını, bu farklı yolların ise canlının yaşamını sürdürdüğü ortam tarafından belirlendiğini düşünüyor.

http://www.haberturk.com/dunya/haber/591369-son-arastirma-dahi-dogulmaz-olunur alınmıştır

 

 


 

Toplum Psikolojisi Deneyi!

Fransa’da "televizyonun gücünün insanlara neler yaptırabileceğine" ilişkin deney, insanların bir yarışma programı uğruna başkalarına fiziksel işkence edebildiğini gösterdi.

Toplum Psikolojisi Deneyi!

Fransa’da "televizyonun gücünün insanlara neler yaptırabileceğine" ilişkin deney, insanların bir yarışma programı uğruna başkalarına fiziksel işkence edebildiğini gösterdi. France 2 kanalı için çekilen “Ölüm Oyunu” isimli belgeselde, kurmaca bir yarışma programı için stüdyo hazırlandı ve 80 yarışmacı bulundu.

Yarışmacılara, sorulara yanlış cevap veren “rakiplerine” elektrik vermeleri söylendi.

Yarışmacıların yüzde 80’i, rakiplerinin çığlıklar atarak yalvarmalarına rağmen elektrik şokunu verdi.
Bir deneyin parçası olduklarını bilmeyen salondaki izleyiciler de bu sırada “Ceza! Ceza!” diye bağırdı.

Aslında yarışmacıların rakipleri profesyonel aktörlerdi ve elektrik şoku da sahteydi.

Programın yapımcısı Christophe Nick, “Katılımcıların yüzde 80’inin sadist emirlere uyduğunu görünce çok şaşırdık” dedi.
Deneklerin yalnızca 16’sının emirlere uymayı reddettiğini söyleyen Nick, diğerlerininse, rakiplerine 460 volta kadar elektrik verdiğini belirtti.

Aktörlerin yardım çığlıklarının ve öldüklerinin sanılması için tamamen susmalarının da yarışmacıları durdurmadığı görüldü.

Belgesel ekibinde yer alan psikolog Jean-Leon Beauvois, amaçlarının televizyonun manipülatif gücünü göstermek olduğunu belirterek,

“Televizyon gücünü kötüye kullanmaya karar verirse herkese her şeyi yapabilir” dedi.

Kaynak: Ginocomhttp://www.haber365.com/Haber/Toplum_Psikolojisi_Deneyi/alınmıştır


 

 

Az Uyuyan Çocuk Başarısız Oluyor

Araştırmalar, uykuları yetersiz olan çocukların okuma, yazma ve problem çözme becerilerinin bozulduğunu ve sağlıklı uyuyanlara göre daha düşük notlar aldıklarını gösteriyor. Amerikan Hastanesi Uyku Kliniği Bölüm Şefi Dr. Sabri Derman, uykunun, vücudun değil, beynin dinlenmesi için şart olduğunu dile getirerek, uykunun beynin ve vücudun en verimli şekilde iş görmesi için olmazsa olmazı olduğunu bildirdi.

Erişkinlerin tam dinlenebilmesi için gerekli olan ideal uyku süresinin kişiye göre değiştiğini ifade eden Derman, ilkokul öncesi küçük çocukların ise 11-13 saat, ilk ve orta öğrenimdeki çocukların 10-11 saat uyumaları gerektiğini kaydetti.

Üniversite döneminde gençlerin uyku gereksiniminin de genelde 8-9 saat olduğunu dile getiren Derman, yetersiz süreli veya kalitesiz uykunun çocukların psikolojik durumlarını bozacağını ve akademik başarılarını etkileyeceğini ifade etti. Bilimsel araştırmalarda, uyku süreleri bir hafta süreyle bir saat bile azalan çocuklarda dikkat, konsantrasyon, öğrenme ve hafıza becerilerinde ölçülebilir belirgin azalmalar olduğunu saptandığını da belirten Derman, şunları dile getirdi:
Haberin devamı ↓reklam

''Uykuları yetersiz olan çocukların okuma, yazma ve matematik problemlerini çözme becerilerinin bozulduğunu ve sağlıklı uyuyanlara göre bu öğrencilerin daha düşük notlar aldığını açıkça gösteren araştırmalar bulunuyor. Araştırmalar, ergenlik yaşındaki gençlerde de uyku problemlerinin ve yetersiz uykunun çok yaygın olduğu göstermekte. Eksik uyku çok belirgin davranış sorunlarına, öğrenme problemlerine ve akademik performans düşmesine yol açar. Bu yaş grubundaki gençlerde sıklıkla gece uykuya dalmakta zorluk, sık uyanma, sabah dinlenmeden uyanma veya çok zor ayılma, gün içinde yorgunluk ve kolayca uykularının gelmesi şikâyetleri görülür. Bu şikâyetlerle davranış bozuklukları, devamsızlık, öğrenme güçlüğü ve akademik başarısızlık arasında da bir ilişki bulunuyor. Anne ve babaların çocuklarının uyku sağlığına en azından beslenmeleri ve genel sağlıkları kadar özen göstermeleri gerekiyor.''

Sağlıklı uyku için gerekli kurallar

Derman, sağlıklı bir uyku için dikkat edilmesi gereken genel kuralları da şöyle sıraladı: ''Her sabah aynı saatte uyanarak biyolojik saatinizi koşullandırın. Öğleden sonra ya da okul sonrası şekerleme yaparsanız yarım saati aşmayın. Yatakta okumayın, Chat yapmayın, twitlemeyin, mesajlaşmayın, TV seyretmeyin, telefonla konuşmayın, abur cubur yemeyin. Öğleden sonraları ve akşamları kafeinli, sodalı içecekler kullanmayın. Yatağa aç gitmeyin ama akşam yemeklerini hafif yiyin, gece çok su içmeyin. Egzersizlerinizi yatmadan en az 4 saat önce yapın. Yatak odası sessiz, karanlık, yaklaşık 23-24 ısıda derece olsun. Yatmadan önce yoğun video oyunları, korku filmleri seyretmekten kaçının. Dertleri, sorunları, endişeleri yatağa taşımayın, olumlu düşünün. 20 dakikada uyuyamazsanız kalkıp başka bir odaya geçin, sıkıcı şeyler okuyun, uykunuz gelince yatağa dönün. Okul dışı aktiviteler çok zaman alıyorsa azaltmayı düşünün, ders için gece geç saatlere kadar çalışmanın kalıcı yararı olmadığını unutmayın. Uyku sorunları bir iki haftayı geçerse bunları gözlemleyin, not edin, doktorunuza veya bir uyku uzmanına danışın.'' http://www.haber365.com/Haber/Az_Uyuyan_Cocuk_Basarisiz_Oluyor/


,,

 

Sözleşmeli öğretmenlik

turk egitim senTürk Eğitim-Sen olarak sözleşmeli öğretmenlere büyük destek verdik, veriyoruz. Sözleşmeli öğretmenliğin kölelik ve ucube bir sistem olduğunu, iş güvencesini tehdit ettiğini her zaman dile getirdik. İş güvencemizle oynamak ise ateşle oynamak demektir. Buna asla müsaade etmeyeceğiz.Devamı

Daha ideal bir eğitim

egitim bir sen

Seçimimiz daha ideal bir eğitim düzeni içindir

Tarihin, ruhu tükenmekte olan dünyayı taşıyamaz olduğu bir aralıkta yaşıyoruz. İki dünya savaşından sonra kurulan küresel düzen, artık sadece açlık, ölüm, katliamlar, kan ve gözyaşı üretmektedir. Devamı

 

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle

Eğitim öğretim yılı

egitim is2018-2019 eğitim öğretim yılı yeni bakan eski sorunlarla başlıyor

2018-2019 eğitim-öğretim yılı, 17 Eylül 2018 tarihinde başlayacaktır. 18 milyon öğrenci ve 1 milyon eğitim emekçisi bu eğitim öğretim yılına da birikmiş ve çözüm bekleyen sorunlarla, müfredat ve sınav sistemi değişikliği, karma eğitimin kaldırılması girişimleri gibi tamamen ideolojik bakış açısıyla gerçekleştirilen değişikliklerin gölgesinde girecektir. Devamı