foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

Dünyayı Değiştirir!

egitim senBir Öğretmen Dünyayı Değiştirir! Ders Verme Sırası Bizde…

2018-2019 eğitim öğretim yılı bugün başladı. Eğitim Sen olarak ülkenin her yerinde, okullarımızda tüm Devamı

,

 

Demokrasi vazgeçilemez imizdir.

turk egitim senDemokrasi vazgeçilemez imizdir.

 13.09.2018 - 14:04

Talip GEYLAN     Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

1923 yılında kurulan Cumhuriyetimiz kısa tarihinde demokrasi açısından önemli bir mesafe kat etti. Zaman zaman demokrasimiz kesintiye uğrasa da Türkiye Cumhuriyeti demokratik ve sosyal bir hukuk devleti oldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi dışarıdan müdahalelerin en sert, en acımasız olanlarından bir tanesi idi. 12 Eylül darbesinin ardından binlerce gencimiz, aydınımız, öğrencimiz, memurumuz cezaevlerine konuldu, sürgüne tabi tutuldu, meslekten atıldı. Devamı

Veliaht - şehzade Mehmet’in idamı(12 Ocak 1621)

ll. Osman'ın tahta geçince, oğlu olmadığı için, kardeşlerinin en büyüğü olan Şehzade Mehmet, veliaht oldu. Veliaht Şehzade 3 Kasım 1604 te 1. Sultan Ahmet'in 2. Oğlu olarak doğmuştu.

Ağabeyi ll. Osman'dan ancak 4 ay ve 3 gün küçüktü. Onun gibi çok iyi yetiştirilmiş, cesur, kültürlü, zeki bir gençti. Hakkı çiğnenmek suretiyle Üstelik aklen zayıf olan amcasının tahta geçirilmesini unutmayın ikinci Osman, Lehistan seferine çıkmaya karar verdikten sonra, arkasında böyle kudretli bir veliaht bırakmak istemedi. Deli olan amcasına bir kıymet vermiyordu. Çünkü İslam şeriatına ve Türk töresine göre aklı zayıf olanın halifeliği ve hakanlığı imkânsızdı.(fakat bu imkânsız durum,1,5 yıl sonra gerçekleşecektir). Ancak ll. Osman, İstanbul’dan uzaklaşır uzaklaşmaz her zaman için bir saray entrikası mümkün görüyordu. Henüz 16 yaşında olmayan veliaht Şehzade Mehmet’in ortadan kaldırılmasına karar verdi. Ancak bu kolay bir iş değildi. Kanuni gibi bir hükümdar bile oğullarını ortadan kaldırabilmek için uzun yıllar uğraşmış, sonsuz muhalefetlere karşı koymuştu. ll. Osman kayınpederi olan Şeyhülislam Es’ad Efendi'den(Hoca Saadettin in ikinci oğlu) kardeşinin idamı için fetva istedi. Damadı ll. Osman'ın eninde sonunda başını belaya sokacağından emin olan ve durumu dikkatle takip eden Esad Efendi, bu teklifi nefretle reddetti. ll. Osman, devletin bir numaralı kanun ve din adamının reddinden Ümitsizliğe kapılmada. Devletin Şeyhülislamdan sonra gelen ikinci kanun ve din adamına, Rumeli kazaskeri Taşköprülü zade Mehmet Kemalettin efendiye başvurdu. Kemalettin Efendi, asrının yüzsuyu sayılan büyük bir bilgin ve müellifti. Şeyhülislam olmak için ihtirası vardı. Ancak yine de padişahın teklifini reddetti. Aklına koyduğunu yapmak için hiçbir şeyden çekinmediğini birçok olayla ortaya koyan Osman Han, kazaskeri tehdit etti. Kemalettin Efendi, fetvayı vermezse hem mevkiini kaybedeceğini hem de padişahın bu fetvayı eninde sonunda şu veya bu kazaskerden alacağını anladı. Karanlık bir ifadeyle ve " suçlu ise" kaydını koyarak, veliaht Şehzade Mehmet'in idamı için fetva verdi.

Bunun üzerine ll. Osman, 12 Ocak 1621 de kardeşin idamını emretti. Cellatlar, veliaht Şehzade'nin dairesine girdiler. Genç Veliaht, durumu anladı:" Osman, dedi; Allah’tan dilerim ki ömrü devletin berbat olup benim ömrümden nece mahrum eyledin se, sen dahi behremend olmayasın!". Bütün tarihçiler, bu bedduanın yerini bulduğunu kabul etmişlerdir.

İslam’dan önceki eski Türk devletlerinden beri riayet edilen bir Türk töresine göre Hanedan üyelerinin kanı kutsal olduğu için, ibrişim kement atılıp boğulmak suretiyle, kanı akıtılmaksızın, veliaht Şehzade Mehmet öldürüldü. Geriye ll. Osman'ın beş erkek kardeşi kalmıştı. Bunların büyüğü olan ve Kösem Mahpeyker Haseki’den Doğan Şehzade Murat, veliaht oldu. Müstakbel lV. Murat bu tarihte henüz 8 yaşından ancak 5 ay ve 16 gün geçtiği için, şimdilik ağabey İkinci Osman için bir tehdit unsuru değildi.

Boğazın donması ve İstanbul'dan Üsküdar'a yaya geçilmesi (9 Şubat 1621)

Bu suretle Şehzade katillerini asla hoş görmeyen halkın nefretini kazanan 2. Osman, Veliaht Şehzade'nin idamından bir ay geçmeden Haliç’in ve İstanbul Boğazı'nın donması ile uğursuzluğuna inanılan hükümdar haline geldi. Gerçekten 24 Ocak'ta Şehzade Mehmet'in ölümünden 12 gün sonra İstanbul Haliç baştanbaşa dondu ve Galata ile İstanbul arası yaya geçidi. Tarihinin en şiddetli kışlarından birini yaşayan İstanbul, 16 gün sonra, 9 Şubat'ta boğazında donduğunu gördü. 
Üsküdar’la İstanbul arasını yürüyerek geçenler oldu. Boğazın donması, bütün tarih çağları içinde ancak birkaç defa vuku bulduğu İstanbul’un fethinden beri böyle bir şey görülmediği için birçok İstanbullu kıyametin yaklaştığına hükmetti. Büyük şair Neşati:

Be meded dondu bin otuzda soğuktan Derya

Ve Haşimi:

Yol oldu Üsküdar'a bin/otuzda Akdeniz dondu

Mısralarını bu görülmemiş olayı tarih düşürdüler. Daha birçok Şair manzumeler yazıp tarihler düşürdü. Gemiler İstanbul limanına gelemediği için kıtlıkta başladı. Şubat ayında etin okkası 15 akça' ya (540 tl) ve Zahire fiyatları da buna benzer şekilde yükseldi.

Yılmaz Öztuna büyük Türkiye Tarihi cilt 5 sayfa 155-156

Atatürk’ün Balıkesir Ulucami de okuduğu hutbe!..

7 Şubat’ta Ulucami'de öğle namazını kalabalık bir ce­maatle kıldık. Sonra mevlit okundu. Bundan sonra da M. Kemal Paşa minbere çıkarak mükemmel bir hutbe okudu.

Tarihî hutbeyi aynen veriyorum:

(..Millet. Allah birdir, şanı büyüktür, Allah'ın selâmeti, atıfeti ve hayri üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Hak tarafından insanlara hakayık-ı di-niyeyi tebliğe memur resul olmuştur. Kanun-u Esasî cümlenizce malûmdur ki Kur'an-ı Azimüşşân'daki nusus (açık-lık)'tur. insanlara feyz vermiş olan dinimiz son dindir, ek-mel (eksiksiz) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa ve ha­kikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor, eğer akla, man­tığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı, bununla diğer kavain tabbiyeyi ilâhiye beyninde tezat olması icap ederdi. Çünkü bilcümle kavanin kevniyeyi (dünya ve ahiret yasa­ları) yapan Cenâb-ı Hak'tır.

Arkadaşlar;

Cenâb-ı Peygamber, mesaisinde iki dareye (daire), iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Al­lah'ın evi idi. Millet işlerini, Allah'ın evinde yapardı. Haz­ret-i Peygamber'in eser-i mübareklerine iktifaen bu daki­kada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususatı görüşmek maksadıyla bu dâr-ı kudside Allah'ın huzu­runda bulunuyoruz. Beni mazhar eden, Balıkesir'in dindar ve kahraman ihsanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesile ile büyük bir sevaba nail olacağımı ümit ediyo­rum. Efendiler, camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın ya­tıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lâzım geldiğini düşünmek yalnız meşveret için yapılmıştır. Millet işlerin­de her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak için-elzemdir, işte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklâlimiz için. bilhassa hâkimiyet için neler düşündüğü­müzü meydana koyalım. Ben kendi düşüncemi söylemek istiyorum. Hepinizin düşündüklerini anlamak istiyorum. Âmal-ı milliye, irad-ı milliye yalnız bir şahsın düşüncesin­den değil bilûmum efrad-ı milletin arzularının, emellerinin muhassalasından ibarettir. Binaenaleyh benden ne öğren­mek, ne sormak istiyorsanız, serbestçe sormanızı rica ede­rim.»

Gazi minberden indi ve mihrabın önünde, namaz kıl­dığımız yerde yanıma geldi. Halkın sorularına cevap verir­ken su sözleri ile, hutbe-l sena ile izah etti:

«Biliyorsunuz ki, Hazret-i Peygamber, zaman-ı saadet­lerinde hutbeyi kendisi irat ederdi. Gerek Peygamber Efen­dimiz ve gerek Hulefâ-i Raşidîn (ilk dört halife) hutbeleri­ni okuyacak olursanız, görürsünüz ki, gerek Peygamber'­in ve Hulefâ-i Raşidîn'in söylediği şeyler, o günün mese­leleridir. O günün askerî, idarî, malî, siyasî ve içtimaî hususatıdır. Ümmet-i islâmiye tekessür (çoğalma) ve mema-lik-i islâmiye tevessüse başlayınca Cenâb-ı Peygamber'in ve Hulefâ-i Raşidîn'in hutbeyi her yerde bizzat kendilerinin irat etmelerine imkan kalmadığından halka söylemek iste­dikleri şeyleri iblâğa birtakım zevatı memur etmişlerdi. Bun-dan herhalde en büyük rüesaydı (başkanlar). Onlar cami-i şerifte ve meydanlarda ortaya çıkar, halkı tenvirve irşat için ne söylemek lazımsa söylerlerdi. Bu tarzda devam ede­bilmesi için bir şart lâzımdı. O milletin reisi olan zatın hal­ka doğru söylemesi, halkı dinlemesi ve halkı aldatmama­sı, halkı ahval-i umumiyeden haberdar etmek son derece haiz-i ehemmiyettir.

Çünkü herşey açık söylendiği zaman halkın dimağı hal-i faaliyette bulunacak, iyi şeyleri yapacak ve milletin zara­rına olan şeyleri red ederek şunun veya bunun arkasından gitmeyecektir» diyerek padişahların hutbeyi Arapça okumalarını istibdatlarını idame için olduğunu, taunun için hutbenin Türkçe olması lüzumunu bildirdi.

uğur Mumcu Kazım Karabekir'i anlatıyor alınmıştır.

 Sessiz çığlık

Nezihe Araz'ın arşivimde bulduğum ,Tarihini hatırlamadığım bir gazete makalesi İnsani!..... duygular taşıyanlar için gerçekten çok  ilginç!...

SESSİZ ÇIĞLIK

Okudunuz mu bilmiyorum,günaydın gazetesinde çıkan haberi?Unutmak istiyorum.Okumamışım gibi düşünmek istiyorum,olmuyor.Günlerdir için bu haberle dolu.İçimde tarifsiz bir acı var,bir yara...

Amerika'nın Colombia Üniversite'ndeki araştırma profesörlerinden Prof.Terry Felstein ve arkadaşı Prof.Stuart Campbell uzun süredir yaptıkları araştırmaların sonucunu açıkladılar.Diyorlar ki :"Kürtaj sırasında bisturi ana rahmine değdiği anda anasının karnındaki çocuk feci çığlıklar atıyor.Bu duyarlık üç aylıktan başlayarak çok açık seçik bir biçimde görülüyor ve ultrasonografik aletlerle de tespit ediliyor.

Yani ne oluyor demek ki ...Demek ki kürtaj uygulamasına maruz kalan her cenin bağıra bağıra hayatından oluyor.İstemeden ve hiçbir suçu günahı yokken.Bu imaj beni...Pek çoklarını ettiği gibi,perişan ediyor.

Kürtaj üzerine ne demeli ? Bazen bir zaruret ,bazen bir savunma bazen bir günah temizleme , bazen bir nüfus planlaması,yani toplum yararına...ben oturup yapılması doğrudur,yanlıştır tartışmasına girecek durumda değilim.Ne hakemim ne hakim.Ben haberin içindeki acıyı görüyor ve ...."Ne yapıyoruz,neler yapıyoruz" diye dövünüyorum o kadar.

Bayılıyorum bazı insanların davranış biçimlerine "Bu aktır,bu karadır" diye kestirip atan ,akla karanın arasında bin türlü renk nüansı olduğunu düşünmeden "işte bu aktır,başka türlüsü düşünülemez,ben de ak olanı tutuyorum... Ya da kara olanı tutuyorum." deyip rahatça yorganını başına çeken.bir de bizim kategori var.Gerçekten akmı, gerçekten kara mı?...diye sızlanıp duran Ve aklarla karalar arasındaki bin nüansı gözden geçirip doğruları bulmaya çalışan.

Yani ben bu kürtaj olayında oldum olası salim bir karara varmış değildim aslı.Şimdi hele...Hele o bebeciklerin sessiz çığlıklarını ültrason aletlerle banda geçirdikten sonra ...nasıl hüküm verebilirim.

Demek ki kürtajda hiç değilse  bekleme süresini daha erkene almak gerekiyor,her şeyden önce.Yada kürtaj yasalarını yeni baştan gözden geçirmek icap ediyor.

Başka ülkelerde,kürtaja karar veren kadınlara belli bir düşünme süresi tanınmıştır.Kadın kürtajdan önceki o süre içinde durumunu bir kere daha düşünür.Birçok defa da kararından cayar.O caymasa bile,yine başka ülkelerde ,kadınları kürtajdan caydırıcı kurumlar ,dernekler vardır.Bunlar kadınla temasa geçerek yaptığı işin yanlışlığını anlatmaya çalışırlar ve eğer korkusu çocuğuna bir gelecek sağlamak meselesinden kaynaklanıyorsa ,ona yardımlar vaat ederler.

Bu kürtaj aleyhtarı kuruluşların amacı bir canlının yok olmasına engel olmaktır. Bunu hem dini, hem ahlaki bakımdan yanlış buldukları içindir.

Bu yeni durum,bakalım çeşitli kuruluşlarca nasıl karşılanacak ve hele anneler ,bu yazıları ve araştırmaları okuduktan sonra durumlarını nasıl ayarlayacaklar.

Bilim bir bakıma acımasızdır,sonuçlarını çıplak gerçekler olarak insanlık alemine armağan eder.Bu sonuçlara uyup uymamak insanların ve toplumların kararıdır.Bakalım bu araştırmanın etkileri ne olacak ve insanlar,ama asıl bu ameliyatları yapan doktorlar,ellene bisturilerini nasıl alacaklar? Ve anneler... İnsanoğlu yeni bir çıkmaza girmiştir bu olayla.Bu kadar gözümde büyütüyorum bu olayı.

Osmanlıda Harem

Batı’nın Osmanlı kadınına bakışı “Harem” eksenlidir...
Osmanlı sarayındaki haremi bir “Mutsuz kadınlar hapishanesi” olarak algılamışlar, haremdekiler hakkında fantastik hikâyeler uydurmuşlardır...
Oysa harem, yabancı yazarların hiç görmeden yazdıkları seyahatnamelerinde anlattıkları gibi, bir “mutsuz kadınlar hapishanesi” değil, öncelikle padişahların evidir...
İkincisi: Kadının dikkat, liyâkat ve zekâsına göre yükseldiği bir “Kadın Üniversitesi”dir (Erkeklerinki de Enderun’dur).
Yedi-sekiz senelik mecburi bir eğitim sürecinde çeşitli sınavlardan geçtikten sonra, “çırak” çıkarılanlar (birisiyle evlenip haremden ayrılan cariyeler) yerleştikleri semtin öğretmenliğini yapar, o semtin kadınlarına ve kızlarına okuma yazma, edep-erkân, hayır-hasenat, nezaket, görgü, Kur’an-ı Kerim, biçki-dikiş, nakış, oya, dantel öğretirlerdi.
“Saraylı Ana”nın konağında haftanın belirli günleri yapılan “kadın kadına” toplantılarda güzel sesli hafızlar Kur’an okuduktan sonra, çeşitli kitaplar okunur ve okunan metin üzerine ciddi tartışmalar gerçekleşirdi.
Böylece “Saraylı Ana”nın konağı bir nevi “Halk Üniversitesi”ne dönüşürdü... Mahallenin kadınları ve kızları da bu “üniversite”nin öğrencileri olur, bu sayede bilgi ve görgülerini artırırlardı.
Zaten kitap okumak, Osmanlı saray kadınının tutkusuydu. Padişah eşlerinin ve kızlarının özel dairelerinde, haremde bulunan genel kütüphanenin dışında mutlaka bir kitaplık bulunurdu.

 
Çocuklarımızın doğru düzgün yetişmemesinde, sanırım kadının kitaptan kopuşunun büyük rolü var... Bilgisiz ilgi, çocukların geleceğini inşa etmiyor! 
Malum “Yuvayı dişi kuş yapar...” 
Atasözü deyip geçmeyin: Bilirsiniz, atasözleri hayatın içinde damıtılmış tecrübeleri yansıtır. Bu bakımdan önemsenmelidirler...
Önemsediğim atasözlerinden biri de işte bu “Yuvayı dişi kuş yapar” sözüdür. Bu atasözünde, toplumun oluşumunda kadının konumu vurgulanıyor... 


Onu “ailenin bel kemiği” yapıyor...
İsveçli Prof. Gaston Jezz bu gerçeği keşfedebilmiş nadir Avrupalılardan biridir. Şöyle diyor:
“Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz.” 
Bu nizamın mimari kadındır ve bunun için de baş tacıdır!
A.L. Castellan ise şöyle diyor: “Türkler başkalarının kadınlarına azami derecede hürmet ederler ve gezinti yerlerinde tesadüf ettikleri kadınlara gözlerini dikip bakmayı haram sayarlar.”
Mareşal Moltke’nin söylediklerine de bir göz atalım:
“İtiraf etmeliyiz ki; bizde bir genç kız, nişanlılıktan evliliğe geçince bir derece daha itibardan düşer. Çünkü şehvetperest erkeklerin âşıkane iltifatları kesilir. Şarkta ise evlilik, kadını yüceltir; zira evin tek hâkimi kadındır.” 
Mareşal Moltke’nin sözlerini yüksek sesle tekrarlayalım: 
“Evin tek hâkimi kadındır...”
Evin hâkimi olan topluma da hükmeder!..
Demek oluyor ki, bize öğretilenin aksine, Osmanlı kadını ezilen, horlanan, aşağılanan bir tip değil, saygı gören bir figürdür...
Geleceğin padişahları (şehzadeler) bile onların elinde yetişir.
Gelecek yazımızda “Osmanlı’da kadın-erkek eşitliği”ne bakalım inşallah!

Yavuz Bahadıroğlu

http://www.habervaktim.com/yazar/28952/osmanlida_kadin_hayati.html alınmıştır.

 


Osmanlı’daki sıbyan mektepleri




Askeri ve siyasi başarılarının yanında ilim ve medeniyette de geniş ufuklar açan Osmanlı imparatorluğu topraklarının dört bir tarafını ilim-irfan yuvalarıyla kuşatmıştır. Osmanlı’yı bir ağ şeklinde saran bu kurumlar bugünün fakülteleri seviyesindeki medreselerden, ilk ve anaokullarımız seviyesindeki sıbyan mekteplerine kadar yaygınlaştırılmıştı.

Osmanlı kaynaklarında adından sıbyan mektebi olarak bahsedilen ancak bizim anaokulu diyebileceğimiz eğitim müesseseleri de gelişmeye bağlı olarak çok yaygın hale getirilmişti. Öyle ki 16. yüzyılda memleketimizi dolaşmış bulunan bir Fransız seyyah her köyde bir ilkokula rastlamış olduğundan bahsetmektedir.


Ecdadımız çocuğa fazla ihtimam ve alaka gösteriyor, devlet, çocukların eğitimi için küçümsenmeyecek masrafları göze alıyordu. Çünkü anlamışlardı ki; "Kendi felsefesiyle nesillerine sahip çıkamamış milletler, bugün olmasa da yarın, zamanın insafsız dişleri arasında eriyip gitmeye mahkûmdurlar."


İşte bu sebeplerden dolayıdır ki okumayı teşvik etmek için umumi olarak çocuklar dört-beş yaşlarında iken hususi bir törenle okula başlatılıyorlardı. "Çocuklar, çağın en mükemmel eğitim ve öğretim sistemleri ile yetiştiriliyorlar, bir taraftan alfabeyi öğrenirken, bir taraftan da toplumun içinde yaşamanın gerekleri olan fedakârlık, birbirinin hakkına riayet, din ve devlet için ölümün şeref olduğunu dört-beş yaşlarından itibaren öğrenmeye başlıyorlardı.

Evliya Çelebi'ye göre İstanbul'da 1935 sıbyan mektebi vardı. Yine bazı kayıtlara göre o dönemde Amasya'da 200, Erzurum'da 110 sıbyan mektebi bulunduğu bildirilmektedir.

 
Çocukların eğitimine çok büyük ehemmiyet veren Fatih Sultan Mehmed sıbyan mekteplerinde öğretmenlik yapacak olanlara bazı dersleri okumalarını mecburi tutmuştu. Medresede, edebiyat, mantık, geometri, astronomi ve kelam okumayanların sıbyan mekteplerinde ders vermeleri yasaklanmıştı.

Sıbyan okullarında sosyal yardıma da hususi bir önem verilmiş olduğunu vakfiyelerden anlıyoruz. Fatih Sultan Mehmed'in külliyesinde yaptırdığı ve "Darüttalim" adını verdiği ve oğlu II. Beyazıt’ın aynı surette külliyesinde yaptırdığı ve "Muallimhane" diye adlandırdığı okullara bilhassa yetim çocukların, bulunmazsa, fakir çocukların alınması şart koşulmuş ve bu okulların öğrencilerine gündelik harçlık vakfolunmuştur. Birçok okulun vakfiyesinde de kimsesiz veya fakir çocuklara her yıl "kapama" adı altında elbise ve ayakkabı almayı sağlayacak ödenekler ayrıldığı gibi, belli günlerde yiyecek veya harçlık dağıtılmasını sağlayacak tahsisler yapıldığı, hatta II. Bayazit'in ve Kanuni'nin İstanbul'da yaptırdığı mekteplerle, Yavuz'un annesi tarafından Trabzon'da yaptırılan Hatuniye mektebi gibi bazılarında da bütün bu sayılanlardan başka günde iki öğün yemek verilmesinin sağlandığı görülmektedir. Çeşitli vesilelerle zaman zaman İstanbul sıbyan mektebleri öğretmen ve öğrencilerinin Paşa kapısına (Bab-ı Ali) davet olunarak, öğretmenlere hil'atlar giydirilip, hediyeler verildiği, öğrencilere de pilav, zerde ziyafetleri çekildiği ve harçlıklar dağıtıldığı da bazı eski kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bazı vakfiyelerde ise kabiliyetli çocuklara ayrıca burslar ayrılmıştır. Hemen her okulun vakfiyesinde çocukların yıllık bahar, kır gezintilerinin gerektirdiği her türlü giderin göz önünde tutularak karşılığının sağlandığı görülmektedir.

Çocukların eğitimi daha sonraki yıllarda da ihmal edilmemiştir. Sultan II.Mahmud 1824'de İstanbul'da halkın, çocuklarının cahil kalmasındaki kötülüklere dikkati çekerek, herkesin çocuklarını akıl baliğ oluncaya kadar günde iki defa mektebe gönderip okutturması mecburiyetini ilan ve bunun sonucu olarak da öğrenim çağındaki çocukların esnaf tarafından çıraklığa alınmalarını yasak etmişti.

http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=121752 alınmıştır

Yavuz padişah hilafeti, sahabeler den aldı...

Bir gün Yavuz Sultan, Selim Han (Rahmetullahialeyh) Sadık dostu ve nedimi Hasancan'ı çağırır, ona rüyanda ne gördün diye sorar... Zaten bu celâlli padişahın karşısında duyulan heyecan birde bu şaşkınlığa sebep olur, hünkârım rüya görmedim der... Yavuz Padişah tekrar sorar, iyi düşün ne rüya gördün? Hasancan tekrar rüya görmedim hünkarım der, ve Yavuz Padişah meraklı ve sıkıntılı bir eda ile huzurundan gönderir ve beklemektedir...Hasancan çıkar ve saraydaki üçüncü avlunun köşesi (Hırka-i Saadet'ten, yürüyerek Babüs'sadet önüne geliyor..) Ak Ağalar da denilen kapı bekçileri (bunlar normal bekçi değil çok özel yetiştirilmiş büyük devlet adamlarıdır, sıradan kapı muhafızları sanılmasın..) Ak ağalardan Hasan ağa'yı düşünceli ve dalgın gören Hasancan, hatır sorar ve Hasan Ağa anlatır, "Sormayın Paşam, gece ilginç bir müşahedem oldu." Akşam ezanıyla beraber Babüssade kapıları (o dev kapılar) kapılar çekilir ve kapatılırdı. Gece iki veya üç gibi, kapı vurulur ve Hasan Ağa kapıyı açar ki kapı önünde bir yığın beyaz elbiseli beyaz sarıklı zat vardı. "-Dört tanesi kapıya yaklaştı, bir tanesi iyice yaklaşıp bana dedi ki, ben Ali bin ebu Talib (rad), yanımdakiler de Ebubekr (rad), Ömer (rad.) Osman (rad), (ve arkasında diğer sahabeler..) Bizler Mısır seferine hazırlandık, hünkârınıza selamımızı söyleyiniz, hünkârınız daha hazırlanmadı." buyurur... Yakaza hâlinde bunu gören Hasan Ağanın anlatımı, gözyaşlarına boğulan Hasancan'a Yavuz Padişah'ın ona neden rüyadan sorduğunu da anımsatır...

 

Ve acilen huzur-u hünkâra varıp "Müjde hünkârım, o dün gece görülmesi gereken rüyayı ben Hasancan kulunuz değil, kapıağası Hasan kulunuz görmüş.." diyerek hadiseyi anlatır padişaha.. Yavuz padişah dinlerken bakmaya cesaret isteyen gözlerinden yaşlar boşalır.. Ve Hasancan'a der ki; "-Biz demezmiydük ki, O'nlar tarafından bir yere memur edilmeden hiçbir işe başlamayız.." ve ekliyor: "Dedelerimiz evliyadanmış, onlara direk malum olurmuş (bildirilirmiş) lâkin biz onlara benzemedük" der... 
 
Hiç şüphesiz, Osmanoğulları kutlu bir ocaktır, saltanat nişanları ve taçları sarıklarına koydukları bir tüydür, çünkü efendimiz aleyhisselatuvesselamın yoluna süpürge etmeyi en büyük taç ve saltanat nişanı olarak görmüşlerdir. Hemen bütün memalik-i islamı birleştirmiş, tüm devletli islam hanedanlarını, ülkelerini beyliklerini devletlerini halife sancağı altında toplamış ve Müslümanları birleştirmişlerdir. Allah cümle selatin-i Osman'ın mubarek ruhlarını şad-u handan eylesin. Onların alimi evliyaları komutan ve askerlerinin manevi himmetlerini üzerimizden eksik etmesin. Allah bu kutlu ocağı ümmet-i Muhammed'in başından eksik etmesin...

Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala Ali Seyyidina Muhammed...

Harun Davut Eyyüboğlu

Kaynak: Tacüt Tevarih (Bu eseri yazan Hoca Saadeddün, aynı zamanda Sultan Selim'in nedimi Hasancan'ın oğludur.)


http://www.facebook.com/OSMANLI.HANEDAN.VAKFI

Dünyanın ilk Standartlar ve Tüketiciyi Koruma Kanunları

Prof Dr. Ahmed Akgündüz

Evet doğrudur. II. Bâyezid devrine ait en mühim kanunlardan birisi şüphesiz ki, Bursa, İstanbul ve Edirne İhtisâb Kanunnâmeleridir. Bu kanunnâme, dünyanın en mükemmel ve en geniş belediye kanunu olmakla kalmamakta, aynı zamanda dünyada ilk tüketici haklarını koruyan kanun, ilk gıda maddeleri nizâmnâmesi, ilk standartlar kanunu, ilk çevre nizâmnâmesi ve kısaca asrına göre çok hârika bir hukuk kodudur. Bu kanun, hem Osmanlı örf âdetlerini ve hem de İslâm hukukunu çok iyi bilen Mevlânâ Yaraluca Muhyiddin tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış tarihi 1502 ila 1507 tarihleri arasındadır.

Biz, her biri 100 küsur maddeyi bulan bu üç kanunnameden sadece bazı maddelerini, tüketici hakları açısından arz ediyoruz (Maddenin başındaki rakamlar Kanun maddelerine ve harflerden B, Bursa, E Edirne ve İ İstanbul Kanununa işaret etmektedir):

“İ-45. Ve mahkeme kararıyla yiyecek ve içecek ve giyecek ve hubûbât ki; çarşıda ve pazarda vardır, gözedilüb her meslek sahibi teftiş oluna. Eğer terâzûda ve kilede ve arşunda eksük bulunursa, muhtesib (belediye başkanı) haklarından gele.

İ-21. Etmekçiler, standart olarak alınan ekmeği narh üzere pâk işleyeler, eksik ve çiğ olmaya. Etmek içinde kara bulunursa ve çiğ olursa, tabanına let uralar; eksük olursa tahta külâh uralar veyahud para cezası alalar. Ve her etmekçinin elinde iki aylık, en az bir aylık un buluna. Tâ ki, aniden bazara un gelmeyüb Müslümanlara darlık göstermeyeler. Eğer muhâlefet edecek olurlarsa, cezalandırıla.

İ-4. Eyle olıcak ekmek gâyet eyü ve arı olmak gerekdir.

E-7. Aşcılar bişürdükleri aşı pâk bişüreler ve çanakların pâk su ile yuyalar ve tezgâhlarında kâfir olmaya. Ve iç yağiyle nesne bişürmeyeler. Ve bir akçelik eti her ne narh üzerine alurlar ise beş pare olur. Bir akçelik aş alanın aşına bir pâre koyalar. İki pulluk dahi etmek vereler. Bir akçelikden artuk alsalar ya eksük alsalar, bu hisâb üzerine vereler. Cemî‘ Edirne'nin aşcıları ittifakiyle teftiş olundı.

İ-38. Ve kile ve arşun ve dirhem gözlenile; eksüği bulunanın hakkından geleler.

İ-5. Un kapanında olan kapan taşlarını, mahkeme kararıyla muhtesib (belediye başkanı) dâim görüb gözede. Tâ ki, hile ve telbîs olub un alan ve satan kimesnelere zarar ve ziyân olmaya.

B-74. Ve hamallar na‘lsuz at istihdâm etmeyüb ve dağ yükünün iki yükünden ziyâde götürmeye.

E-58. Ve ayağı yaramaz bârgiri işletmeyeler. Ve at ve katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler. Ve ağır yük urmayalar; zira dilsüz canavardır. Her kangısında eksük bulunursa, sâhibine tamam etdüre. Eslemeyeni gereği gibi hakkından gele. Ve hammâllar ağır yük urmayalar, ma’kul üzerine ola[1].

İ-40. Ve sirke ve yoğurda su koymayalar. Su katılmış olub bulunursa, teşhir edeler veyahud tahta külâh uralar, gezdireler.



İ-29. Kuyumcular, sâde işi dirhemine bir akçe; minekârî işde dirhemine iki akçe ve altun sâde ise miskâline üç akçe; müşebbek işde miskâline beş akçe ve gümüş düğmeler iriyi ve hurdayı gâyet eyü hâlis işleyeler, bakır koyub işlemeyeler. İşleyenin muhtesib (belediye başkanı) gereği gibi haklarından gele.

İ-33. Ve boyacıları dahi gözedeler, kalb boyamayalar; boyarlarsa gereği gibi hakkından geleler.

İ-42. Ve iplikçilerin ipliği tire ipliğine berâber ola. Ve astar ki, şehirde işlene, sekiz arşun ola, eksük olmaya. Olursa hakkından geleler.

İ-46. Hammâmcılar, hâmmâmları gözedeler, yunmuş ola, ıssı ve sovuk su ile ârâste ve dellâkleri cest ve çâlâk ola. Usturası keskin ola. Şöyle ki, usturası altında kimesne zahmet çekmeye ve nâzır olan fotaları pâk duta; Müslümana verdüği fotayı kâfire vermeye.

İ-66. Ve dahi hekîmlere ve attârlara ve cerrâhlara, muhtesib (belediye başkanı)in hükmi vardır; görse ve gözetse gerekdir.

İ-24. Bakkallar ve attârlar ve bezzâzlar ve takyeciler, onun on bire satalar, ziyâdeye satmayalar. Ziyâdeye satarlarsa, muhtesib (belediye başkanı) dutub te'dîb ede. Ammâ bu bâbda ve gayride mahkeme kararı bile ola.

E-194. Berber gözlene; kâfir başın tıraş etdükleri ustura ile Müslüman başın tıraş etmeyeler. Kâfir yüzin sildikleri fota ile Müslüman yüzin silmeyeler. Usturaları keskün ola.


E-195. Tabibler dahi gözlene; bîmârhâne (hastahane) tabiblerine göstereler, imtihân edeler, kabul etmedikleri kimesneleri men` edeler. Cerrâhlar dahi gözlene; san`atlarında kâmil olalar.

E-196. Değirmenciler gözlene; değirmende tavuk beslemeyeler ki, halkın ununa ve buğdayına zarar etmeye. Ve âdetlerinden artuk almayalar ve iri öğütmeyeler ve kesmüklü buğdayı değiştirmeyeler ve illâ muhkem ve müntehî hakkından geleler.

E-198. Ve câmilerde dilenci tâifesin yürütmeyeler.

İ-70. Ve her san‘atı aydan aya kadı ile teftiş ede ve dahi göre ve gözede. Her kangısı kim ta‘yin olunan narhdan eksük sata, muhtesib (belediye başkanı) hakkından gelüb teşhîr ede.

İ-73. Fil-cümle bu zikr olunanlardan gayrı her ne kim Allâh ü Te‘âlâ yaratmışdır, hepsini de muhtesib (belediye başkanı) görüb gözetse gerekdir, hükmi vardır.

Şöyle bileler, her kim muhâlefet ve inâd ederse, itâba ve ikâba müstahak olur”[2]

[1] Hayvan haklarının 20. yüzyılın başında savunulmaya başlandığı düşünülürse, bu maddenin çok ileri bir hukuk anlayışının mahsulü olduğu daha iyi anlaşılır.

[2] Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, c. II, sh. 188-230, 286-304, 387-402.

 

 


 Atatürk İsrail'e nasıl bakıyordu

 

Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün İsrail'e bakış açısı nasıldı?
İşte Milli Gazete yazarı Lütfü Özşahin'in kaleminden bu sorunun yanıtı:

Yazı: Lütfü Özşahin


Kaynak : www.milligazete.com.tr



Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk"ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hâkimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar". 

Siyasal şuur altı fundamentalist Yahudilik anlayışından beslenen İsrail ordusu ve işbirlikçileri Lübnan ve Filistin"de katliamlarına devam ederken maalesef Türkiye “İçimizdeki İsrail” marifetiyle kış uykusuna erkenden teslim olmuş gözükmektedir. Öyle ki, milletimizin haykırışının aksine iktidarın basiretsizlik ve korkudan dolayı kılı bile kıpırdamıyor. Devletimizin siyasal yönelişine ve çizgisine yön veren güç odakları, Evangelist ABD ve Siyonist İsrail"in belirlediği ve sınırlarını yine kendilerinin tayin ettiği “Real Politik” koşullar safsatası ile vakit geçirmektedirler.

İsrail muharref Tevrat-Tora"ya göre Tanrıyla uğraşan, güreşen, işte ayrı oturan, milletler arasında sayılmayan, tüm insanların kendileri için köle olarak yaratıldığı, Tanrı Yehova"nın seçkin kavmi,

Onun öz çocukları konumunda olan bir millet. Bundan dolayı Yahudi inancına göre; “Orduların rabbi olan Yehova” İsrail halkının koyunları ve dahi Arz-ı Mev"ud (vaat edilmiş topraklar) için gentile (kafir) sınıfında sayılan, Yahudi ırkından ve inancından olmayan tüm milletleri kundaktaki bebeğe, çocuklara, kadınlara tavuklara, evcil hayvanlara, hatta nefes alan her canlıya kadar katletme, kanını içme yetkisi vermiştir. Öyle ki, bu bağlamda muharref Tevrat-Tora"nın Tensiye, Yeşu, Amos ve Hezekiel bölümlerinde kanı ve katliamı kutsayan çok sayıda sözde ayetler vardır. Evet İsrail böylesi bir dinsel inanca sahip. Humanist ve reformist kesimler hariç, en azından İsrail devlet aygıtını elinde tutan Ferisi kökenli Hahamlar ve azgın Siyonistler böyle düşünüyor.

Bu zevata göre bir Yahudi asker için bir buçuk milyar Müslüman bile öldürülebilir. Zira bir Yahudi"nin kanı her türlü mukaddesatın ve İnsan haklarının üzerindedir. Bu yargımızı doğrulamak için Tevrat-Tora ve Talmud"a şöyle bir göz atmak bile yeter. 
 
Ancak iş burada bitmiyor. İçimizde köşe başını tutmuş Yahudi hizmetkarı çok güçlü hainler var. Bunlar bizi zayıf düşürmektedir. Yoksa İsrail bu kadar pervasız olabilir mi? Yukarıda tablosunu çizdiğimiz dinsel zemin üzerine oturan İsrail siyasal aklı ve muhayyilesinin içimizdeki temsilcileri, kripto Yahudiler, Sabatayistler ve bunların kulu ve kölesi durumunda olan bir takım köşe yazarları, sözde sanatçı müsveddeleri, bir kısım siyasetçiler, devletimizin en kritik makamlarına yerleşmiş bazı bürokratlar İsrail"in kendisinden daha tehlikeli bir işlev görmektedir. 

Zira Türk milletinin ve devletinin yönetim kadrolarına sızan bu içimizdeki Müslüman ismi kullanan İsrailliler bugün bile laiklik, çağdaşlık, Atatürkçülük, özgürlük ve demokrasi maskesi altında gençliğimizi ve devletimizi kendi geleneğinden kopararak parçalamak istemekte ve bunun için medyadaki temsilcileri Filistin ve Lübnan, İsrail bombaları altında yanarken televizyonlarda en rezil programları ekranlara koymaktadırlar.



Maalesef her yere sızmış bulunuyorlar. Şüphesiz bu sızma harekatında Roma İmparatorluğu dönemimde de bir Yahudi yerleşim merkezi olan Selanik ve hakeza Sabatay Sevi"nin doğum yeri olan İzmir, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti"ne sızmanın en önemli üssü olmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet"in doktoru Yakup Paşa"dan, Yasef Nasi ailesinden, Sabatay Sevi"den, Menderes"in MİT müsteşarı Behçet Türkmen"e, hatta Başbakanlık müsteşarı mason Üstad"ı Azam"ı Ahmet Salih Korur"a kadar ismini sayamayacağımız birçok dönme ve mason devletimizin en üst kurumlarında içimizdeki İsrail"in şaşmaz temsilciliğini yapmışlardır ve torunları vasıtası ile de halen yapmaya devam etmektedirler. Bu içimizdeki kripto İsrailliler, onların tavsiyelerini ve yaptıklarını hakikatin ve ilericiliğin kendisi sanan yerli işbirlikçiler sanatımızı, mimarimizi, edebiyatımızı, müziğimizi, ekonomimizi, siyasal aklımızı öyle bir tahrip ettiler ki, midemizden, makamımızdan, malımızdan ve köşeyi dönmeyi düşünmekten başka hiçbir şeyi düşünemez olduk. Cemil Meriç"in ifadesi ile idraklerimiz hadım edildi. 

Sadece madden değil düşünsel, zihinsel ve siyasal anlamda da köleleştirildik. Bundan dolayıdır ki, Türkiye"de hangi iktidar iş başına gelse İsrail ve Amerikan ekseninden dışarı çıkamamakta, Mehmetçikleri vuran PKK"yı takip etmek için bile ABD"li ve İsrailli ağabeylerinden en azından telefonla izin almak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sanki İsrail, Lübnan ve tapusunun elimizde olmakla övündüğümüz Filistin"de katliam yaparken kendilerine soruyormuş gibi.


Atatürk İsrail için ne düşünüyordu?

Şimdi her konuda Atatürk adına konuştuğunu ve hareket ettiğini söyleyen her kesim Atatürk’ün 27 Temmuz 1937 tarihinde Hâkimiyeti Milliye gazetesine verdiği demeci ibretle okumalıdırlar. Ortadoğu’da bütün bir bölgede çıbanbaşı olacak bir Yahudi Devleti’nin kurulma aşamasında olduğunu sezinledikten sonra “Filistin’e el sürülemez. Türkler bölgedeki yabancı işgali kabul edemez. Hz. Muhammed’in ve kutsal değerlerin hürmetine İslam’ın mukaddes topraklarının Yahudilerin ve Hıristiyanların nüfuzuna girmesine engel olacağız. Ordumuzun buna gücü yeter. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Arap kardeşlerimizden uzak kaldık ancak onların aralarındaki karışıklıkları kimse bizden iyi bilemez.” demiştir Atatürk. 

Evet, Mason localarını kapatan Mustafa Kemal Atatürk’ün kurulacak muhtemel İsrail devleti hakkındaki düşündükleri. Yani gerekirse mukaddes topraklar için savaşmayı ön görmektedir. Fakat ne yazık ki, İsrail devleti kuruldu ve bölge tam 58 yıldır kan, barut, gözyaşı ve katliam altında. Hemen belirtelim ki, Mustafa Kemal’in bu kararlı tutumunu benimsemeyen ve halen ABD ve İsrail ekseninden bir türlü çıkamayan Türkiye; eğer böyle giderse yakın bir gelecekte Siyonist İsrail ordusunu ve evangelist sömürgecileri fiilen güney sınırlarında bulacaktır. Zaten şimdiden güney sınırımızda kukla Kürdo/ Judea devleti kurulmadı mı?



İlla İsrail ve ABD füzelerinin şehirlerimizde patlamasını mı bekleyeceğiz.

 


 Hatemülenbiya


Hatemülenbiya geleceğini evvelce haber vermiş olanlardan birisi de (İyad) kabilelerinin ulusu olan meşhur (Kassı bini Saide) dir ki, pek çok yaşamış ve sır çözmekle pek ziyade şöhret bulmuş bir adamdır.

Hatta, çok ihtiyarken (Sûku Ukkâz) da bir kızıl deve üzerinde olduğu ve Arabın güzel  söz söyleyenleri orada hazır bulunduğu halde bütün bir hutbe okumuştu. O vakit Fahrialem Hazretleri de (Sûku Ukkâz) 'da bulunup onun bu hutbesini dinlemişti. Fakat henüz halkı davete memur olmamıştı.


(Kassı bini Saide) nin o hutbesi Araplar beyninde pek ziyade şöhret bulmuş ve dillere destan olmuştur.Hülasatan tercümesi budur:

-'Ey Nas! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar  biter, Çocuklar doğar, analarının babalarının yerini tutar. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez. Hemen birbirini kovalar. Kulak veriniz, dikkat ediniz. Gökten haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük divan, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur... Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları  yerden  hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim. Allah’ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir ve Allah'ın bir gelecek peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki ona iman edip de o da hidayet eylile Vay o bedbahta ki ona isyan ve muhalefet eylile. Yazıklar olsun, ömürleri gafletle geçen ümmetlere!..

 
Ey cemaat! Hani aba ve ecdat, hani müzeyyen kâşaneler ve taştan haneler yapan (Ad) ve (Semud) ,hani dünya varlığına mağrur olup da kavmine "Ben sizin en büyük Rabbinizim" diyen Firavun'la Nemrut? Onlar size nispetle daha zengin ve kuvvet ve kudretçe sizden üstün değilmi idiler.? Bu yer, onların değirmenini de öğüttü, toz yaptı, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp, ıssız kaldı. Yerlerini, yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Onların yoluna gitmeyin Her şey fanidir. Baki ancak Cenab-ı Hak'tır  ki birdir, şerik ve naziri yoktur. Tapacak ancak odur. Doğmamış ve doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey yoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var, amma çıkacak yeri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Cezmettim herkese olan bana da olacaktır."

(Kassı bini Saide) Hatemülenbiyanın yakında geleceğini hissedip (Sûku Ukkâz) da böyle kalabalık bir halkın önünde söylerken biçare ondan bihaber idi ki,Hatemülenbiya Hazretleri de orada hazır ve nazir idi.

Kısası Enbiya Ahmet Cevdet Paşa

 


 

İnanılmaz casus Eli Cohen

 

Arjantin'den Kemal Emin Taybet ismiyle Suriyeli bir işadamı olarak Şam'a döndü. Yüksek sosyeteye girdi. Devletin sırlarını İsrail'e aktardı. Türkiye şimdi iki ülke arasında arabulucu. 

Ortadoğu'nun iki ülkesi İsrail ve Suriye şu sıralar, dolaylı yoldan bir diyalog yürütüyor. Bu diyalog yürüten ülke Türkiye. Diyaloga söz konusu olan isim ise bir İsrailli. Şam'da yaşamış bir İsrail casusu. İsrailliler onu, "Şam'daki adamımız" olarak andı.

Yaptıkları akla hayale gelmeyecek cinsten. Filmlere konu oldu. Ama hayat hikayesini okuduğunuzda şaşıracaksınız. Can Dündar Milliyet'te yazdı: 

Kim bu Eli Cohen?


Ortadoğu'dan çok ilginç bir pazarlığın kokusu geliyor.
Pazarlığın orta yerinde Türkiye var.

Konusu ise bir İsrail casusu:

Adı: Eli Cohen...

* * *

10 Aralık günkü Jarusalem Post gazetesi, "İsrail Cumhurbaşkanı Moşe Katsav, Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad'a bir mesaj göndererek Eli Cohen'in kemiklerini geri istedi" diye yazdı.

Haberde İsrail tarafının bunu diplomatik yollardan değil, insani temaslarla yaptığı belirtiliyor, ama teması kimin yürüttüğü yazılmıyordu.

Dün, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül İsrail'e uçarken, İsrail gazetesi Haaretz'de yeni bir haber çıktı. Buna göre Tayyip Erdoğan, aralıktaki Şam ziyaretinde Esad'a İsrail'in bir mesajını iletmişti.

Bu mesaj, Eli Cohen'in naaşının iadesi istemiydi.

Gazeteye göre şimdi Gül, Esad'ın bu iadeye ilişkin şartlarını Katzav'a "fısıldayacak"tı. Gazete bu arabuluculuğun, İsrail-Suriye diyaloğu için önemli bir zemin teşkil edebileceğini de yazıyordu.

Şimdi, pazarlığın konusu olan Eli Cohen'i tanıyalım:


 
Cohen, Halep'ten göçmüş bir Yahudi ailenin çocuğu olarak İskenderiye'de doğdu. Atak bir gençti. 29 yaşındayken Mossad'dan iş istedi, ancak İsrail gizli servisi, bu zeki gencin, fazla risk alma kapasitesi taşıdığı gerekçesiyle başvurusunu reddetti.
1960'ta Ortadoğu'da sular ısınıp da Arap ülkelerinde çalışacak ajan ihtiyacı doğunca Mossad eski dosyalarda Cohen'in adına rastladı. Arapça konuşan ve Araba benzeyen bu Yahudi genç, ideal ajandı. İşe alındı. Yoğun bir eğitimden sonra kendisine yeni bir kimlik verildi:



Kemal Emin Taybet...



Arjantin'de iş yapacak Suriyeli işadamı kimliğiyle Buenos Aires'e uçarken nereye gittiğini eşi bile bilmiyordu. Kısa sürede oradaki elçilikle teması ilerletti ve yatırım yapmak üzere Suriye'ye davet edildi.

1962'de Şam'a yerleşti. Zengin bir işadamı olarak sosyeteye karıştı. Evinde partiler veriyor, üst düzey dostluklar ve aşk ilişkileri kuruyor, aldığı bilgileri de, odasındaki radyo vericisinden Mossad'a geçiyordu.



* * *

1963'te Baas iktidara gelince Cohen'in önü hepten açıldı. Tanıdıkları, üst düzey görevlere atanmıştı.

O yıl Suriye'nin, İsrail için hayati önem arz eden Ürdün Nehri'nin yatağını değiştirmeye hazırlandığını bildirdi. 1964'te İsrail bölgedeki bütün ekipmanı bombaladı.



Ardından Cohen, Suriye'nin egemenliğindeki Golan Tepelerini ziyaret etti. Sadece üst düzey askerlerin girebildiği bu bölgede fotoğraflar çekti. Hatta casusluk tarihine geçecek bir öneriyle Suriyelilere istihkam mevkilerini ağaçlarla kamufle etmelerini söyledi.

Bu sayede, 1967 savaşında ilkin ağaçlı bölgeleri bombalayan İsrail, Golan Tepelerini iki günde ele geçirdi.



* * *

Sızıntıyı fark eden Suriye, Sovyetler'den yardım istedi. Teknisyenler sızıntının adresini hemen buldu.

Eli Cohen, 1965 Ocak'ında telsiz başında yakalandı.



Sorguda konuşmadı. İadesi için yapılan girişimlere kulak asmayan Suriye, Mayıs 1965'te Cohen'i idam etti.



Cesedi, boynunda İsrail karşıtı bir yazıyla 6 saat Şam'ın en işlek meydanında asılı kaldı.

O günden sonra "Casusların Tanrısı" namıyla ünlenen Cohen, "Şam'daki Adamımız" kitabına ve "Impossible Spy" adlı TV filmine konu oldu.



Belki Cohen'in biyografisine eklenecek en ilginç bilgi, asılışının 40. yıldönümünde kemiklerinin iadesi için, Türkiye'de anti Siyonist sloganlarla iktidar olmuş bir hükümetin Şam'la Kudüs arasında pazarlık yapmakta oluşudur.

com alınmıştır 04 Ocak 2005

 

 

Martin Luther, Osmanlı ajanı mıydı?

OSMAN ÖZSOY

 

 

PİRİ Reis'in hazırlayarak kendisine sunduğu dünya haritasına bakan Yavuz Sultan Selim, "Bir hükümdara çok, iki hükümdara az" der.



Osmanlı Devleti o yıllarda, dünyanın her noktasıyla ilgilenen cihan politikası izlemektedir. İşler olup bittikten sonra düşünen değil, dünyayı olmasını istediği gibi şekillendiren devlettir. Dünyanın hiçbir meselesine, bu onların konusu nazarıyla yaklaşmaz.



Dün Milliyet'te Osman Ulagay haklı olarak, Küresel düzeni yeniden biçimlendirme mücadelesinin kızıştığı günümüzde, Katolik Kilisesi'nin oynayabileceği siyasi rolü hafife almamak gerekir. Papalık, küresel düzene egemen olmak isteyenlerin ihmal edemeyeceği bir ağırlıktır, diye yazıyordu.


Papa II. Jean Paul daha ölmeden yerine kimin geçeceği tartışmaları başlamıştı.


Ticari firmaların bile seçilecek papa konusunda lobi yaptığı düşünülürse, dünyanın şu an tartışmasız tek patronu durumundaki ABD'nin bu işte kayıtsız kalması mümkün mü? 

Başkan Bush ve ekibi, dünyada ağırlığı olan siyasi (BM Başkanlığı), ekonomik (Dünya Bankası Başkanlığı), dini (yeni Katolik liderin belirlenmesi ve Ortodoks patriğinin himayesi), jeostratejik (Basra Körfezi, Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve dahası) kritik noktaları kontrol etme çabasında.


Hıristiyanlığı Türkler böldü

 

AVRUPALILAR'IN "Allah'ın gazabı" olarak adlandırdıkları Türk Hakanı Atilla nasıl ki Roma İmparatorluğu'nu sarsarak Bizans merkezli Ortodoks Kilisesi'nin güçlenmesini sağlamışsa, 16. Yüzyıl'da Avrupa'da gittikçe artan Fransa ve Almanya arasındaki hanedanlık tartışmalarından yararlanmak isteyen Osmanlı Devleti de, uyguladığı siyasetin sosyal ve kültürel sonuçlarıyla Avrupa'yı derinden etkilemiştir.


Nitekim kutsal Roma'nın dinî otoritesinin sarsılması ve Katolik Kilisesi'nin yanına Protestan Kilisesi'nin katılması Osmanlı'nın eseri olur. (Beşirli, M., Akademik Araştırmalar Dergisi Sayı: 9-10)



Osmanlı ne yapmıştı?



YENİ papanın belirlenmesindeki seyirci konumumuz bana, tartışmasız 3- 4 asır dünyanın en önemli küresel aktörü olan Osmanlı Devleti'ni hatırlattı.

15 ve 16. yüzyıllarda Türkler'in Avrupa'daki nüfuzu arttıkça ve Avrupalılar Türkler'i daha yakından tanıma fırsatı buldukça, İslam'a olan tutumlarında da değişmeler olur. Tevhid inancı güçlenir. Protestan Hıristiyanlar bir inanç esası olarak, "Allah birdir, sözde tanrılar yoktur" demeye başlar.


(Donovan, Jack, Islam, US, and Yeats' Dilemma.)


Bu ortamda, Almanya'da Katolik Roma Kilisesi'nin birtakım yanlış ve katı uygulamalarına karşı ilk itiraz Martin Luther'den gelir. Onu Fransa'da Calvin ve İsviçre'de Zwingli takip eder.


Batılı bilim adamları, Osmanlı'nın politik himayesinin, Protestanlığın gelişmesine imkân sağladığını kabul eder.


(Susan R., The Promise of Postmodernism for Unitarian Universalist Theology, Journal of Liberal Religion Summer 2002)


Martin Luther, Türkler'e karşı korunabilmek için onları tanımanın lüzumuna inanır. Halka bu yönde telkinde bulunması birçok kişinin Müslüman olmasına neden olur.


Türkler'in gelmesini ve memleketi idare etmesini isteyenlerin sayısı artar. Luther, 1541'de, "Öğreniyoruz ki, Alman halkı Türkler'e açıkça azizler nazarıyla bakmaktadır.


Türkler kuvvetli ve daima muzafferdir, onların kudreti tamamıyla artıyor. Hem onlara ait dinin, hem de hayat tarzının Allah indinde makbul olduğuna inanıyorlar" der. (Bilgegil, K., Rönesans Çağı Cihan Edebiyatında Türk Takdirkarlığı, 1973)


Luther'e destek ...


Prof. Kemal Beydilli'nin Tarih ve Tabiat Vakfı Yayınlarından çıkan, 'Rönesans Papaları ve Osmanlı Münasebetleri' adlı eseri de bu konuda önemli bir kaynaktır.



Asırlarca Hıristiyan dünyanın dini liderleri İstanbul'dan belirlendi. Osmanlı arşivlerini sadece Ermeni iddialarına karşı kendimizi savunmak için değil, bir zamanlar dünyayı nasıl şekillendirdiğimizi bilmek için de gözden geçirmemiz gerekiyor.


Nitekim şu an Osmanlı arşivleri, küresel politikalar izleyen ülkelerin araştırmacılarıyla dolu.


Ne diyeyim... Silkinin, kendinize gelin.


http://www.tercuman.com.tr/v1/yazaryazi.asp?id=47

 


 

 

“Sana, bir emanetim var oğul. ”

Osmanlı ordusu Kudüs'ten çekilirken (9 Aralık 1917) Mescid-i Aksa'yı koruması için nöbetçi bırakılan Onbaşı Hasan'ın yürekleri titreten öyküsü



Tam 57 yıl nöbetine sâdık kalan Osmanlı askerini, merhum tarihçimiz İlhan Bardakçı 1972 yılının 12 Mayıs günü Mescid-i Aksa'nın merdivenlerinde görür ve yıllar sonra bu inanılmaz karşılaşmayı kaleme alır. Sayesinde haberdar olduğumuz canlı tarih abidesini şöyle dile getirir rahmetli tarihçimiz:


Mevki Kudüs. Mekân Mescid ül Aksa, Tarih 21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek makamı dolaşıyoruz.



Kudüs Kapalı Çarşısı'nda rüzgâr gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa'nın önüne kavuşturur. Mirac mucizesinin soluklanıldığı ilk Kıble'mize yani… Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, hâlâ bizim lâkabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu" derler oraya. Yavuz Selim 30 Aralık 1517 Salı günü Kudüs'ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes Mescid'in bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.



Onu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy… İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi… Palto?.. Hayır, kaput, pardösü veya kaftan?.. Değil. Öyle bir şey, işte.

Başındaki kalpak mı, takke mi, fes m? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik, dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

 

Yanımda İsrail Dışişleri Bakanlığı Daire Başkanı Yusuf var. Bizim eski vatandaşımız. İstanbullu. “Kim bu adam” dedim. Lâkaydi ile omuz silkti. “Bilmem.” diye cevap verdi. “Bir meczup işte. Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, hâlâ duruyor ya… Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”



Kan mı çekti nedir. Nasıl, neden, niçin hâlâ bilmiyorum. Yanına vardım. Türkçe “Selâmünaleyküm baba” dedim.



Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişçesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:



- “Aleykümüsselâm oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım, öptüm öptüm…

- “Kimsin sen, baba” dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım. Ama evvelâ biliniz. O canım Devlet çökerken, biz Kudüs'ü 401 yıl 3 ay 6 günlük bir hâkimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür. Tutmaya imkân yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor, Devlet, zevalin kapısında. İngiliz girinceye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir artçı bölük bırakırız. Âdet odur ki kenti zapteden galip, asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.
Anlattı, dedim ya. Gerisini tamamlayayım.

- “Ben, dedi, Kudüs'ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan artçı bölüğünden…”Sustu. Sonra, elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

- “Ben, o gün buraya bırakılmış 20. Kolordu, 36. Tabur, 8. Bölük, 11. Ağır Makineli Tüfek Takım Komutanı Onbaşı Hasan'ım”

Yarabbi. Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı, öpülesi sancak gibiydi…Ellerine bir kerre daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı: 

- “Sana, bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim eden mi?”

- Elbette, dedim, buyur hele…Konuştu:

- “Memlekete avdetinde yolun Tokat Sancağı'na düşerse… Git, burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı) Musa Efendi'yi bul. Ellerinden benim için bus et (öp). Ona de ki…Sonra, kumandanı olduğu takımın makinelisi gibi gürledi:

- O'na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. Makineli Takım Komutanı Iğdırlı Onbaşı Hasan, o günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır kumandanım dedi, dersin…”

Sonra yine dineldi. Taş kesildi. Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber Ocağı ordumuzun serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 55 yıl kendisini unutuşumuzdaki nadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti. Yıllar Sonra Merhum İlhan Bardakçı bu hatırasını, TV'de anlattığında zamanın genelkurmay başkanı onu arar ve bu aziz askeri bulmak için aracı olmasını ister. Bardakçı sonra şunları yazar: Hasan Onbaşı bizdendi… O halde unutulmak kaderi idi. Öyle de oldu zaten. Aramadık ki, bulalım. Bulunamazdı zaten. O ki, göklere baş vermiş bir ulu selvi idi. Ve bizler ki, başımızı kaldırmış olsak bile, uzandığı feza ufkuna yetişemeyecek cılız otlara dönüşmüştük. Biz, sadece unuturduk. Unuttuğumuz diğerleri gibi o nöbet noktasındaki elmas mânâyı da unutmuştuk…



İlhan Bardakçı

 


 

 

PEYGAMBERİMİZİN VEDA HUTBESİ

Allah'a hamd-ü senâ ederiz. O'na döneriz.
Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü amellerimizden O'na sığınırız.
Allah'ın hidâyet ettiğini, kimse doğru yoldan çıkaramaz.
Allah'ın şaşırttığını kimse yola koyamaz.
Şehâdet ederim ki Tanrı yoktur, sadece Allah vardır!
Bir'dir, eşi ve benzeri yoktur.
Yine şehâdet ederim ki Muhammed, O'nun kulu ve Rasûlüdür.

Ey Allah'ın kulları !..

Allah'tan korkmanızı ve O'na itaat etmenizi vasiyet ederim.

Ey İnsanlar!...

Sözlerimi iyi dinleyiniz...
Çünkü bu seneden bonra bir daha sizinle burada tekrar buluşup buluşamayacağımı bilmiyorum..

Ey İnsanlar!..

Bugünün ne günü olduğunu biliyor musunuz?
Burası, Belde-i Haram'dır.(Mekke'dir)
Bugününüz nasıl mukaddes bir gün, bu ayınız nasıl mukaddes bir ay , bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise,
biliniz ki canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da ;bu mukaddes gün, bu mukaddes ay, bu mukaddes şehir gibi yek diğerinize karşı mukaddestir. Bunlara tecavüz haramdır.

Ey Ashabım!...

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve 
bugünki her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız.
Sakın benden sonra eski dalâletlere (sapıklıklara) dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız!

Ashabım ! ... 

Eskiden câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. 
Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Rabia'nin kan davasıdır.

Ashabım! ... 

Her türlü riba (tefecilik) kaldırılmıştır. 
İlk kaldırdığım riba,  Abdulmuttalib'in oğlu Abbas'ın ettiği ikrazlardır(borç vermelerdir)
Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır.
Eski cahiliyet devrinden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır.
Borçlular, alacaklılara yalnız aldıkları parayı ödeyeceklerdir.
Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız...

Ashabım!. 

Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine versin. 
Hediyeler, hediye ile karşılanır.
Başkalarına kefil olan, kefaletin sorumluluğunu üstüne alır.

Ey İnsanlar! 

Bugün şeytan sizin topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat kurmak gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. 
Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, onu sevindirmiş olursunuz.
Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

Ey insanlar! ...

Kadınların haklarına riayet ediniz. Bu hususta Allah'tan korkunuz. 
Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onları Allah adına söz vererek helâl edindiniz.
Sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların aile şerefini, sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir.
Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları uyarıp, sakındırabilirsiniz.
Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları,
meşru bir şekilde her türlü yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını sağlamanızdır.
Onlar sizin haklarınıza riayet etsinler... Siz de onlara nezaketle muamele edin.
Bir kadının kocasının izni olmadıkça onun malından bir şeyi başkasına vermesi, helâl olmaz.
Kölelerinize gelince...
Onlara da yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe çalışın.
Affedemeyeceğiniz bir hata işlerlerse kendilerine izin verin..
Fakat asla eziyet etmeyin. Çünkü onlar da Allah'ın kuludur.
Ey müminler!..

Sözümü iyi dinleyin, iyi anlayın...
Muhakkak ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Adem'in çocuklarısınız...
Adem ise topraktandır.
Hiç kimsenin başkaları üzerinde üstünlüğü yoktur.
Şeref ve üstünlük, ancak fazilet iledir.
Müslüman Müslümanın kardeşidir.
Bütün Müslümanlar kardeştir, eşit hakka maliktir.
Din kardeşinize ait olan herhangi birşeye, bir hakka tecavüz etmek, gönül rızası ile olmadıkça, başkası için helâl olmaz.
Haksızlık yapmayın... Haksızlığa da boyun eğmeyin.
Ahalinin haklarını gasp etmeyin. Sakın benden sonra kâfirlerin yaptığı gibi birbirinizle boğuşmayın..

Ey Müminler!

Size bir emanet bırakıyorum.. Siz ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu şaşırmazsınız. 
O emanet de Allah'ın kitabı Kur'ân 'dır!.

Ey Ashabım! 

Nefsinize zulmetmeyin... Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. 

Ey İnsanlar! 

Allah, herkese düşen miras hakkını Kur'ân 'da bildirmiştir. 
Mirasçılar için ayrıca vasiyetname yapmaya hâcet yoktur.

Ey İnsanlar! 

Her câni kendi suçundan kendisi sorumludur. 
Hiçbir câninin işlediği suçun cezasını evlâdı çekmez.
Hiç bir evlâdın suçundan da babası sorumlu tutulamaz.

Ey İnsanlar! 

Mutemâdiyen dönmekte olan zaman, 
Allah'ın gökleri, yerleri yarattığı günki vaziyete dönmüştür..
Bir yıl, ay ölçüsüyle 12 aydır. Bunlardan dördü, haram aylardır.
Bunlardan üçü, arka arkaya Zilka'de, Zilhicce, Muharrem'dir.
Dördüncüsü Receb'tir, ki Cümade-l âhire ile Şaban arasındadır.
Bu sene haram aylar eskilerine geldi.
Hac mevsimi yine Zilhicce'nin onuncu gününe rastladı.

Ey İnsanlar! 

Allah'a kulluk edin. 
Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan orucunu tutun.
Emirlerime itaat edin. O takdirde Rabbinizin Cennetine girersiniz.

Ey İnsanlar! 

Aşırı gitmekten sakınınız. 
Sizden öncekilerin mahvolmalarının sebebi, dinde ifratta olmaları idi.
Hac usullerini benden öğrenin.
Muhakkak olarak bilmiyorum, belki bu seneden sonra bir daha haccedemem.
Bu nasihatlerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin.
Olabilir ki, kendisine bildirilenler, burada bulunanlardan daha iyi anlayarak bunları korumuş olurlar.

Ey insanlar! 

Yarın beni sizden soracaklar.. Ne dersiniz? 
Risâletimi tebliğ ettim mi? Görevimi yaptım mı?
(Ashab bu soruya hep bir ağızdan

"EVET!..Yemin ederiz ki tebliğ ettin. Bize nasihat ve tebligatta bulundun. Böylece şehâdet ederiz." der.

Vâdi artık bu sözlerle çalkanmaktadır. 
Allah Rasûlü parmağını havaya kaldırarak, üç kez;

"Şâhid ol Ya Rabbi!" 

"Şâhid ol Ya Rabbi!" 

"Şâhid ol Ya Rabbi!"

 

 


 

Çiçek aşısını kim buldu

Lale Devri’nde zamanın başkenti Edirne’de yaşayan İngiliz İmparatorluğu Sefiri Edward Montegue’nın eşi Lady Mary Wortley Montegue, 1718 yılında bavullarıyla Londra’ya döner. Britanya adası o yıllarda kıtaları dahi aşan ve toplu ölümlere neden olan çiçek hastalığı salgınıyla boğuşmaktadır. Lady Montegue, belki bütün Britanya İmparatorluğu’nu değil, ancak o an için Kraliyet Ailesi’nin nefes almasını sağlayacak bir formülle yurduna dönmüştür. Lady, eşinin sefaret görevi sırasında Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tabiplerin çiçek hastalığına çare bulduğunu keşfetmiştir. Önce arkadaşı Sara’ya bir mektupla dönemin ölümcül hastalığı ‘çiçek’ten’ ölenleri sorar. Çaresinin Osmanlı’da bulunduğunu yazar. Dünya tıp tarihine aşı ile ilgili ilk kayıtlardan birini de bu mektupla düşmüş olur. Edirne’de saraylarda çiçek hastalığına karşı aşı yapıldığına şahit olan Montegue, İngiltere’yi bu hastalıktan kurtaran formülü de götüren isimdir.


Hastalığı geçiren insanların kollarından sıvı alınıp güneşte kurutulduğunu, kuruyan sıvının da sulandırılarak iğneyle cildin çizilip üzerine damlatıldığını anlatır mektupta. Lady, eşinin görevi bittiğinde ise varilasyon adı verilen yöntemle yapılan aşıları ülkesi İngiltere’ye götürür. Aşının ilk defa Osmanlı’dan Batı’ya geçişi de bu şekilde olur.


Aşı ile tedaviyi geliştirenlerin Türkler olduğunu kanıtlayan ilk belge işte bu hikaye ile kayıtlara geçer.


 
Aradan bir asır geçer. Louise Pasteur, Fransa’nın ünlü kimyagerlerinden biridir. Kendine ait mütevazı laboratuarında çeşitli çalışmalar yapar. 1885’in Temmuz ayında Fransa’da Jupille isimli bir çocuk, kuduz köpek tarafından ısırılır. Pasteur, laboratuarında ürettiği kuduz aşısını ilk defa bu çocuğa uygular ve başarılı olur. Olay akademik çevreler tarafından duyulsa da, “Kuduz’un da aşısı mı olurmuş!” denilerek tıp otoriteleri tarafından hiçbir destek gelmez. Fransa hükümetinden de destek alamayan Pasteur’e sadece bir kişi el uzatır. O da zamanın Osmanlı padişahı Abdülhamit’ten başkası değildir. Abdülhamit gelişmelere seyirci kalmayıp Pasteur’u çalışmalarını geliştirmek için İstanbul’a davet eder. Pasteur, ihtiyar olduğunu öne sürerek davete icabet etmez. Fakat Abdülhamit’in, ‘Sana üç adamımı göndersem eğitebilir misin?” ricasını ‘Büyük bir şerefle!’ diyerek kabul eder. Tabii bu dönemlerde kuduz Osmanlı’da ölümlere yol açmakta ve insanlar ölmektedir.


Abdülhamit hiç vakit kaybetmeden Askeri Tıb Mektebi’nden Zoeros Paşa, Hüseyin Hüsnü ve Hüseyin Remzi Bey’i Pasteur’un yanına gönderir. Gitmeden önce Abdülhamit üç kişiyi yanına çağırarak devletin en yüksek liyakat madalyası olarak bilinen, “ilmiye ve askeriyede mümtaz kişilere” verilen ‘Mecidiye Nişanı’nı’ Pasteur’e vermelerini söyler. Ayrıca Pasteur’e Fransa’da insanların yararına bir ‘Aşı Hayırhanesi’ kurması için de 800 lira gönderir. (O gün o parayla İstanbul’un en gözde semti Bebek’te yaklaşık 160 orta halli ev alınabiliyordu.) Yaklaşık yedi aylık eğitimden sonra, 1887’nin Ocak ayında Zoeros Paşa’nın kliniğinde Daûl-Kelp Ameliyathanesi (Kuduz Tedavi Müessesesi) kurulur. 1888’in Kasım ayında ise Pasteur, Abdülhamit’in de desteğiyle mütevazı laboratuarını genişleterek bir enstitü kurar.

 


 

vahdettinVatan Haini değil büyük Vatan Dostu Vahidüddin Han

 

Anadolu'ya üstün vasıflarda bir kumandan göndermek ve ona, millî bir mukavemet mikrakı kurdurmak gayesiyle Vahidüddin, Mustafa Kemal Paşayı saraya çağırıyor.

Hikâyeyi, evvelâ Enver Behnan Şapolyo'nun kitabından Mustafa Kemal Paşa diliyle tespit edelim: «Yaverim Cevat Abbas yine eve geldi. Telâşlıydı.

 

— Zât-ı Şahane sizi akşam yemeğine davet ediyor!  Dedi.

Mayısın 4 üncü akşamı yedi buçukta Yıldız Sarayına gittim. Beni çok küçük bir odaya aldılar. Biraz sonra Mehmed Vahidüddin geldi. Ayağa kalktım. Beni yanına oturttu. O kadar yakın ki, âdeta diz dize idik. Padişahın sağında hemen dirseğini uzatarak dayadığı küçük bir masanın üstünde bir kitap vardı. Odada sessizlik hüküm sürüyordu. Anlaşılıyor ki, sarayda hiç neş'e yok... Padişah akıbetini düşünüyor. Odanın Boğaziçi’ne acılan büyük bir penceresinden görülen manzara şuydu: İtilâf devletlerinin donanmaları sırayla dizilmişler, topları saraya müteveccih... Tehdit edici korkunç bir manzara... Bu odada oturmakla bu manzarayı görmemek kabil değil... Mehmed Vahidüddin dedi ki:

— Paşa, Paşa, sen şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba gitti! Bu bir tarih kitabıydı.

— Bunları unutunuz! Bundan sonra yapacağınız hizmet, şimdiye kadar yaptığınızdan çok mühim olacaktır. Dikkat ve sadakatle çalışırsanız, devleti, düştüğü bu felâketten kurtarabilirsiniz. Birçok kumandanları Anadolu'nun kolordularına dağıttım. Sizin vazifeniz, bunları teftiş etmek olacaktır.

— Bu hususta elimden geleni yapacağım, bana emniyet buyurunuz efendim.

Padişahın en büyük endişesi: Kuvvetlerimiz dağılmıştır. Umumî Harpten yorgun çıkarak takatimiz kalmamıştır. Bütün ümit; galip devletlerin arzuları hilâfına bir harekette bulunmamaktadır. Onların şikâyet ettiği hâdiseleri de önlemek lâzımdır.

Vahidüddin ayağa kalktı, elimi sıkı sıkı sıktı:

— Muvaffak olunuz!

Sarayı terkettim. O zaman bir kadife kutu içinde bir takım da hediyeler verdi.

Yaverim Cevat Abbas'la gecenin karanlığında derin düşünceler içinde Yıldız tepelerini aşarak Şişliye geldik.»

Mustafa Kemal Paşanın ağzından rivayet edilen bu sözlerde, anî olarak huzura çağırılmanın gayesine ait açık bir delâlet yoktur. Kolordu kumandanlarının teftişine memur edilmek ve «galip devletlerin arzuları hilâfına bir harekette bulunmamak» emri, böyle bir tayinin ruhunu izah edemez, müphem kalır ve asıl sebebin gizlendiği hissini verir.

Aynen Mustafa Kemal Paşa dilinden bu anlatışı başa alarak, işin hakikatini biz anlatalım.

Bu işe, şu anda hayatta bulunan eski bir yaverin, bize vesika kıymetindeki bayanlarıyla girişeceğiz.

Vatan Haini değil büyük Vatan Dostu Vahidüddin Han ..N.Fazıl Kısakürek

 


 

image005Belgeleriyle Osmanlı hoşgörüsü

 

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, yaklaşık 600 yıl 3 kıtada çeşitli milletlerden insanları barış içinde bir arada tutan Osmanlı hoşgörüsü ve adaletinin belgelere yansıyan örneklerini, ''Gökkubbe Altında Birlikte Yaşamak'' adlı kitapta topladı. 

Kitapta yer alan belgelere göre, Batılıların ''Muhteşem Süleyman'' olarak tanıdıkları Kanuni Sultan Süleyman, 1560'da beylerine, ''Her türlü vergiyi sadece kanunlar çerçevesinde toplattırasın. Hiçbir kimseye fazladan bir akça dahi aldırtmayasın'' emrini verirken, 2. Abdülhamid, 1894'te binlerce kilometre uzaklıktaki Amerika'da orman yangınlarından zarar görenlere 300 lira yardım gönderdi. Abdülaziz, Sivas'tan Rusya'ya göç eden 30 kadar Rum ailenin tekrar Osmanlı devletine dönmek istemeleri üzerine yol masraflarının karşılanması için emir verirken, Genç Sancağının Akçasırt Köyünden 13 Ermeni eşkıya, pişmanlıklarından dolayı 2. Abdülhamit tarafından affedilerek iskan edildi.

FATİH'İN HOŞGÖRÜSÜ...

Batılılara Osmanlı hoşgörüsünü ilk tanıtan padişahlardan Fatih Sultan Mehmet, 4 Nisan 1478 tarihli Bosna ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki fermanında şöyle seslendi: ''Ben ki, Sultan Mehmed Hanım... İhsan edip Bosna rahiplerine buyurdum ki; Kiliselerinizde korkusuzca ibadet ve memleketimizde korkusuzca ikamet edin. Ne vezirlerimden ne de halkımdan kimse bunları incitmesin ve rencide etmesin. Allah'a, Peygamber'e, Kur'an'a ve kuşandığım kılıca yemin olsun ki, canları, malları ve kiliseleri bana itaat ettikleri sürece güvencem altındadır.'' Fatih Sultan Mehmed, Kudüs ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkındaki 29 Eylül 1458 tarihli fermanında da şöyle emir verdi: ''Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer'den bu yana Kudüs-ü Şerif'teki Hz. İsa'nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi v.b. kutsal mekanlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki, bu hükmün feshini murad ederse Allah'ın ve Resulünün hışmına uğrasın.'' 

''KİMSEDEN FAZLA VERGİ ALINMASIN''

Kanuni Sultan Süleyman ise 16 Ağustos 1560 tarihli fermanında, halktan fazla vergi toplanmamasını istedi. Kanuni'nin fermanı şöyle: ''Semendire Beyine hüküm ki, Huzur içinde yaşayan halkımdan hiç kimseye hiç bir zaman zulmedilmesine rızam yoktur. Vergi toplama görevinde bulunanların kanuna aykırı olarak halktan fazla akça aldıklarını işittim ve buyurdum ki; Her türlü vergiyi sadece kanunlar çerçevesinde toplattırasın. Hiçbir kimseye fazladan bir akça dahi aldırtmayasın. Dinlemeyenleri yazıp bildiresin...'' 
 
YORTU GÜNÜNE RASTLAYAN PAZARIN KALDIRILMASI Abdülmecid, 30 Mart 1847 tarihli fermanında halkın rahatça ibadet edebilmesi için yortu gününe rastlayan pazarın başka günlere alınması için emir verdi. Abdülmecid fermanında, ''Yenişehir-i Fener'de öteden beri her hafta pazar, çarşamba ve cuma günleri kurulan pazarın, pazar günleri halkın yortu gününe rastlaması sebebiyle sadece çarşamba ve cuma günleri kurulması ve Defterhane-i Amire'deki kaydının da değiştirilmesi hususu emrim olmuştur'' dedi. 2. Abdülhamit ise 1895'te maddi sıkıntı içinde bulunan Ermeni Katolik Patrikhanesi'ne yardım yapılması için emir verirken, 3. Selim, çıkardığı fermanla İstanbul'da yaşayan Ermeni ve Rumların evlilikleri sırasında kanunsuz vergi alınmamasını istedi. 3. Selim, 14 Aralık 1793 tarihli fermanında, şöyle dedi: ''İstanbul ve civarında oturan Rum ve Ermenilerin evlilikleri esnasında resmi vergi ve harçlardan başka kanunlara aykırı yollardan akça talebiyle rencide edilmemelerine ve fakir halkın himayesine dikkat etmeniz hususunda fermanım sadır olmuştur. Buyurdum ki, emrime uyma konusunda son derece hassas ve dikkatli olasınız ve aksine hareket etmekten sakınasınız.'' Sultan 5. Mehmed Reşat da, 1914 tarihli yazısında, ''Beykoz'a bağlı Polonezköyü'nde Bezm'i Alem Valide Sultan Vakfı'na ait arsa üzerine okul, kilise ve çan kulesinin yapılmasına izin verdiğini'' bildirdi.

OSMANLI HOŞGÖRÜSÜNE SIĞINANLAR...

Osmanlı padişahları, topraklarına sığınan yabancılara da büyük hoşgörü ile yaklaştı. Sultan Abdülaziz, Horasan Hükümdarı'nın ilticasına ilişkin 1861 tarihli Erzurum Valisi'ne gönderdiği emirde şöyle dedi: ''Horasan hükümdarı iken otuz sene önce İran devleti tarafından Tebriz'e sürülen Muhammed Han, Osmanlı devletine sığınmak maksadıyla İstanbul'a gelmek üzere yola çıkmıştır. Bu gibi devlet adamlarına ikram ve ihsanda bulunmak yakışık alacağından kendisine en güzel şekilde yardımda bulunulması uygun olacağı görüşündeyim.'' Abdülaziz de 5 Eylül 1865 tarihli emrinde, ''Sivas'tan Rusya'ya göç eden 30 kadar Rum ailenin, tekrar Osmanlı devletine sığınmak istemeleri ancak maddi imkana sahip olmadıkları için kendilerine yol masrafı olarak Tiflis'teki Osmanlı devleti temsilcisi aracılığıyla ihtiyaçları olan paranın verilmesi''ni istedi.

İSPANYA VE PORTEKİZ'DEN KOVULANLAR...

Kitapta, İspanya ve Portekiz'den kovularak Osmanlı hoşgörüsüne sığınan Yahudilerin tahrir kayıtları da bulunuyor. 1519 tarihli tahrir kayıtlarında İspanya ve Portekiz'den kovulmalarıyla Osmanlı devletine iltica edip Edirne'ye yerleştirilen Katalan cemaatine ait 29 hane, Portekiz cemaatine ait 45 hane, Alman cemaatine ait 8 hane, İspanya cemaatine ait 42 hane, Bolye mahallesinden 33 hane ile Gerur cemaatinden haneler ile aile reislerinin isimlerine yer veriliyor. 

ERMENİLERE GÖSTERİLEN HOŞGÖRÜ...

Paris'te A. Amadonu, Liyon Hıraçya, K. Mıhitarof, A. Kirkoryaniç, K. Milenyan, Y. Masisyan ve Ş. Kananyan adlı Ermeni komite reisleri, Osmanlı Sarayı'na gönderdikleri 1898 tarihli mektupta, yaptıklarından pişmanlıklarını şöyle dile getirdi: ''Bizler Ermeni milleti olarak, Osmanlı padişahlarının diğer tebaaya olduğu gibi Ermenilere de pek çok lütuf ve ihsanda bulunduklarına şahidiz. Zaten İslam ve Ermeni milletleri arasında eskiden beri dostluk münasebetleri mevcuttur. Bazı bozguncuların yalan sözlerine rağmen biz Osmanlı devletinin hizmetinde sadıkane çalışmaktan geri durmayacağız. Zira Osmanlı uyruğunda olmak, bizim için bir iftihar vesilesidir.'' Öte yandan 2. Abdülhamit, 1904 yılında Ermenilere gösterilen hoşgörünün bir örneğini daha sergiledi. Muş'un Akçasırt köyünden evlerini yakarak dağa çıkan 13 Ermeni pişmanlıkları dolayısıyla 2. Abdülhamit tarafından affedilerek iskan edildi. 

FELAKET YAŞAYAN ÜLKELERE YARDIMLAR

Osmanlının hoşgörüsü, başka kıtalara da uzandı. 2. Abdülhamid, 18 Eylül 1894 tarihinde binlerce kilometre uzaklıktaki Amerika'da orman yangınlarından zarar görenlere 300 lira yardım gönderdi. Osmanlının bu yardımına karşılık, Washington Sefareti bir yazıyla teşekkürlerini bildirirken, bütün Amerikan gazeteleri de bu yardımdan övgü ile bahsetti. Abdülmecid, 1847'de İrlanda'da meydana gelen büyük kıtlık nedeniyle bu ülkeye cömert bir yardım yaparak diğer Avrupa devletlerine örnek olurken, 2. Abdülhamit 1900 yılında Hindistan'da kıtlık çeken halka Bağdat ve Basra'dan yeterli miktarda zahire satın alınarak gönderilmesi için talimat verdi.

''BİRLİKTE YAŞAMAK''

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürü Doç. Dr. Yusuf Sarınay, kitaba ilişkin AA muhabirine yaptığı açıklamada, Osmanlı Devleti'nin yaklaşık 600 yıllık bir dönemde bünyesinde farklı din, millet, mezhep ve kültüre sahip bir insan topluluğunu adil bir yönetim anlayışıyla barış içinde yönetme kabiliyetini gösterdiğini söyledi. Osmanlı devletinin bu adil yönetimi sayesinde birbirinden çok farklı özelliklere sahip insanların, kendi dil, din ve kültürlerini serbestçe yaşayabildiklerini kaydeden Sarınay, şunları kaydetti: ''Bunun adı günümüz diliyle 'birlikte yaşamak'tır. Birlikte yaşamak demek, çok kültürlülük içinde birbirlerine hoşgörü gösterebilmesidir. Bugünün dünyasının temel sorunu olan bu konuda Osmanlı Devleti zengin bir tecrübeye sahiptir. İşte bu tecrübe, Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığında belgeler ışığında hazırlanan 'Gökkubbe

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=29548&uniq_id=1152175481 ALINMIŞTIR.

 


 

Sen! Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi'ni bilir misin?

1955 te T.B.M.M.de Basın kanunu hakkında şiddetli tartışmalar yapılıyordu.Bir yaz günü Ankara'da Prof. Osman Turan ile Özen Kıraathanesi'nde oturuyorduk.Bir masa ötede Hamdullah Suphi Tanrıöver'in sesini duyan Osman Turan ona doğru bakınca  bizi masasına çağırdı.Gittik Şuradan buradan derken söz basın kanunu üzerindeki sert tartışmalara geldi.O sırada mahut gazetelerden birisi ,kendi düşüncesine ters düştüğü halde,Sultan Abdülhamit Han lehinde tefrika yayınlıyordu.Söz buraya gelince Hamdullah Suphi Tanrıöver'e :

"-Beyefendi! Sultan birinci Abdülhamit l.Mebusan Meclisini kapatmamış olsaydı, şimdiye kadar demokraside bir hayli mesafe almış ve bugünkü sert tartışmalara da yer kalmamış olacaktı", dedim.

Hamdullah Suphi Tanrıöver büyük bir kızgınlıkla sandalyesinden kalkıp oturduktan sonra :

-Sen! Birinci Osmanlı Mebusan Meclisi'ni bilir misin? dedi ,

Yaşımın bunu bilmeme imkân vermediğini söyleyince:

-Tarih kitaplarında resmini görmedin mi?

-Gördüm

-Hani (Eliyle tarif ederek) lahana başlı hocalar ve yanlarında dal fesli (sadece fes sarıksız demek) kişilerin resimlerini gördün mü?

-Evet Gördüm.

-İşte bu lahana başlı hocalar bu memleketin gerçek sahibinin temsilcileri idiler. Fakat medresenin yetiştirdiği, günün gidişinden, politikanın gerçek yüzünden, Hıristiyan mebusların gerçek niyetlerinden habersizdiler. Dal fesliler de Rum, Ermeni, Yahudi, Arnavut, Dürzi, Nasturi ve diğer milletlerin temsilcileriydiler. Bunlar Avrupa'da okumuş, politikanın bütün inceliklerini bilen; devleti içinden yıkmak isteyen hainlerdi. Bu şeytanlar o saf ve temiz hocaları çabucak kandırıp arkalarına taktılar. Memleket çıkarlarına ters düşen, devleti içinden çökertecek hareketlere giriştiler. Eğer Sultan Abdülhamit l.Meclisi dağıtmamış olsaydı, imparatorluk daha o gün dağılmış olacaktı. Buna göre sen ne dersin İmparatorluk mu çökmeliydi, yoksa Mebusan Meclisimi dağılmalıydı? dedi.

"-Şüphesiz meclisin dağılması daha iyidir." dedim.

-Öyle ise sultan Abdülhamit de senin dediğini yaptı. Meclis’i dağıtarak  İmparatorluğu otuzüç sene daha ayakta tutmayı başardı. dedi,

Hamdullah Suphi Tanrıöver'in bu sözleri kafamı allak bullak etmiş çocukluğumda yaşlı halkın söylediklerine hak kazandırmış oluyordu. İsyan edercesine:

-Beyefendi! Öyle ise neden başında bulunduğunuz Maarif vekilliği Sultan Abdülhamit'i bize kötü tanıttı?

Güldü. Derin bir nefes aldı.Eliyle havada bir çizgi yaptıktan sonra:

-bir inkılâp yapılmış, saltanat kaldırılmış, Cumhuriyet ilan edilmişti. Politika gereği saltanat ve sultanları kötülemek lazımdı. Biz de öyle yaptık. dedi,

Saltanatın kaldırılmasının üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmiş, Türk Milleti kendi hâkimiyetinin tadını almış, her dört senede bir oylarıyla kendini idare edecekleri serbestçe seçmiş, diktatör taslaklarına gereken dersi vermiş, varlığını hür demokratik düzen içersinde yürütmeye kararlı olduğunu göstermiştir. Bu durumda artık Hamdullah Suphi Tanrıöver'in belirttiği gibi rejim endişesi kalmamış Sultan Abdülhamit Han tarihin malı olmuştur. Tarih olan bu devri idare edeninde, iftira ve yalanlardan arınmış gerçek hüviyetinin bilinmesi lazımdır.

Sultan Abdülhamit Han'a Kızıl sultan lakabı Anadolu'nun yarısını Ermenistan yapmak isteyen Ermeni komitacılarına engel olmasının sonucu Ermeni yanlısı Fransızlar tarafından takılmış olduğu gibi İslam ve Türk düşmanı İngiltere Başbakanı Gladstone 'da ona cani demiştir. Bu adları takanların her birisinin azılı Türk düşmanı oldukları bilindiği halde bu sıfatları kullanan zavallı Türk aydınlarına ne demeli? Kültür Emperyalizmi  ile Avrupa'nın düşünce esirliğine düşen zavallı Türk aydınları  Sultan Abdülhamit Han'a o kadar düşman kesilmişlerdi ki,1905 senesinde Ermeni komitacıları Anadolu'da Ermenistan devleti kurulmasına engel gördükleri Sultan Abdülhamit Han'a suikast düzenleyip, cuma Selamlığında bomba atmaları üzerine Tevfik Fikret meşhur "bir lahzai teahhur" adlı manzumesinde:

"Ey şanlı avcı,dâmini beyhude kurmadın,
Attın fakat yazık ki,yazıklar ki vurmadın!"

Sultan Abdülhamit Han'a isnat edilen kusurlardan birisi de son derece vehimli olduğu iddiasıdır. Sultan Abdülhamit Han vehimli değil, ihtiyatlı bir hükümdardır. Amcası sultan Abdülaziz'in Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni, Mithat ve Süleyman Paşalarla Şeyhulislam Hayrullah Efendi tarafından alaşağı edildiğini gördükten başka, Ruslar Ayastafanos'ta iken Ali Süavi'nin giriştiği Çırağan Olayı’na, sadık. Mahmut Celalettin, Mütercim rüştü Paşaların adlarının karışmasıyla, sultanın ihtiyatlı davranmasını kınamak insafsızlık olmaz mı? Ama o bunları yine devlet işlerinde vazifelendirmiş şüphe üzerine cezalandırmaya kalkışmamıştır.

ABDÜLHAMİT HAN'IN MUHTIRALARI

Mehmet Hocaoğlu Sayfa:8-9-10

Kınalı Ali

Üsteğmen Faruk, cepheye yeni gelen askerleri denetlerken, bir yandan da onlarla Sohbet ediyor, ' Nerelisin?' gibi sorular soruyordu.

Gözleri bir ara, saçının ortası sararmış bir delikanlıya takıldı Yanına 
çağırdı ve merakla sordu: 
" Adın ne senin evladım?" dedi. 
" Ali, komutanım" dedi. 
" Nerelisin?" 
" Tokatlıyım, komutanım, Tokat'ın Zile kazasındanım..." 
" Peki evladım, bu kafanın hali ne? 
Saçlarının ortası neden kırmızı boyalı böyle?" 
" Cepheye gelmeden önce anam saçıma kına yaktı komutanım. Neden yaktığını 
da bilmiyorum." 
" Peki dedi üsteğmen. "Gidebilirsin Kınalı Ali." 


O günden sonra Ali'nin adı Kınalı Ali oldu. 


Cephede tüm arkadaşları Kınalı Ali demekle yetinmiyor, saçındaki kınayı da alay konusu yapıyorlardı. Kınalı Ali, arkadaşlarına karşı sevecen ve dürüst tutumu sayesinde, kısa sürede hepsinin sevgisini kazandı. 
Bir gün memleketine mektup göndermek için arkadaşlarından yardım istedi. 
" Anama, babama burada iyi olduğumu bildirmek istiyorum. 
Ama okumam yazmam yok. Biriniz yardım edebilir misiniz?" 
Biri değil, birçok arkadaşı yardıma geldi. 
" Sen söyle biz yazalım" dediler. 
Kınalı Ali söylüyor, bir arkadaşı yazıyor, diğeri de Söylenenlerin doğru yazılıp yazılmadığını denetliyordu. 
" Sevgili anacığım, babacığım hasretle ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni sakın merak etmeyin." 
Kız kardeşini, kendinden küçük erkek kardeşinin sağlığını ve hatırını sorduktan sonra, köydeki herkesin burnunda tüttüğünü ve kimsenin kendisini merak etmemesini söyledikten sonra, Biz burada var oldukça bilesiniz ki düşman bir adım bile ilerleyemeyecektir tümcesi ile bitiriyordu. 
Tam zarf kapatılırken Ali " iki üç satır daha ekleteceğini" söyleyerek Mektubun sonuna şunları yazdırdı. 
" Anacığım, beni buraya gönderirken kafama kına yaktın ama, Burada komutanlarım da, arkadaşlarımda benle hep dalga geçiyorlar. Cepheye gitmek sırası yakında inşallah kardeşim Ahmet'e gelecek, Onu gönderirken sakın kına yakma saçına. Burada onunla da dalga geçmesinler. Tekrar ellerinden öperim anacığım." 

 
Gelibolu'da savaş giderek şiddetleniyordu. İngilizler kesin sonuç almak için tüm güçleriyle yükleniyorlardı. Cephede savaşan askerlerimiz önceleri birer, birer, sonraları beşer, beşer, 
Onar, onar şehit oluyorlardı. Gelen destek güçleri de yeterli olmuyor, onlarında sayıları giderek azalıyordu. 
Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı Ali'nin komutanı bu durum karşısında çaresizdi. Kendi bölüğü henüz sıcak temasa hazır değildi. Genç erlerine insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi biçildiği bu cepheye göndermek zorunda kalmaması için Allah'a dua ediyordu. 
Komutanlarını düşünceli ve sıkıntılı gören Kınalı Ali ve arkadaşları, komutanlarına gidip, ondan kendilerini cepheye göndermesini istediler. Askerlerinin ısrarları üzerine komutanları daha fazla direnemedi ve ölüme gönderdiğini bile, bile bu isteklerini kabul etmek zorunda kaldı. 
Kınalı Ali ve arkadaşları, sevinç çığlıkları atarak cepheye hayır, bile, bile ölüme gidiyorlardı. 

O gün güle oynaya Gelibolu cephesinde ölümle buluşacakları yere koşan Kınalı Ali'nin bölüğünden tek kişi geri dönmedi. Gidenlerin tümü şehit olmuştu. Bu olaydan kısa bir süre sonra Kınalı Ali'ye anne, babasından mektup geldi. Onun yerine komutanı aldı mektubu ve buruk bir ifade ile okumaya başladı. Cepheye gitmeden önce arkadaşlarına yazdırdığı mektubuna aile adına babası yanıt veriyordu. 
" Oğlum Ali, nasılsın, iyi misin? Gözlerinden öperim, selam ederim. Öküzü sattık, parasının yarısını sana gönderiyoruz, yarısını da yakında cepheye gidecek küçük kardeşine veriyoruz. Şimdi öküzün yerine tarlayı ben sürüyorum. Fazla yorulmuyorum da. Sen sakın bizi düşünme." 
Babası mektupta köydeki herkesten akrabalarından haberler verdikten sonra "şimdi * sana diyeceği var" diyerek sözü ona bırakıyordu. 
Mektubun bundan sonraki bölümü Kınalı Ali'nin anasının ağzından yazılmıştı şöyle diyordu anası: 


" Oğlum Ali, yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler. Kardeşime de yakma demişsin. 
Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına söyle senle dalga geçmesinler. 

Bizde üç işe kına yakarlar; 

1 - GELİNLİK KIZA, GİTSİN AİLESİNE, ÇOCUKLARINA KURBAN OLSUN DİYE 
2 - KURBANLIK KOÇA, ALLAH'A KURBAN OLSUN DİYE 
3 - ASKERE GİDEN YİĞİTLERİMİZE, VATANA KURBAN OLSUN DİYE... 

Gözlerinden öper, selam ederim. Allah'a emanet olun 
" Ali'nin mektubu okunurken ve çevresindeki herkes onu dinlerken, hıçkıra, 
hıçkıra ağlıyordu... " 

(Bu mektubun aslı Çanakkale Müzesindedir.)

Cevat paşa ve kutsal mayınlar

Çanakkale Savaşları, ciltler dolusu kitaplarda, bolca anlatılmış, ama ben dilimin döndüğü kadar, o savaş içinde yaşanmış ve halkımız arasında dilden dile dolaşan menkıbeleri, imkânsız gerçekleri bir ışık kümesi halinde yansıtmaya çalışacağım.

25 Şubat 1915. Düşman donanmaları üçüncü kez istihkâmlarımıza saldırmış; Seddülbahir, Kumkale, Orhaniye ile Ertuğrul Tabyaları düşmanın ateşi karşısında cehennemi bir hal almıştı. Savaş adeta bir tufanı andırıyordu.

Zırhlılar topları kısa menzilli Seddülbahir ve Kumkale Bataryalarının ateş alanları içine girince, erlerimiz tekbirler getirerek top başına koştular, ama ne yazık ki çok eski bir teknoloji ürünü olan bu alman yapımı toplar dumanın kalkmasını bekleyip düşmanın gözle görülür duruma gelmesini bekleyinceye tek düşman kat kat fazla top mermisini onların üzerine yağdırıyor, askerimizi bunaltıyor ve ateş tufanı içinde bırakıyordu.

İstihkâmlarımızdaki demode toplar, top çemberlerinin bozulması, namlulara, mataforalara, top raylarına isabet eden düşman mermileri ile işleyemez bir hale gelmiş ve bu istihkâmlar elden çıkmıştı.

Müstahkem Mevki topçu Kumandanı Albay Talat, Cevat Paşa’ya; bu acıklı halimizi rapor ederken :"Bataryaları terk ediyoruz komutanım." diyordu.

Müstahkem Mevki Komutanı Cevat Paşa, o gece geç vakit yatağa girdi. Çok yorgun ve huzursuz idi. Hemen dalıverdi. Rüyasında Allah tarafından buyruldu ki :"ey Cevat, sen Müslüman Türk topraklarının kumandanısın. Bu topraklar üzerinde yaşayan sizler, benim kelamıma hürmet ve tazim edersiniz. Size müjdeler olsun ki; yakında zafere  müyesser olacaksınız. Deniz üzerine bak. "Dönüp denize baktı denizin üstü, yoğun bir nurla kaplı idi. O nurlu dalgalar arasında çiçeklerle bezenmiş ,(Kef ve Vav) harflerini gördü, hemen uyandı.

Cevat Paşa, bu rüyasını etrafındakilere açıkladı, ama ne çare ki, kimse tabir edemiyordu.

Düşmanın kıyaslanmayacak derecede çok üstün sayıda ve taretler içinde korunmuş çabuk ateşli ve büyük çaplı toplarının acımasız saldırısı karşısında; Seddülbahir, Ertuğrul, Kumkale ve Orhaniye istihkâm ve bataryaları artık susmuş, moloz ve toprak yığını haline geldiğinden savaş dışı kalmıştı.

Bu düşen istihkâmlarımızın yerine; Tenger, Soğanlıdere ve Baykuş Bataryalarını takviye ettirmek üzere teftişe çıkan Cevat Paşa, dönüşte Kilit Bahir’den istimbota binerken; sevgili kızı Bedile Hanım'ı hatırladı.

Bedile Hanım, yedi yıl evvel veremden ölmüş, Cahidi Sultan, Hazretleri ile sonsuz uykularını yan yana uyuyorlardı.

Çabuk adımlarla yukarıya çıktı. Zaman zaman yukarıya çıktı. Zaman zaman Oruç tutup, daima abdestli gezen Cevdet Paşa, Bedile mezar taşının başındaydı. Buğulu gözlerle duasını okurken, belki kaç defa okuduğu kitabe gözüne ilişti.

"Bedile Hanım Sallara_i Mahvu tubâ etti.
Henüz bir Gonca ümid idi onaltı yaşında,
Esvabbade ecel soldurdu emri nabagah etti.


Bedile'me Nur viren ananın nazında
Verem kuydu mu bucağında
Seni makber nâpah etti."

Tam ayağa kalkacağı sırada ,rüyasında aşinası olduğu sesi burada da işitti.,gayp hazinesinin kapısı burada da aralanmış :

"Ey Cevdet depolardaki 26 Mayını denize döşe. Türk’e Türk'ten başka dost yoktur."

Bu hâl karşısında büyük bir heyecan korku ve şaşkınlığa kapıldı, Fakat kendini çabuk toparladı. Dönüp arkasında baktığı zaman ortalıkta kimsecikler yoktu.

Sırlar aleminden bir ifşaat mıydı.?.. kapıdan dışarıya ayak atmıştı ki :karşısına pir yüzlü bir ihtiyar dikildi!..

Eşi ve benzeri olmayan  o nur yüze kim bakabilirdi ki Paşa da  olsun. Gözleri kararıp kendinden geçmek üzereydi ki o pir yüzlü zat ,Paşanın kolundan tuttu, yüzüne baktı.: "bir derdiniz mi var?" dedi.

Paşa gördüğü rüyayı  ve başından geçenleri bir bir anlattı.

Pir yüzlü zat düşünmeye vardı ve sonra  rüyayı şöyle yorumladı:

"Kâfirler hiçbir zaman bu topraklara hâkim olmayacaklardır. Deniz üzerinde ki nur zaferin nişanesidir. Bu nişaneyi hazırlayan (Kef) ve (Vav) harfleridir. Ebced hesabında gördüğün ve tarif ettiğin (Kef) harfi 20,(vav) ise 6 rakamını bildirir. Bu iki sayıyı topladığımız zaman, 26 rakamı ortaya çıkar. Bu 26 mayını hemen denize döşe ki zaferinize sebep olsun" der ve oradan uzaklaşır.

Paşa, aşağıya inerken; Koca şair Hayali ‘den bir mısra hatırlar:

O mahiler ki, derya içredir, deryayı bilmezler"
Hele, işin sırrına dudak değdirebilmişti. Fazla durak tutmadı, doğru konağına geldi. O akşam bir bardak şerbet ile iftar etti.

Her yiğit kişi gibi o da olayı hanımına açıkladı.

Hanımı: "Mayın grubu kumandanından  meseleyi öğren, depolarda kaç mayınımız var? " dedi.

Mayın grubu kumandanı  Nazmi Bey, Cevat Paşa 'ya :"Elimizde 26 mayın bulunmaktadır. bu mayınlar da, bir Türk ustası tarafından yapılmıştır. Alman teknisyenleri istemediklerinden dolayı, halen depoda bulunmaktadır. Şimdiki durumda Boğaz'a döşenmiş 377 alman yapısı mayın bulunmaktadır." dedi.

Cevat Paşa bu açıklamadan son derece memnun ve müyesser oldu.

Her gün uçaklarımızın yapmış oldukları keşif uçuşları raporlarını gecenin ilerlemiş  saatinde inceledi. Raporları genelde iç açıcı bulmadı.

6 Mart 1915 günü Cevat Paşa Nusret Mayın Gemisi Komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey'le  Nazmi Beyi makamına çağırdı. Onlardan 7/8 Mart gecesi depolarda mevcut olan 26 mayının Anadolu Yakasında ki Kumbağı burnu ile Rumeli yakasında Soğanlıdere Karanfil Burnu arasında kalan bölgeye 13 erli iki sıra halinde döşenecek şekilde bir planın yapılmasını istedi.

7/8 Mart 1915 gecesi her şey hazırlanmış, fedakâr askerimiz akşam yemeğini yemiş, Çimenlik Kalesi'nde ki Fatih Camii'nde yatsı namazını toplu halde kılmışlardı.

Nusret Mayın gemisi, tarihi görevi yapmaya hazırdı.

Zifiri karanlık bir havada, gemi, ağır yolla deniz üzerinde yol alırken, Yüzbaşı Hakkı zaman zaman denizin derinliklerini iskandil ettiriyordu. Gemi çizilen rotayı takiple istenilen noktaya gelince; Anadolu yakasından Rumeli yakasına iki sıra halinde halis muhlis 26 Türk mayını tekbir ile denize indirilmiş ve Allah'ın yüce emanetine bırakılmıştı. Daha evvelce, Boğaz’a döşenmiş olan 377 Alman mayınının arasından hiç bir zayiata uğramadan Marmara'ya geçen İngiliz ve Fransız denizaltıları, Yeşilköy sahillerine kadar gelebilmiş ve bu arada, Marmara Deniz’inde, birçok Türk gemisini de batırmıştı.

Biz bu konuda kısa açıklamayı yaptıktan sonra, Boğaz’a döşenmiş mayınların ne dereceye kadar sağlıklı bir silah olduğunu belirtmiş olduk.

Düşmanın 1914 de başlattığı savaş Boğaz'a sanki cehennemi taşıdı. Gemilerin saldırılarının tarihleri birbirini kovalamış, geceler gündüzü, gündüzler akşamlara dönmüş, Ama düşman saldırısından bir türlü vazgeçmemişti.

18 Mart 1915

Gün henüz ağarmamıştı. Boğaz’ın çevresinde bulunan istihkâmlarda sessizlik hüküm sürüyordu. Bu arada Anadolu Hamidiye tabyasından ilahi bir ses duyuldu. Yozgatlı Hafız Salih; başını hafifçe yukarıya kaldırmış, elini yanağına dayamış, bir duyanın  bir daha asla unutamayacağı tatlı bir sesle ezanı saba makamında okuyordu:

"Allahü ekber, Allahü ekber!"

Tabyadakiler daldığı derin sessizlikten uyandı. Yavaş yavaş kapılar açıldı. Temiz, sakin, vakur yüzlü erler, ezanı, getirdikleri kelime_i şahadetle tamamlamışlardı.

İşte burada, o okunan ezanla İlahi sesin getirdiği İlham Mehmet Akif'in o temiz ruhu ile hem dem oluyordu.

"Ruhumun senden İlahi şudur ancak emeli,
Değmesin ma'bedimin göğsüne na_mahrem eli,
Bu ezanlar_ki şehadetleri dinin temeli"

Bugün hava açık, parlak bir ilkbahar, gökyüzü bulutsuz, hatta hatta biraz da sıcak denecek derecede uygun durumda idi.

Denilebilir ki güneş bile bugün, Dünya Tarihi'nde en büyük bir Zafer’i kazanacağını müjdeleyen bir yüzle doğmuştu.

Bu büyük deniz saldırısı günü, sabahın erken saatinde, bir keşif uçağımız düşman donanmasının durumunu anlamak üzere havalanarak Boğaz'dan dışarı çıktı.

Bozcaada dolaylarında bulunan Fransız zırhlılarının pruva hattı üzerinde, İngiliz zırhlılarının peşi sıra gelmeye başladıklarını gördü. Uçağımız keşfini güzelce yaptıktan sonra, Çanakkale’ye dönerek düşmanın gelmekte olduğunu haberini komutanlığa bildirdi. Komutanlık bu haberi bütün bataryalara yayarak harbe hazır bulunmalarını emretti.

Bugün savaş vardı. Askerler sevinçteydi, abdest alıyorlar, tövbe istiğfar ediyorlar, helalleşip kucaklaşıyorlardı. Her biri bu savaşın ya gazileri, ya şehitleri olacaklardı.

Saat 10.30 da önde Triumi zırhlısı, ondan sonra da Agamemnon ,Lord Nelson ,Kuin Elizabeth Enfleksibl, Prens Jorj zırhlıları, bunları takip eden 5 torpido muhibi pruva hattı üzerinde Boğaz'ın içine doğru ilerlemeğe başlamışlardı.

18 Marttan önce, düşman donanması her Boğaz'a girdikçe yaptıkları gibi bu seferde yine, düşmüş olmalarına rağmen Medhal istihkâmlarımıza 5-10 mermi savurdular. Savaş artık başlamıştı.

İlk savaşı açan Triumi oldu. Anadolu obüs bataryalarını ve Dardanos'u ateş altına aldı. Prens Jorj Tenger bataryaları ve Mesudiye 'yi Lord Nelson, Ağamemnon ve Enfleksibi Namazgâh ve Rumeli Mecidiyesi 'ni Kuin Elizabeth Anadolu Hamdiyesi ile Çimenlik'i ateşe tuttular. Bu ateşe karşılık hiçbir bataryamız karşı koymamıştı.

Fransız zırhlılarından Şarlman, sufren, Buve ve Goluva; anadolu kıyısını kovalayarak İngiliz zırhlılarını takviye ettiler.

Artık savaş gittikçe savaş kızışıyor, harp alanları ateşten bir tufan haline dönüşüyordu.

Bataryalarımız ateşe başlamıştı. Fakat düşman zırhlılarını delik deşik edecek, onları batıracak güçlü mermilerimiz yoktu.

Saat 12.20 e doğru Fransız zırhlısı Buve toplarımızın isabetli atışları sonucu bir yara almıştı. Buve korkunç ateşini kesmiş, kendisini kurtarmak, boğazdan dışarıya kaçmak üzere geri dönüşü yaparken 7 Mart gecesi döşenen kutsal Türk Mayınlarının birine çarptı. Birkaç saniye içinde bütün gövdesi denize yattı ve önce baş taraf, sonra da gövdesi kaybolup gitti.

Bu kargaşa içinde Sufren ve Şarlman zırhlıları da kutsal mayınların içinde perişan idiler. Goluva da kutsal mayına çarpmış, başı aşağıda Tavşan Adası'na kadar gidebildikten sonra kendini karaya oturtmuştu.

Artık birbiri ardınca fevkalade durumlara şahit oluyoruz. Gemiler kelebek gibi daima kutsal mayınlara koşuyor, ardından korkunç akıbetlerine uğruyorlardı. Kutsal mayınlar görevlerini Allah'ın hikmeti ile gerçekleştiriyorlardı.

Fransız gemilerinin perişan hali, 18 Mart zaferinin bir başlangıcı ve harp tarihimizin bir dönüm noktası oldu.

Saat 14.00 Fransız gemilerinin yerine İngiliz gemileri geçti ve aynı saate Dardanos bataryası tam bir isabetle savaş dışı kaldı.

Saat 15.00 de İrrezisibtl zırhlısı isabet aldı, müteakiben Enfleksibl kruvazörü kutsal bir mayın çarparak ağır yaralı bir halde harp alanından çekildi.

Daha sonra, İrrezisibtl kutsal mayınla kucaklaştı. Oşin zırhlısı bu gemiyi kurtarayım derken; mayına çarptı... Bu arada iki torpido muhribi de kutsal mayınlarının hışmına uğramıştı.

Gün batarken  İrzisbitl, akyarlar hizasında, Oşin de Trova önlerinde Boğaz önlerinde Boğaz sularına gömülüp gittiler.

Boğaz'ın iki yanı tam bir cehennem olmuştu. Topların  bitmez tükenmez gürlemeleri içinde, tabyalara düşen mermiler, ince bir toz tabakasını havaya kaldırıyor, rüzgârın tesiriyle Boğaz'a çökmüş bir bulut gibi uzayıp gidiyordu.

Vakit ikindiye dönerken, düşman gemilerinin hücum gücü kırılmış; batanlar batmış, sağ kalanlar geriye çekiliyordu.

Savaş sonrası, hiç bir batarya kumandanı, 4-5 adet mayın tarama gemisi dışında "Şu gemiyi ben batırdım." diyememiş ve daima kutsal mayınlardan söz açılmıştı.

Savaşı idare eden, Cevat Paşa 'nın keramet ehli gibi, denizde 377 mayın dururken, bir avuççuk 26 mayını genel taarruzdan evvel Boğaz'ın sularına döşemesi, büyük bir keramet değil midir?

Her oluşun bir sebebi bulunduğu gerçektir. Yeryüzünde sebepsiz hiç bir oluş yoktur. Dünya ne kadar maddi yöne kayarsa kaysın, biz yine de manevi bir atmosferin varlığına muhtacız. Doğrusu da bu değil midir?

Cevat Paşa 'nın velayetteki yüceliği, kerametteki kemalini anlamak ve ondan hükümler çıkarmak bilgin kişilerin karıdır. Bize, burada fazla kelamdan ziyade, susmak düşer.

Kim ne derse desin, bu savaşı, nasıl anlatırsa anlatsınlar, öyle desinler; böyle desinler. Halkın ağzına kilit vuramazlar ya!...

İşte bir mühür gibi Çanakkale'nin bağrına damgalanmış olan ve halkın muhayyilesinde böyle yer eden Cevat Paşa, Çanakkalelilerin gönlünde taht kurmuş, onun unutulmazlar arasında kalmasını sağlamak ve yeni nesillere adını öğretmek için, bir mahalleye adı verilmiştir.

"Allah vatanı ve dini uğruna himmet gösterenleri armağansız bırakmaz!"

Bu anlatılanlar günümüzde herhalde Irak'ta koca ülkeyi 20 günde ABD kuvvetlerine teslim edenlere birşeyler anlatır!...

ÇANAKKALE SAVAŞLARI VE MENKIBELER Mehmet İhsan Gençcan 1994

Deli Aslan nam adına içerim

1588 de bir Avusturya elçisi Edirne'ye gelmişti. Devlet ricali tarafından elçinin şerefine bir ziyafet verildi. Ziyafette elçi su bardağını kaldırıp:

-Bunu kimin için içerim bilir misiniz? Bunu Cezar'da ve Hünkâr’da  akranı bulunmayan, kılıcı üstüne kılıç olmayan vardığı yere mutlaka muvaffak olan yiğit Frans Uram'ın aşkına içerim, der. Bizimkiler buna verecek cevap bulamamış başlarını yere eğmişken Reisülküttap muavini Ali Ağa sofranın öbür ucundan bardağını kaldırıp:

-Baka elçi bey dedi. Bende bunu kimin için içerim bilir misin..Senin Frans Uram dediğin kimse Şebeş palangası altına geldikte küçük bir müsademeden sonra geri dönüp kaçarken ,onu arkasından kovalayan ,fakat yetişemeyip bir ok atarak ,hâsaki bilmem neresini eğerinin arka başına mıhlayan, Deli Aslan nam bahadırın aşkına içerim

Osmanlılarda Fazilet mücadelesi Tahsin Ünal

Erlik mi sayarsız?

Kanuni,1532 de Alman seferine çıkmadan Ferdinand'a gönderdiği bir mektubunda, onu bir meydan muharebesine davet ediyor ve:

"-Hayli zamandır erlik davasın edip merdi meydanım dersiz. Bir kaç kerre üzerinize vardım. Mülkünüzü dilediğim gibi tasarruf ettim. Ne senin nede kardeşin Şarl'ın nam-u nişaneniz göremedim. Avretinizden ve askerlerinizden utanmazmısız?...

Beç sahrasına gel de Allah'ın takdiri ne ise yerin bulsun. Saltanatı üleşelim... Üleşelim de reaya ve fukara taifesi de rahat ve asude bir hayata kavuşsun. Yoksa, meydanı gazayı aslandan boş buldukta ,tilki gibi şikara çıkmayı erlik mi sayarsız?..Bu seferde karşımıza çıkmazsaz , bari erlik davasının dile getirip dilinize almayasız. Avretliği ve tilkiliği kabul edip bir köşeye çekilesiz." diyordu.

Bu meydan okumaya rağmen Ferdinand hiç bir zaman Kanuni'nin karşısına çıkmamış ve onunla bir meydan muharebesi yapmamıştır. Osmanlı Ordusu gelirken, o Almanya içine çekilmiş, dönerken Osmanlı Ordusu'nun peşine takılarak hem kaybettiği yerleri kolayca almış, hem de  üssünden uzak diyarlarda, düşman arayan Osmanlı ordusunu yıpratmıştır.

Osmanlılarda Fazilet mücadelesi -Tahsin Ünal- sahife 95

"-Ne var, ne oldu? Neden ağlarsız Paşam."

Kanije zaferinden sonra Padişah tarafından Tiryaki Hasan Paşa' ya Üç Hil'at murassa bir kılıç ve üç tane de at hediye edilmişti ayrıca birde tebrik ve teşekkür name yazılmıştı.

Paşa: maiyetinde bulunan Faizi Çelebi ye Padişahtan gelen teşekkür name yi okumasını söyleyip Faizi   Çelebi okudukça da Hüngür hüngür ağlar, Faizi:

"-Ne var, ne oldu? Neden ağlarsız Paşam."

"-Ben ağlamayayım da kimler ağlasın, oğlum. Ettiğimiz küçücük bir hizmete karşılık bize padişah, vezirlik vermiş. Padişah mektubu yazılmış. Devletin vezirliği benim gibi kocalaşmışlara verilir, padişah mektubu küçük hizmetlere yazılır oldu da ona ağlarım oğul, "diye cevap vermiştir. Koca Hasan Paşa bir de bugün yapılanları görseydi acaba ne düşünürdü.

Osmanlılarda Fazilet mücadelesi -Tahsin Ünal

 

Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa!

Sultan II. Murat zamanında, henüz Osmanlılarda hazine teşkil edilip padişahlar saraylarda gönlünce harcama yapmazlar ve onlar da harplerde elde edilen ganimet ve haraçlardan ve madenlerden başka devletin bir geliri yoktu. Halktan vergi toplayıp saray erkânı için harcanmazdı. Hal böyle olunca, padişahlar da zaman zaman parasız kalabiliyordu.

Bir gün Fazlullah Paşa, II. Murat’ın, Çandarlı Halil Paşa'dan borç para istediğini görüp:

— Sultanım, padişahların vezirlerden ve şundan bundan para istemesi yerinde olmaz. Müsaade buyurursanız bir hazine teşkil edilsin ve oradan saraya tahsisat ayrılsın, dedi.

Fazlullah Paşa'yı dinleyen Sultan Murad Hazretleri:

— Bu parayı nereden ve kimden toplayacaksın? Diye sordu. Fazlullah Paşa:

— Sultanım bu memlekette çok zenginler var, bir fermanla bazılarından bir miktar mal toplamak mümkündür, dedi. Sultan Murad:

—; Sen nice teklif edersin Fazlullah Paşa! Bize ve bizim askerimize helâl lokma gerektir. Bizim ve askerimizin boğazına helâl lokma girmez de, onun bunun hakkı girerse bu askerle, meydan-ı gazada nasıl harp edebiliriz. Haram üzerine bina kurulursa ayakta durma imkânı var mıdır? Diyerek Fazlullah Paşa'nın teklifini reddetti ve Çandarlı Halil Paşa'dan bir miktar borç alarak idare etti ve sonra ödedi.

Osmanlılarda fazilet mücadelesi Tahsin Ünal

1539 tarihinde Paolo Giovio "Turcicarum Perum Commentarius"adlı eserinde şöyle diyordu:

"Osmanlıların o kadar asil ve ciddi bir askeri disiplinleri var ki, eski Yunan ve Roma sisteminin de kat kat üstündedir."

Buna karşılık, Fransız diplomatı Phlippe   de Fresne'e tesir eden Osmanlı mülkiye idaresinin vasıfları olmuştur. Bu diplomat 1573 tarihinde yayınlanan kitabında Sultan hakkında görüşlerini şöyle belirtmektedir:

"Sultan, örf ve adet, din ve dil bakımından bu kadar çeşitli halkları o şekilde idare ediyor ki, bunlar sanki bir tek şehrin insanlarıdır; her tarafta hüküm süren sulh ve itaat öylesine esaslıdır."

Jean Bodin ise Türklerin en çok hayranlık ve saygı uyandıran hususiyetlerinin müsamahakârlıkları olduğu kanaatindeydi:

"Avrupa'nın büyük bir kısmına hâkim olan Türk Padişahı, bu dünyadaki herhangi bir kral gibi, kendi dini akidelerini korumaktadır. Bununla beraber kimseyi zorlamamakta, aksine herkesin vicdanının emrettiği şekilde yaşamasına izin vermektedir."

Bu medih ve hayranlıklarda yer yer yanılmalar mevcut olabilir. Bununla beraber, isterik bir anlayışı reddettikleri ve gerçeği vermeğe çalıştıkları gözden uzak tutulmamalıdır. Neresinden alınırsa alınsın, bu görüşler Osmanlı sosyal hayatını kavramağa çalışan makul ölçülerden ayrılmamak bakımından gerçekliği temsil eden gayretlerin mahsulleridir.

Osmanlı İmparatorluğu hakkında yazılan ilmi yazıların miktarı gittikçe artıyordu.16.asır Avrupalıları, Yenidünya hakkında yazılan benzer eserlerden ziyade bu mevzu ile alakadardılar ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında geniş bilgi sahibi olmağa son derece hevesliydiler. Sadece Fransa'da 1480 ile   1600 yılları arasında Türkiye hakkında 80 den fazla kitap basılmıştır. Buna karşılık Amerika hakkında yazılmış kitapların sayısı 40 ı geçmiyordu. Bu devir Avrupa edebiyatında rastlanan bazı eserler cidden yüksek vasıflara haizdi.

Avrupa da Osmanlı tesirleri Prof.poul Coles

Valide yağmurun altında niye bekliyorsun?

Sene 1915 Sonbaharın serin ve yağışlı günlerinden biri l. Dünya harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri şehit oluyor bini yetişiyor. Cepheye durmadan takviye gidiyor. İşte o kuvvetlerden biri Bilecik İstasyonu'nda beklemektedir.

Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası orada duruyor. Buna  yanaşan bir Türk subayı ile arasında şu konuşma geçiyor.

-Valide yağmurun altında niye bekliyorsun? Anadolu’nun vefakâr ve sabırlı anası şöyle cevap verir:

-Trende oğlum var. Onu selametlemeye geldim.

-Oğlun kimdir? Nerelidir?

-Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin.

-Onu görmek ister misin? Çağırayım mı?

-Sana dua ederim oğlum. Ona söyleyecek tek bir sözüm daha var. Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana, bir daha şöyle der:

-"Hüseyin’im, Yiğit oğlum benim!. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke' de, Ağabeylerin Çanakkale'de şehit düştüler. Bak, son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse, sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!.. Yolun Şıpka'ya uğrarsa, dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin!...

 


Yabancı gözüyle Osmanlı ordusu


Şarlken adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Charles-Quint’in elçisi olarak 7 yıl boyunca İstanbul’da görev yapan Oger Ghislain de Busbecg, Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Osmanlı Ordusu ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatmaktadır:

"Türkler, tarih boyunca düşünülebilecek en kudretli orduya sahipler. İmparatorluğun bitmek- tükenmek bilmeyen bütün kaynakları bu ordunun emrinde. Zafere alışkanlık, kazanılan sürekli zaferlerin tecrübesi, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklılık bu büyük ordunun başlıca vasıflarını oluşturuyor.

Bizim ordularımız ise fakir, savurgan, yenilgiler yüzünden maneviyatını yitirmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve tamahkâr bir halde. Şuna eminim ki, İran sürekli olarak doğudan Türkiye’yi tehdit etmese, Avrupa’nın işi çoktan bitmiş olacaktı.

Onbinlerce askerin bulunduğu Amasya ordugâhında büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada kavgadan, tartışmadan, şiddetten ve zorlamadan eser yoktu. Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf tertemiz, pırıl pırıldı. Türkler artıkları derhal yakıyor ya da uzağa götürüp gömüyorlar. Onlar hiç kumar bilmiyorlar. Bizim ordugâhlarımızda ise zar ve kâğıt oynanmayan, içki içilmeyen, kavga çıkmayan çadır yoktur.

Türk ordusunda en küçük bir disiplinsizlik hemen cezalandırılıyor ve hiç bir suça göz yumulmuyor. Ordugâhta bir bayram namazının kılındığına şahid oldum. Saflar şaşılacak derecede düzgündü.

Uçsuz bucaksız bir kalabalık; türlü türlü, renk renk üniformalar, altın, gümüş, lâl, ipek ve saten pırıltıları içinde alabildiğince uzayıp gidiyordu. Yalnız, bu servet ve ihtişam içinde herkes mütevazı idi. Bu kudret ve zenginlik onlar için alışılmış, benimsenmiş şeylerdi. Uzakta tımarlı süvarilerin binlerce atı görünüyordu. Bu atlar da gayret yüksek ve bakımlı hayvanlardı.

Türk toplumunun manzarası da Türk ordusunun manzarasından farksızdır. Aynı sessizlik, servet içindeki sadelik, kendine güvenenlere mahsus tevazu halk tabakalarına kadar yayılmış durumda. Kısacası, Türklerden alacağımız dersler sonsuzdur."

http://www.facebook.com/photo.php?fbid=10151912522703677&set=a.10151235986623677.555972.9004983676&type=1&theater alınmıştır.

 


 

Çok etkileyici..... 
İnanılmaz ! OKU VE PAYLAŞ

Bir Mimar Sinan eseri olan Şehzadebaşı Cami´nin 1990´li yıllarda devam eden restorasyonunu yapan firma yetkililerinden bir inşaat mühendisi, caminin restorasyonu sırasında yaşadıklarını anlatıyor.
“Cami bahçesini çevreleyen havale duvarında bulunan kapıların üzerindeki kemerleri oluşturan taşlarda yer yer çürümeler vardı. Restorasyon programında bu kemerlerin yenilenmesi de yer alıyordu. Biz inşaat fakültesinde teorik olarak kemerlerin nasıl inşaat edildiğini öğrenmiştik fakat taş kemer inşaası ile ilgili pratiğimiz yoktu. Kemerleri nasıl restore edeceğimiz konusunda ustalarla toplantı yaptık. Sonuç olarak kemeri alttan yalayan bir tahta kalıp çakacaktık. Daha sonra kemeri yavaş yavaş söküp yapım teknikleri ile ilgili notlar alacaktık ve yeniden yaparken bu notlardan faydalanacaktık. Kalıbı yaptık. Sökmeye kemerin kilit taşından başladık. Taşı yerinden çıkardığımızda hayretle iki taşın birleşme noktasında olan silindirik bir boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladık.
 
ŞİŞEDEN ÇIKAN MEKTUP

Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kâğıt vardı. Şişeyi açıp kâğıda baktık. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu. Hemen bir uzman bulup okuttuk. Bu bir mektup idi ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Şunları söylüyordu:
"Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık 400 senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından siz bu kemeri yenilemek isteyeceksiniz. Büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri nasıl yeniden inşaa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. İşte bu mektubu ben size, bu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum."
Koca Sinan mektubunda böyle başladıktan sonra o kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu´nun neresinden getirttiklerini söyleyerek izahlarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin inşasını anlatıyordu.

Tebaası tarafından kendisine ancak Kanuni lakabı verilen Sultan Süleyman, yeni bir hukuk devleti anlayışının da müjdecisi oldu. Yavuz'un Cihan çapındaki icraatı sırasında gerek devletler hukukunda gerek Amme ve şahıs hukukunda yaptığı hatalar, Kanuni tarafından derhal düzeltildi. Kanuni devrinde Hükümetin ve onun başı olan sadrazamın otoritesi yüksek ve kesindi. Makamını muhafaza ettiği müddetçe padişah, sadrazamın işlerine hiçbir surette müdahale etmez Hatta edemezdi. Hâlbuki Yavuz devrinde sadrazamın böyle bir otoritesi olmayıp, devlet başkanı olan Yavuz'un otoritesi tam manasıyla mutlaktı. Rüstem Paşa gibi Kanuni'nin yetiştirmesi olan bir sadrazam, bir kere Cihan padişahına işlerine karışmak salahiyeti olmadığını İhtar edebilecek cesareti kendisinde bulmuştur. Bu cesaret Şüphesiz kanun kudretinden ve hükümdarın hukuk anlayış ve saygısının egemenliğinden ileri geliyordu. Gene Kanuni'nin yetiştirmesi olan Damat İbrahim Paşa da, Alman sefirine Padişahın hükümet işlerine karışmadığını Hatta kendisi hükümet başkanı olduğundan, Reyi olmaksızın padişahın emirlerinin icra edilemeyeceğini açıkça söylemekten çekinmemiştir. Bu sözleri, kısmen İbrahim Paşa'nın malum gururu ile tefsir etsek dahi, devrin hukuk anlayışı ve devlet başkanı ile hükümetin salahiyet ayrılıkları meydana çıkmaktadır.

Türkiye'nin hukuk devleti olduğu Avrupa'da malumdu. İngiltere Kralı VIII. Henry, bu sıralardadır ki Türkiye'ye bir heyet göndermiş, Türk adli müesseselerini tetkik ettirmiş bu heyetin raporu ile İngiltere'nin ileride cihana örnek olan Adliyesi'nde ıslahat yapmıştır.

Kanuni Devri'nin diğer bir hususiyeti de rüşvetin devlet idaresinde meçhul olması ve memurların azil ve tayini statüsü idi. Belirli bir suçu olmayan memur Azledilemezdi. Bir kerede azledildi mi, bir daha devlet hizmetinde kullanılmaz, sucu ağır değilse derhal emekliye sevk olunurdu. Rüşvet, Kanuninin son zamanlarında, Rüstem Paşa ile devlet işlerine sokulmaya başlamış, on altıncı Asrın sonlarında ise memurların sebepsiz yere azilleri bir adet olmuştur. Bu iki unsurun koca İmparatorluğu ve Kudretli bünyesini nasıl tahrip edip çökerttiği malumdur.

Devlet memurlarının maaş ve tahsisatları boldu ve rüşvet ve irtişa ihtiyaç göstermiyordu. Nüfuz ticareti, çok ağır bir suçtu. Mısır Beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın Mısır vergisini bir sene İstanbul'a Mutat Meblağdan fazla göndermesi vakası çok meşhurdur. Divanı Hümayun bu fazlalıktan memnun olacak yerde, şüphe göstermiş ve Beylerbeyi'ne bu fazlalığı nereden ileri geldiğini sormuştur. Hüsrev Paşa, yeni yapılan kanallar Dolayısıyla Mahsul fazlalığını ve gümrüklerde yapılan ıslahatı Sebep olarak gösterilmiştir. Ancak Divanı Hümayun, Mısır halkının tazyik edildiği endişesiyle, bu ifşaatı da makbul saymamış Kahire'ye fevkalade bir Teftiş heyeti göndermiştir. Heyet Beylerbeyi'nin lehine rapor vermiştir. Bununla beraber Kanuni, çok hassas bir adalet duygusuyla, vergi fazlasının Kahire'ye iadesini ve bu meblağın kanal, suyolu ve liman işlerinde kullanılmasını buyurmuştur.

Büyük Türkiye Tarihi Yılmaz Öztuna Cilt 3 Sf.328

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi;

Yavuz Sultan Selim'in İstanbul'a girişi şekli Ayrıca üzerinde durulacak derin bir tarihi psikolojik hadisedir. Yavuz, tarihte ancak 1-2 Cihangir'e nasip olan bir muvaffakıyetle taht şehrine dönüyordu. Bir hamlede ve tek seferde İmparatorluğunun topraklarını iki katından fazla genişletmiştir.( Mısır seferinde fethedilen topraklar üzerinde bugün Mısır, Cezayir, Sudan, İsrail, Suriye, Lübnan, Ürdün, Yemen Devletleri ile Suudi Arabistan ve Libya devletlerinin bir kısmı ve Türkiye'nin Gaziantep, Hatay Adana vilayetleri, Tarsus gibi birkaç kazası bulunmaktadır; (bu topraklar üzerinde bugün 300 milyona yakın nüfus yaşamaktadır) maddi bakımdan yeryüzünün üç büyük Devleti ortadan kaldırıldığı gibi, manevi bakımdan Şan ve Şerefi, Bütün İslam tarihi çapındadır. İslam dininin Başkanlığı demek olan halifelik, 767 yıldan beri bu sıfata haiz olan Abbasîlerden Osmanoğulları'na, Yani ilk defa olarak bir Türk hanedanına geçmiştir. Mukaddes emanetler, Osmanlı Türkeri’nin elindedir. Mukaddes şehirler( Mekke, Medine Kudüs) de öyle. Yavuz'un fütuhatı, 400 seneden fazla Türklerde kalmış Anadolu'daki fetihleri ise, ebedi olmuştur. İstanbul'da ise Büyük Cihangir'i karşılamak için Kıyametler kopmaktadır. En büyük merasimler hazırlanmıştır. yüzbinlerce halk hükümdarlarına alkış tutmak için aylardan beri bu günü beklemektedirler..

Yavuz'un bütün gösterişi devlet işlerindedir hususi hayatında mahcup mütevazı ve sakin bir adamdır. Geceleri odasında gözlük takıp kitap okuduğu anlarda, alelade bir Türk Bilgininden hiçbir farkı yoktur. Son derece sade giyinmektedir. İstanbul'da halkın hissiyatını ve yapılacak merasimleri öğrenince son derece sıkılmıştır. Şahsına gösterilecek olan bu derece alayişten utandığı için, bir gün sonra merasimle şehre girmesi lazımken, Birkaç saat önce yanında bir kaç kişiyle beraber Kayığa binmiş gizlice Topkapı Sarayı'na çıkmıştır. Ertesi gün halk ve devlet adamları Padişahın sarayda olduğunu öğrenmişler ve hiçbir merasim yapılamamıştır.

Bu Hadise, Türkiye'nin inhitat devirlerinde birtakım palavracılara yapılan karşılama törenleri ile mukayese edilirse, 16. Asır Türk ahlakının yüksekliği Daha iyi belli olur.

Yılmaz Öztuna büyük Türkiye tarihi cilt 3

Sultan Murat'ın şahsiyeti 

Sultan Murat'ın saltanatı 1362 Martından 1389 un 20 Haziranına kadar 27 yıl 3 aydır şehadetinde 63 yaşındaydı Bursa'nın Fethi senesi olan 1326 da doğmuştur. 

Sultan Murat'ın şahsiyetinin azametinden ve Türk tarihindeki rolünde eski ve yeni bütün tarihçiler birleşmektedir. Anadolu Beylikleri ‘ne Karamanoğulları da dâhil olmak üzere söz geçirmesi, hepsinin Kosova’ya an kaybetmeksizin gönderdikleri birliklerle sabittir. Bu suretle 

Osmanoğulları’nın nüfuzu Toroslar’ a ve Fırat’a kadar dayanmış Yıldırım’ın ilk yıllarındaki büyük Anadolu fütuhatının manevi temelleri atılmıştır.

Dahi Asker ve devlet adamı olan ve hayatında " meliku'l meşayikh Gazi Murat= derviş gazilerin şeyhlerinin kralı Murat gazi diye anılan Sultan Murat, bütün hareketlerinde muayyen bir plana dayanmış, son anına kadar hareket kabiliyetinden ve dehasından hiçbir şey kaybetmemiştir. 37 muharebede bizzat bulunarak hepsini kazanmış ve Yenilmez bir kumandan şöhreti yapmıştır.

İngiliz tarihçisi Gibbons' dan " saltanatı müddetince hiç bir devlet adamı tarafından üstüne çıkılamayan bir kiyasetle Osmanlıların mukadderatını idare etmiştir. Murat'ın Hükümdarlığı esnasında vukua gelen inkılaplar, bütün tarihin en Hayret veren vakıalarından biridir.

Kendisinin harp hususundaki cevvaliyet ve gayreti babasınınki gibiydi. Fakat babasının Tahayyül ettiğinden daha geniş bir icraat sahasına yayılmış olduğu için, daha müşkül vaziyetleri maruz kaldığı halde gevşememişti. Elindeki Kumandan=valilerin hiç birisiyle arasında anlaşmazlık olmadı. Rumlara karşı muamelesi onların seciyesini tayinde mükemmel bir feraseti olduğunu gösteriyor. Bizans Kilisesi erbabının nazarında bir kâfir ve İsa düşmanı idiyse de, Hristiyanlara papalıktan daha iyi muamele etmekle teveccüh ve muhabbetlerini kazanmıştır."

Bizanslı tarihçi Halkokonilas'dan : Murat hayatında birçok tehlikeyi atlatmış, büyük işler görmüş Rumeli ve Anadolu'da 37 kadar mühim muharebeyi idare ederek hepsinde zaferi kazanmıştır. Muharebe meydanını bıraktığı ve arka çevirdiği görülmemiştir. İşlerini tanzim etmekte ve her şeyi münasip vakti hulül edince yapmakta mahirdi. Muharebe de çok cesur olup, şaşırmaz ve telaş göstermezdi. Gençliğinde olduğu gibi aynen ihtiyarlığında da Çalışkan enerjik ve sertti. Maksadını istihsal etmek için iyice düşünür, sonra harekete geçerdi.

Maksadını temin edecek hiçbir Tedbiri ihmal etmezdi kendisine itaat eden bütün milletlere ve Sarayı'nda efrada yumuşak muamele ederdi. Yerinde mükâfatları Hiç ihmal etmezdi. Muharebeden önce ordusuna parlak sözler teşci ederdi.

En küçük hataları tekrar etmemeleri için şiddetli cezalandırdı. Verdiği söze sadık kalmak hususunda en başta gelen hükümdarlardandı. Aleyhinde davrananlar hiçbir zaman elinden kurtulamamışlardır. Maiyeti ondan korkularından titrerlerdi. Fakat aslında o mahiyetine karşı hiç kimsede görülmemiş bir sevgi beslerdi.

Fransız tarihçi Grenard' dan: " bu sırada Osmanlıların başında en büyük hükümdarlarından biri olan Sultan murat bulunuyordu. Sultan Murat, şahsi değeri bakımından zamanın Avrupa'sında eşine tesadüf edilemeyen bir hükümdardı. Yalnız fevkalade bir asker hızlı ve yerinde hareketleriyle büyük bir strateji Üstadı değil, aynı zamanda Nafiz bir siyaset adamı idi. Düşmanların maddi ve ruhi kaynaklarına takdir etmekte yanıldığı görülmemiştir.

Doğuştan hükümdar yaratılmıştır. Hizmetinde bulunanların tam itimadına ve minnettarlığına haizdi. Zaten baş olarak yaratılmak Türk milletinin mahsus karakterlerdendir. Murat'ın sayesinde küçük Osmanlı kavmi bir tek Mefkûre peşinde birleşen bir millet olmuştu. Murat'ın muvaffakiyetindeki genel sebep budur. Sultan Murat'ın tahta çıkması ile milletin istikbali belli olmuştu. Ölümünde ise bu İstikbal 5 Asır için temin edilmiş vaziyetteydi.

Osmanlı Devlet Nişanı' nın sembolleri

 

Tasarım harikası Osmanlı Devlet Nisanı’ndaki 30 ayrı sembolün anlamlarını biliyor musunuz?

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Görevlisi Yard. Doç. Dr. Selman Can, Osmanlı Devleti'nin sembolü haline gelen 'Osmanlı arması' fikrinin İngiltere Kraliçesi Victoria'dan çıktığını söyledi. 



Osmanlı'da arma geleneğinin bulunmadığını belirten Can, Kraliçe Victoria'nın 19. yüzyılda arma tasarımı yaptırarak, Sultan Abdülmecid'e hediye ettiğini söylüyor. Osmanlı arşivlerinde araştırmalar yapan Dr. Can; tepesinde güneş, hükümdarın tuğrası, Osmanlı sancağı, adaleti temsil eden terazi, Kur'an-ı Kerim gibi birçok sembollerle Osmanlı'yı anlatan armanın İngilizler tarafından yapıldığını savunuyor.

Dr. Selman Can, arma fikrinin Osmanlı ile Rusya arasındaki Kırım Savaşı sırasında ortaya çıktığını anlatıyor. Dr. Can'ın verdiği bilgilere göre, bu dönemde İngiltere, Osmanlı ile yakın ilişkiler kurmaya çalışıyordu. Fransa'nın Sultan Abdülmecid'e verdiği 'Legion' nişanı İngiltere'yi harekete geçirdi.

İngiltere Kraliçesi Victoria, Fransa'nın verdiği nişana karşılık Kasım 1856'da Dizbağı Nisanı’nı Osmanlı Sultan’ına sundu. Dr. Can, nişanla birlikte gelen Osmanlı armasıyla ilgili şu bilgileri veriyor: "Böylece Sultan Abdülmecid, Dizbağı Nişanı' nın sahibi oldu.

Ancak 1346'da Kral III. Edward tarafından ortaya çıkarılan Dizbağı Nisanı’nın geleneğinde şöyle bir uygulama vardır: Nişanı alan kişi ya da hükümdarların armaları Londra'da Windsor Sarayı'nda bulunan Saint George Kilisesi'nin duvarında asılmaktadır. Ancak Osmanlı Padişah’ının arması bulunmamaktadır. Bunun üzerine Kraliçe Victoria, Prens Charles Young ismindeki arma uzmanını Osmanlı için arma tasarlamak üzere görevlendirir. İstanbul'a gelerek araştırmalarda bulunan Young' a, Etyen Pizani isminde bir tercüman yardımcı olur."

İngiliz tasarımcı, padişahlık alameti olan saltanat kavuğunu, sorgucu, ay-yıldızlı sancağı ve tuğrayı ön plana çıkararak bir arma hazırlar. Bir yılda hazırlanan arma, Osmanlı Devleti'nin Londra Sefiri Kostaki'ye teslim edilir. Kostaki tarafından İstanbul'a gönderilen arma çizimlerini Sultan Abdülmecid de beğenir. Bu şekilde oluşan Osmanlı Devleti arması İngiltere'nin Saint George Kilisesi'ndeki yerini alır. Kraliçe Victoria'nın Charles Young'a tasarlattığı arma, Sultan 2. Abdülhamit döneminde terazi ve silahlar eklenerek son şekline kavuşur.



Tarih bilgisinin söylentilerle oluşturulamayacağını kaydeden Dr. Selman Can, şu uyarıda bulunuyor: "Tarihle iç içe yaşayan bir toplumuz. Ancak tarihî konular üzerinde bilgi birikimimiz son derece zayıf. Sorgulamayı ve araştırmayı öğrenen nesiller ancak tarihi doğru okuyabilir."



Otuz ayrı sembol bulunuyor

Prens Charles Young ismindeki bir İngiliz tarafından tasarlanan Osmanlı armasında; güneş, 2. Abdülhamit'in tuğrası, sorguçlu serpuş, kalkan, sancak, mızrak, top, kılıç, borazan, yay, çapa, hilafet sancağı, Kur'an-ı Kerim, terazi, kılıç, süngülü tüfek, şefkat nişanı, Mecidi nişanı, nişan-ı iftihar, nişan-i Osmani gibi 30 ayrı sembol bulunuyor.


İşte sembollerin anlamları:

1- Tuğranın etrafındaki güneş motifi, padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir

2- II. Abdülhamit'in tuğrası

3- Sorguçlu serpuş: Osman gaziyi ve tahtı temsil eder

4- Yeşil Hilafet sancağı 

5- Süngülü tüfek: Nizam-ı Ceditle birlikte Osmanlı ordusunun asıl silahı olmuştur

6- Çift taraflı teber

7- Toplu tabanca 

8- Terazi: şeşper ve asaya asılıdır, adaleti temsil eder.

9- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler.

10- Nışan-ı al-i imtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve askerlere veriliyordu.

11- Nışan-ı Osmani: Sultan Abdülaziz Han tarafından 1862'de ihdas edilmiş olup, devlet hizmetinde üstün başarı sağlayanlara verilirdi

12- Asa ve şeşper

13- Çapa, Osmanlı denizciliğini temsil eder.

14- Bereket boynuzu

15- Nışan-ı iftihar

16- Yay

17- Mecidi nişanı 

18- Borazan, modern mızıka takımının kullandığı çalgı aletidir



19- Şefkat nişanı, 1878'de II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiş olup; savaş zamanında, büyük afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilirdi

20- Top gülleleri (Bazı armalarda bulunmuyor.)

21- Kılıç

22- Top, topçu ocaklarını temsil eder

23- El siperlikli tören kılıcı: bu kılıç klasik Türk kılıcı olmayıp, o devirdeki subaylar tarafından kullanılırdı.

24- Mızrak.

25- Çift taraflı teber, orduda üst düzey görevliler tarafından üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır.

26- Tek taraflı teber (balta)

27- Bayrak

28- Osmanlı sancağı

29- Mızrak: Son dönem mızraklı süvari alaylarını remzeder

30- Kalkan, Ortasında stilize edilmiş bir güneş motifi var. 12 yıldız: Rivayete göre bu 12 yıldız 12 burcu temsil eder. Güneş bu burçlar üzerinde hareket eder.


http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=358255 alınmıştır

İngilizlerin İslam düşmanlığı

Hindistan’ın Amritsar şehrinde [m. 1919] bir gün ayin sebebi ile toplanan Hindu’lar, bisikleti ile gezen bir İngiliz kadın misyonerine hürmet etmezler.

Misyoner, İngiliz General Dyere şikâyette bulunur.

General derhâl askerlerine emir vererek, mabette ayinle meşgul halkın üzerine ateş açtırır ve on dakikada yedi yüz kişi ölür. Binden ziyade kişi de yaralanarak yerlere serilir.

General bununla da iktifa etmeyerek, ahaliyi üç gün elleri ve ayakları üzerinde hayvan gibi yürütür. Mesele Londra’ya şikâyet edilir. Hükümet tahkikat yapılmasını emreder.

Tahkikat için Hindistan’a gelen müfettiş, generale müdafaa ’sız halka ateş açtırmasının sebebini sorunca, General, (Buranın kumandanı benim. Buradaki askerî bir icraatı ben takdir ederim. Öyle lüzum gördüm ve emrettim.) cevabını verince, müfettiş, (Pekâlâ, ahalinin yüz üstü sürünmesini emretmenizin sebebi nedir?) diye sorar.

General, (Hintlilerden bir kısmı tanrıları karşısında yüz üstü sürünüyorlar. Bunlara, bir İngiliz kadının bir Hindu tanrısı kadar mukaddes olduğunu ve onun karşısında da hakaret değil, sürünmeleri icap ettiğini anlatmak istedim) der. Müfettiş, halkın, alış veriş için dışarı çıkmak mecburiyetinde olduğunu söyleyince, General, (Bunlar insan olsalardı, sokak da yüzüstü sürünmezlerdi. Çünkü bunların evleri birbirine bitişik ve damları düzdür. Damlar üzerinde insan gibi yürürlerdi) cevabını verir. Generalin bu sözleri İngiliz basınında neşredilince, general kahraman ilân edilir. [Dyer, Reginald Edward Harry 1281 [m. 1864] de doğdu, 1346 [m. 1927] de İngiltere’de öldü. Dünya tarihîne (13 Nisan 1919 da Amritsar şehrinde İngiliz zulmüne karşı meydana gelen olayları, şehri kan gölüne çevirerek bastıran meşhur İngiliz general) diye geçti. Hindistan’ın her yerinde İngilizler aleyhine büyük gösteriler yapılması üzerine vazifeden alınarak, emekliye sevk edildi. Fakat İngiliz Lortlar kamarası Dyerin yaptıklarını medh-u sena ile karşılayarak, ona yardım yapılmasını kararlaştırdı. İngiliz lortlarının, kontlarının diğer milletlere nasıl bir gözle baktıkları burada da açıkça görülmek dedir.]

İngiliz casusun itirafları

M.Sıddık Güneş

Bu on günlük izin, bir saat gibi çabuk geçti. Böyle, neşeli günler, bir saat gibi geçtiği hâlde, elemli günler insana asırlar gibi geliyor. Necef deki hastalık günlerimi hatırladım. O kederli günler, bana seneler gibi gelmişti. 

Nazırlığa, yeni emirleri almak için gittiğimde, karşımda, güler yüzü ve uzun boyu ile sekreteri gördüm. O kadar sıcak elimi sıktı ki, bundan, bana olan sevgisi zahir oluyordu.

Bana: (Nazırımızın ve müstemlekelerle vazifeli heyetin emri ile sana çok mühim iki devlet sırrı söyleyeceğim. 

İlerde, bu iki sırdan çok istifaden olacaktır. Bu iki sırrı, kendilerine tam itimat edilen, birkaç kişiden başka kimse bilmez) dedi. 

Elimden tutarak, Nazırlığın bir odasına götürdü. Bu odada çok cazip bir şeyle karşılaştım: Yuvarlak bir masanın etrafında (10) adam oturuyordu. Onların birincisi, Osmanlı padişahının kıyafetinde idi. Türkçe ve İngilizce biliyordu. İkincisi, İstanbul’daki Şeyhülislamın kıyafetinde idi. Üçüncüsü, İran Şahının kıyafetinde idi. Dördüncüsü, İran sarayındaki vezirin kıyafetinde idi. Beşincisi, Şiî’lerin tâbi’ olduğu Necef deki en büyük âlimin kıyafetinde idi. Bu son üç kişi, Farsça ve İngilizce biliyorlardı. Bu adamların her birisinin yanında, onların söylediklerini yazmak için, birer kâtip bulunuyordu. Bu kâtipler aynı zamanda, bu adamlara, casusların İstanbul, İran ve Necef deki, onların asılları olan beş kişi hakkında topladıkları malûmatı bildiriyorlardı.

Sekreter: (Bu beş kişi, oralardaki beş kişiyi temsil ederler. Onların ne düşündüklerini anlamak için, asılları gibi yetiştirdik. Biz İstanbul, Tahran ve Neceftekilerle alâkalı elimize geçen bilgileri, bunlara bildiriyoruz. Bunlar da, kendilerini oradakilerin yerinde kabul eder. Biz onlara soruyoruz, onlar da bize cevaplandırıyor. Bizim tespitimize göre, buradakilerin cevapları, oradakilerin cevaplarına yüzde yetmiş mutabıktır. 

İstersen, tecrübe mahiyetinde bir şeyler sorabilirsin. 

Nasılsa, daha önce Necef âlimi ile görüşmüştün) dedi. 

Ben de peki dedim. Zira daha önce, Necef deki Şia’nın en büyük âlimi ile görüşmüş ve ona bazı hususlar sormuştum. İşte, onun benzerinin yanına yaklaştım ve dedim ki: (Hocam, Sünnî ve mutaassıp olduğu için, hükümete harp açmamız caiz olur mu?) Biraz düşündükten sonra, (Hayır, Sünnî olduğu için hükümete harp açmamız caiz değildir. Zira bütün Müslümanlar kardeştirler. Ancak onlar, ümmete zulüm ve işkence yaparlarsa harp açabiliriz. Biz onu yaparken, emr-i bil ma’rûf ve nehy-i anil-münker şartlarına uygun olarak hareket ederiz. Zulmü bıraktıkları zaman, elimizi onlardan çekeriz) dedi.

Ben, (Hocam, Yahudi ve Hıristiyanların necs olmaları ile alâkalı görüşünüzü alabilir miyim?) dedim. (Evet, onlar necsdirler. Onlardan uzak durmak lâzımdır) dedi. (Niçin) dedim. Cevaben, (Bu, hakarete karşı misillemede bulunmaktır. Zira onlar, bizi kâfir bilirler ve Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı tekzip ederler. 

Biz de, buna karşı misillemede bulunuyoruz) dedi. Ona dedim ki: (Hocam, temizlik imandandır değil mi? Öyleyse niçin, (Sahn-ı şerif) [Hazret-i Ali’nin türbesinin etrafı], cadde ve sokaklar temiz değildir? Hatta ilim medreseleri bile, temiz sayılmaz).

Cevaben: (Evet, hakikaten temizlik imandandır. Fakat ne yapalım, Şii’ler, temizliğe ehemmiyet vermeyince, böyle olur) dedi. 

Nazırlıktaki bu adamın cevapları, Necef deki Şii âliminin cevaplarına tıpa tıp mutabık idi. Bu adamın Necef deki âlime bu kadar uygunluğu, beni hayretler içinde bıraktı. Bir de üstelik bu adam Farsça biliyordu. 

Sekreter: (Şayet sen diğer dört kişinin asılları ile de görüşmüş olsaydın, şimdi onlarla da görüşebilir ve onların da asıllarına ne kadar mutabık olduğunu görebilirdin) dedi.

Ben dedim ki: (Şeyh-ul-İslam’ın da nasıl düşündüğünü biliyorum. Çünkü benim İstanbul’daki hocam Ahmet Efendi, Şeyh-ul-islâmı bana iyice anlatmıştı.) Sekreter: (O zaman buyur, onun da numunesi ile görüşebilirsin) dedi. 

Şeyh-ul-İslam’ın benzerinin yanına yaklaştım ve ona dedim ki: (Halife’ye itaat etmek farz mıdır?), (Evet vaciptir. Allaha ve Peygambere itaat etmek farz olduğu gibi, bu da vaciptir) dedi. (Bunun delili nedir?) dedim.

Cevaben dedi ki: (Cenâb-Allah’ın bu ayetini duymadın mı? (Allaha, Onun Peygamberine ve sizden olan ulül emre itaat ediniz)[1] Ben, (Allah bize, askerine Medine yi yağmalamayı helâl eden ve Peygamberimizin torunu Hüseyni öldüren halife Yezit' e ve içki içen Velide itaat etmeği emreder öyle mi?) dedim. Cevabı şuydu: (Oğlum, Yezit Allah tarafından Emîr-ül-mü’minîn idi. Hüseyni öldürmeği emretmedi. Sen,Şiî’lerin yalanlarına inanma! 

Kitapları iyi oku! Hata yaptı. Sonra tövbe de etti. Medine-i münevvereyi yağmalamayı helâl edişinde isabet etmiştir. Çünkü Medine halkı azıp bâgî olmuş ve itaati bırakmıştı. Velide gelince, evet o fâsık idi. Halifenin yaptıklarını taklit değil, İslamiyet’e uygun olan emirlerine itaat etmek vaciptir.) Bunları hocam Ahmet efendiye de, daha önce sormuş ve az bir fark ile aynı cevapları almıştım. 

Sonra, sekretere dedim ki, (Bu benzer kimseleri hazırlamanın hikmeti nedir?) Bana: (Biz bu usul ile sultanın ve Şii olsun, Sünnî olsun, Müslüman âlimlerinin düşünce kabiliyetlerini öğreniyoruz. Siyasi ve dinî mevzularda, onlar ile mücadele etmemize yardımcı tedbirler bulmağa çalışıyoruz. Meselâ, düşman askerlerinin hangi taraftan geleceğini bilirsen, ona göre hazırlanır ve askerlerini uygun yerlere yerleştirirsin ve onu perişan edersin. Fakat onun ne taraftan saldıracağını bilmezsen, askerlerini her tarafa gelişigüzel dağıtır ve mağlup olursun. Aynen öyle, Müslümanların, dinlerinin ve mezheplerinin hak olduğuna dair getirecekleri delilleri bilirsen, onların delillerini çürütebilecek karşı deliller hazırlaman mümkün olur ve o karşı delillerle onların akidelerini sarsabilirsin) dedi.

Sonra, adı geçen temsilî beş adamın askerlik, mâliye, maarif ve dinî sahalarla alâkalı aralarında geçen mütalaa ve plânların neticelerini ihtiva eden, bin sahifelik bir kitap verdi. (Okuduktan sonra getirirsin) dedi. Ben de, kitabı[1] Nisâ süresi, ayet: 59 alıp eve götürdüm. Üç haftalık tatilim içinde, baştan sona kadar dikkat ile mütalaa ettim. 

Kitap, çok hayret edilecek cinstendi. Zira ihtiva ettiği mühim cevaplar ve ince mütalaaları sahih gibiydi.

İngiliz casusunun itirafları İngilizlerin İslâm Düşmanlığı 

Sıddık Gümüş

Halifemiz Ömer'in emri

Hindistan’ın (Nedvet-ül Ulema) meclisinin reisi ve meşhur (el-İntikad) kitabının yazarı, tarih profesörü Şiblî Nu’mânî 1332 [m. 1914] de ölmüştür. Bunun Urdu dilindeki (el-Fârûk) kitabını serdar Esedullah Hânın annesi ve Afganistan padişahı Nâdir Şâhın kız kardeşi Farisi’ye tercüme etmiş, Nâdir Şâhın emri ile 1352 [m. 1933] de Lahor şehrinde bastırılmıştır. Yüz sekseninci sahifesinde diyor ki:

(Rum Kayseri Herakliyus’ ün büyük ordularını perişan eden İslam askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrâh, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak, Rumlara halife Ömer’in “radıyallahüanh” emirlerini bildirirdi.

Suriye’deki Humus şehrini alınca da, (Ey Rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömer’in emrine uyarak, bu şehri de aldık. Hepiniz ticaretinizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmayacaktır. İslamiyet’in adâleti aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışarıdan gelen düşmana karşı, Müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, Müslümanlardan hayvan zekâtı ve uşr aldığımız gibi, sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü Teâlâ emretmektedir) dedi. [Cizye miktarı, fakirlerden kırk, orta hallilerden seksen, zenginlerden yüz altmış gram gümüş veya bu değerde mal yahut tahıldır. Kadınlardan, çocuklardan, hastalardan, yoksullardan, ihtiyarlardan ve din adamlarından cizye alınmaz.] Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beyt-ül-mâl emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Rum imparatoru Herakliyusun [ 7 ] bütün memleketinden asker toplayarak, büyük bir haçlı ordusu ile Antakya’ya hücuma hazırlandığı haber alınınca, Humus şehrindeki askerin de Yermük deki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh”, şehirde memurlar bağırtıp, (Ey Hristiyanlar! Size hizmet etmeğe, sizi korumağa, söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifeden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramayacağım. Bunun için, hepiniz Beyt-ül-mâla vermiş olduğunuz cizyelerinizi geri alınız! İsimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır) dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, Müslümanların bu adâletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum imparatorlarından çektikleri zulümlerden, işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve Müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı, İslam askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı. Büyük Yermük zaferinde, bu Rum casuslarının çok faydası oldu. İslâm devletlerinin kurulması ve yayılması, asla saldırmakla, öldürmekle olmadı. Bu devletleri ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet, iman, adâlet, doğruluk ve fedakârlık kudreti idi.)] Ruslar yüz seneden beri istila ettikleri Kazan, Özbekistan, Kırım, Dağıstan ve Türkistan’da bulunan Müslümanların küçük çocuklarından, en ihtiyarlarına kadar her şahıs için senede birer altın almışlardır. Ayrıca askerlik yapmak, mekteplerde Türkçe konuşturmayıp, zorla Rusça öğretmek gibi çeşitli işkence ve zorlamalara rağmen, bu kadar senedir Rusya’daki Müslümanlardan kaç kişi Hristiyan olmuştur. Hatta, Kırım harbi sonunda yapılan sulh neticesinde; Osmanlı topraklarında kalan Hristiyanların Rusya’ya, Rusya’daki Müslümanların da Osmanlı devletine hicret etmesine izin verildi. Böylece, Rusya tarafından iki milyondan fazla Müslüman, Osmanlı devletine hicret etti. Hâlbuki Ruslar, kendi taraflarına hicret edecek olan Hristiyanların her birine 20 ruble yol masrafı verdikleri hâlde, Osmanlı devletinde rahat ve huzur içinde yaşamaya alışmış olan Hristiyanlar, Rusya’nın bu vadine inanmadı ve İslamiyet’in kendilerine verdiği hak ve hürriyetleri bırakıp oraya gitmedi.

 “ Hazret-i Ömer “radıyallahü anh”, 4.000 kilise yıktırdı” demek ise, tarihi bütün hakikatlere karşı açıkça iftiradır. Hristiyan tarihçilerinin bildirdiklerine göre; Ömer “radıyallahüanh” Kudüs’ü feth ettiği zaman, Hristiyanlar, (İstediğiniz bir kiliseyi kendinize mabet olarak seçiniz) diyerek hazret-i Ömer’e teklifte bulundular. Ömer “radıyallahüanh” bu teklifi şiddet ile reddetti. İlk namazı kilise dışında kıldı. Çok zamandan beri, çöplük olmuş olan Heykel-i mukaddes denilen mahalli [Beyt-i mukaddes mahalli], temizleyip, buraya büyük ve güzel bir câmi’ yaptırdı. Müslümanların, Hristiyanlara ve Yahudilere yapmakla mükellef oldukları muamele şekli, bizzat Resûlullah’ ın “sallallahü aleyhi ve sellem” bütün Müslümanlara hitaben yazdırdığı şu mektupta açıkça bildirilmiştir. Bu mektubun aslı Feridun Beğ’in (Mecmû’a-i Münşeât-üs-salâtîn) kitabı birinci cilt, otuzuncu sahifesinde yazılıdır. [ 8 ] Mektubun tercümesi şöyledir: (Bu yazı Abdullah oğlu Muhammedin “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” bütün Hristiyanlara verdiği sözü bildirmek için yazılmıştır. Şöyle ki, Cenâb-ı Hak, kendisini rahmet olarak gönderdiğini müjdelemiş, insanları Allahuteala’nın azabı ile korkutmuş, insanlar üzerindeki emaneti muhafaza edici yapmıştır. İşte bu Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, bu yazıyı, Müslüman olmayan bütün kimselere verdiği ahdi, sözü tevsik için kaleme aldırdı. Her kim ki, bu ahdin aksine hareket ederse, ister Sultan, ister başkası olsun, Cenâb-ı Hakka karşı isyan, Onun dini ile istihza etmiş sayılır ve Cenâb-ı Hakkın la ’netine lâyık olur. Eğer Hristiyan bir rahip [papaz] veya bir seyyah [turist] bir dağda, bir derede veya çöllük bir yerde veya bir yeşillikte veya alçak yerlerde veya kum içinde ibadet için perhiz yapıyorsa, kendim, dostlarım, arkadaşlarım ve bütün milletimle beraber, onlardan her türlü teklifleri kaldırdım. Onlar, benim himâyem [korumam] altındadır. Ben onları, başka Hristiyanlarla yaptığımız ahitler mucibince, ödemeye borçlu oldukları bütün vergilerden affettim. Cizye, haraç vermesinler veya kalpleri razı olduğu kadar versinler. Onlara cebir etmeyin, zor kullanmayın. Onların dinî reislerini makamlarından indirmeyin. Onları, ibadet ettikleri yerden çıkartmayın. Bunlardan seyahat edenlere mâni’ olmayın. Bunların manastırlarının [kiliselerinin] hiçbir tarafını yıkmayın. Bunların kiliselerinden mal alınıp, Müslüman mescitleri için kullanılmasın. Her kim buna riayet etmezse, Allah’ın ve Resulünün kelâmını dinlememiş ve günaha girmiş olur. Ticaret yapmayan ve ancak ibadet ile meşgul olan kimselerden, her nerede olurlarsa olsunlar, (cizye) ve (garâmet) [ceza] gibi vergileri almayın. Denizde ve karada, şarkta ve garpta, onların borçlarını ben saklarım. Onlar benim himâyem altındadır. Ben onlara (emân) [izin] verdim. Dağlarda yaşayıp ibadet ile meşgul olanların ekinlerinden haraç almayın. Ekinlerinden Beyt-ül-mâl [Devlet Hazinesi] için hisse çıkartmayın. Çünkü bunların ziraatı, sırf nafakalarını temin etmek için yapılmakta olup, kâr için değildir. Cihat için adam lâzım olursa, onlara başvurmayın. Cizye [gelir vergisi] almak gerekirse, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, ne kadar malları ve mülkleri bulunursa bulunsun, yılda on iki dirhemden [kırk gram gümüşten] daha fazla vergi almayın. Onlara zahmet, meşakkat teklif olunmaz. Kendileriyle bir müzâkere yapmak icap ederse, ancak merhamet, iyilik ve şefkat ile hareket edilecektir. Onları daima merhamet ve şefkat kanatları altında himâye ediniz! Nerede olursa olsun, bir Müslüman erkekle evli olan Hristiyan kadınlara, fena muamele etmeyiniz! Onların kendi kiliselerine gidip, kendi dinlerine göre ibadet etmelerine mâni’ olmayınız! Her kim ki,  Allahü Teâlâ’nın bu emrine itaat etmez ve bunun zıddına hareket ederse, Cenâb-ı Hakkın ve Peygamberinin “sallallahü aleyhi ve sellem” emirlerine isyan etmiş sayılacaktır. Bunlara kilise ta’ mirlerinde yardımcı olunacaktır.

 

Bu ahitname [sözleşme] kıyamet gününe kadar devam edecek, Dünya sonuna kadar değişmeden kalacak ve hiç bir kimse, bunun aksine bir harekette bulunmayacaktır.) Bu ahidnâme hicretin onuncu senesi, Muharrem ayının üçüncü günü, Medine’de Mescid-i saadette Ali’ye “radıyallahü teâlâ anh” yazdırılmıştır. Altındaki imzalar: Muhammed bin Abdüllah Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”. Ebû Bekr bin Ebî-Kuhâfe, Ömer bin Hattâb, Osmân bin Affân, Alî bin Ebî Tâlib, Ebû Hüreyre, Abdüllah bin Mes’ûd, Abbâs bin Abdülmuttalib, Fadl bin Abbâs, Zübeyr bin Avvâm, Talha bin Ubeydüllah, Sa’d bin Mu’âz, Sa’d bin Ubâde, Sâbit bin Kays, Zeyd bin Sâbit, Hâris bin Sâbit, Abdüllah bin Ömer, Ammar bin Yâsir “ radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în”. [Görüyorsunuz ki, yüce Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” başka dinden olan kimselere son derece merhamet ve şefkat ile muamele edilmesini ve Hristiyanların kiliselerine dokunulmamasını, yıkılmamasını emretmektedir.] Şimdi de, Ömer’in “radıyallahü anh” İlya ahalisine verdiği (emân) ın tercümesini aşağıda yazıyoruz. [Hıristiyanlar, İlyas aleyhisselâma İlya derler. Kudüs şehrine de İlya diyorlar.] (İşbu mektup, Müslümanların emiri Abdullah Ömer’in “radıyallahü teâlâ anh” İlya ahalisine verdiği âmân mektubudur ki, onların varlıkları, hayatları, kiliseleri, çocukları, hastaları, sağlam olanları ve diğer bütün milletler için yazılmıştır. Şöyle ki: Müslümanlar, onların kiliselerine zorla girmeyecek, kiliseleri yakıp yıkmayacak, kiliselerin herhangi bir yerini tahrip etmeyecek, mallarından bir habbe [tanecik] bile almayacak, dinlerini ve ibadet tarzlarını değiştirmeleri ve İslam dinine girmeleri için kendilerine karşı hiç bir zor kullanılmayacak. Hiçbir Müslümandan en ufak bir zarar bile görmeyecekler. Eğer kendiliklerinden memleketten çıkıp gitmek isterlerse, varacakları yere kadar canları, malları ve ırzları üzerine âmân verilecektir. Eğer burada kalmak isterlerse, tamamen teminat altında olacaklar. Yalnız İlya ahalisinin verdiği cizyeyi [gelir vergisini] vereceklerdir. Eğer İlya halkından bazıları, Rum halkı ile birlikte, aile ve malları ile beraber çıkıp gitmek isterlerse ve kiliselerini ve ibadet yerlerini boşaltırlarsa, kiliseleri ve varacakları yere kadar, canları, yol masrafları ve malları üzerine âmân verilecektir. Yerli olmayanlar, ister burada otursunlar, isterlerse gitsinler, ekin biçme zamanına kadar, onlardan hiçbir vergi alınmayacaktır. Allahü azîmüşşânın ve Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” emirleri ve bütün İslam halifelerinin ve umum Müslümanların verdiği sözler, işbu mektupta yazılı olduğu gibidir.) İmzalar: Müslümanların halifesi Ömer bin Hattâb.

…………………………………….

…………………………………………


,,

 

Sözleşmeli öğretmenlik

turk egitim senTürk Eğitim-Sen olarak sözleşmeli öğretmenlere büyük destek verdik, veriyoruz. Sözleşmeli öğretmenliğin kölelik ve ucube bir sistem olduğunu, iş güvencesini tehdit ettiğini her zaman dile getirdik. İş güvencemizle oynamak ise ateşle oynamak demektir. Buna asla müsaade etmeyeceğiz.Devamı

Daha ideal bir eğitim

egitim bir sen

Seçimimiz daha ideal bir eğitim düzeni içindir

Tarihin, ruhu tükenmekte olan dünyayı taşıyamaz olduğu bir aralıkta yaşıyoruz. İki dünya savaşından sonra kurulan küresel düzen, artık sadece açlık, ölüm, katliamlar, kan ve gözyaşı üretmektedir. Devamı

 

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle

Eğitim öğretim yılı

egitim is2018-2019 eğitim öğretim yılı yeni bakan eski sorunlarla başlıyor

2018-2019 eğitim-öğretim yılı, 17 Eylül 2018 tarihinde başlayacaktır. 18 milyon öğrenci ve 1 milyon eğitim emekçisi bu eğitim öğretim yılına da birikmiş ve çözüm bekleyen sorunlarla, müfredat ve sınav sistemi değişikliği, karma eğitimin kaldırılması girişimleri gibi tamamen ideolojik bakış açısıyla gerçekleştirilen değişikliklerin gölgesinde girecektir. Devamı