foto1
İdareci öğretmen ve öğrenciler için belge dokuman evrak
foto1
MEB tüm mevzuat genelge kanun tüzük yönetmelik
foto1
Güçlü bir hafıza ve zekamızı geliştirmek için neler yapmalıyız
foto1
Okulda sınıfta oynanabilecek çocuk oyunları Çevre doğa haberleri
foto1
Tebliğler dergisi MEB Tüm Mevzuat son çıkan yönetmelikler
Güçlü hafıza neyle bağlantılı? Zaman yönetimi MEB Yangın yönergesi Uyku başarı nedeni fiziksel cezanın etkisi Son çıkan yönetmelikler MEB Tüm mevzuat Olaylar ve insanlar Sağlıklı yaşam için Trafik işaret ve levhaları Tebliğler Dergisi Mevzuat bilgi sistemi Büyük Türk Tarihi Verimli Ders çalışma Özgüven ve farkındalık Eğitimde motivasyon Eğitimde farkındalık.Read More...

Okul Yolu

İdareci Öğretmen ve öğrenciler için bir Eğitim Sitesi

Yeni Bir Tasfiye Amaçlanıyor!

egitim sen

Üniversitelere Getirilen Norm Kadro Uygulamasıyla Yeni Bir Tasfiye Amaçlanıyor!

Bugün resmi gazetede yayınlanan, 12 Eylül 2018 tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile üniversitelere ağır bir darbe indirildi.

Söz konusu kararnamenin 12 Eylül’e denk gelmesinin sembolik anlamı bir yana, norm kadro uygulamasının içerdiği tasfiye mantığı 12 Eylül ruhunun diriliğini göstermektedir.

Kararname ile öğretim elemanı kadrolarına YÖK tarafından 60 gün içerisinde çıkarılacak norm kadro yönetmeliğince atama yapılacağı ve yönetmelik yayınlanana kadar yükseköğretim kurumlarının atama yetkisini kullanabileceği düzenlenmiştir. Devamı için

 

,

 

Minnet, saygı ve rahmetle anıyoruz

turk egitim sen

Ölümsüz lider Atatürk’ü minnet, saygı ve rahmetle anıyoruz.

Talip GEYLAN     Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu, Türk milletinin yol başçısı, ilke ve inkılapları ile Türk tarihini değiştiren, Türk milletini uygarlığa uzanan yolda güçlü bir ülke konumuna getiren Ulu Önder  Atatürk’ü ebediyete intikal edişinin 80. yılında minnet, rahmet ve özlemle anıyoruz.

Atatürk tüm dünyanın örnek aldığı, gıpta ile baktığı eşsiz bir komutan ve liderdir. Atamız; Türk milletinin hiçbir gücün iradesi altında olmadan, bağımsız ve hür bir şekilde ilelebet yaşaması, topraklarımızın bütünlüğü, bayrağımızın her daim dalgalanması ve modern bir devlet inşa etmek için son nefesine kadar mücadele etmiştir. Devamı için

 

 

Türk Bayrağının doğuşu efsanesi

 

Her ülkenin bayrağının doğuş ile ilgili bir efsane vardır. Ama hiç biri Türk Bayrağının doğuşu ile bağdaştırılamaz. Çünkü Türk bayağının doğuşu bir efsaneden değil gerçek bir olaydan meydana gelmiştir.

Türk Bayrağının doğuşuna sebep olan gerçek olay; l. Kosova savaşıdır. Bu savaşı Osmanlı ordusu kazanmış ama Türk askerleri de pek çok şehit vermiştir. Verilen şehitlerin üzüntüsünü yaşayan padişah Murad Hüdavendigar akşam karanlığında savaş meydanını dolaşmaya çıkar.

 

Padişah savaş meydanını dolaşırken çok ender karşılaşılan bir olaya şahit olur. Gün kararmış akşam olmuş ve ay doğmuştur, berrak havada ayın ve Jüpiter’in gölgesi şehit Türk askerinin göl haline gelmiş kanı üzerine ay ve yıldız şeklinde yansımıştır. Bu olaydan esinlenerek şehit kanlarını temsil  eden kırmızı zemin üzerine yansımış ay ve yıldız Tük Bayrağı olmuştur.

 

Bu savaşın kazanılması ardından ele geçirilen bir Sırp askeri Padişah Murad Hüdavendigar'a soru sormak bahanesiyle yaklaşır ve gizlediği hançerini padişaha saplayarak şehit olmasına sebep olmuştur.

Murad Hüdavendigar'ın yerine oğlu Yıldırım Bayezid padişah olmuştur.

 


 

Bunun manası Demir kişi demektir

1336 Nisan 8 de Semerkant’ın güneyindeki Sahrişebz (Yeşil Nehir) civarında Timur dünyaya geliyor. Timur tarihçileri, bununla Cengiz arasında kan münasebeti (soydaşlık) olduğunu ispata çalıştılar. Gerçek olan şudur ki Timur’un şeceresi ne kadar dâhiyane şekilde Cengiz’e bağlanmak istenirse istensin, Barlas kabilesi Turçik (Türk) soyundan idi. Bu itibarla, Timurlenk kendisinin de Moğol olmak hoşuna gitmekle beraber, Moğol değil, Türk’tür. Timur’un babası Taragay (Turagay) Barlas kabilesinin şefi idi ve emir unvanının taşıyordu. Din bilginleri ile dost olur sohbet etmekten hoşlanırdı. Bozkır halkından gelen bir kişi şehirde yaşamayı sevmez ve bundan kaçınırdı. Avrupalı bir yolcu, Timurlenk ’in babasının küçük bir senyör olduğunu ve yanında üç veya dört iyi silahlanmış süvariden fazlasını tutamadığını söylemiştir.

Bu kadar kuvvetli ve kudretli bir şahsiyetin doğuşunu ve gelecekte büyük ve parlak işler yapacağını müjdeleyen işaretlerin bulunması, bunlar kahramanın büyük değerleri hakkında bizzat verdiği delillerden sonra muhayyilelerde doğmuş olsalar dahi tabii görülmek icabeder. Söylendiğine göre, Taragay, rüyasında kendisine bir kılıç veren çok yakışıklı bir delikanlı gördü. Kılıcı yukarıya kaldırıp dört yöne uzattığı zaman çeliğinden çıkan parıltı dünyayı aydınlattı. Taragay, rüyasını Şeyh Zahided-Dine anlattığında, Şeyh “Bir oğlunun dünyaya geleceğini ve kılıcıyla dünyayı fethedeceğini, bütün insanları İslam dinine çevireceğini ve dünyayı sapıklıktan çıkarıp gerçekten doğru imana kavuşturacağını” müjdeledi.

Taragay’ın bir oğlu dünyaya geldi ve onu Şeyh’e gösterdi. Şeyh bu sırada kuran okuyordu ve “Tamuru” sözü üzerinde idi ve hemen durdu. Bu sözü hayırlı bir fal sayarak yeni doğan çocuğa Timur adını verdi. Bunun manası Demir kişi demektir. Daha sonra bir savaşta ayağından yaralanan Timur topal kaldı ve kendisine bu anlama gelen (lenk) lakabı takıldı. Bu söz Avrupa dillerine TAMERLAN şeklinde geçti.

Atila Roma İmparatorluk sarayında büyüdü. Kendisine parlak bir gelecek müjdelenen Cengiz, gençlik yıllarında bir çoban idi; hayatı basit ve sert idi. Milletinin ve sürüsünün kendisine yüklediği meşakkatli görevi yerine getirmeye uğraşıyordu ve bu görevi sınırlı idi. Timur’un çocukluk ve gençlik hayatı tamamıyla başkadır.

ÜÇ BOZKIRLI Atilla - Cengiz han- Timur Manole Neagoe


 

Yabancı gözüyle Osmanlı ordusu

Şarlken adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Charles-Quint’in elçisi olarak 7 yıl boyunca İstanbul’da görev yapan Oger Ghislain de Busbecg, Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Osmanlı Ordusu ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatmaktadır:
"Türkler, tarih boyunca düşünülebilecek en kudretli orduya sahipler. İmparatorluğun bitmek- tükenmek bilmeyen bütün kaynakları bu ordunun emrinde. Zafere alışkanlık, kazanılan sürekli zaferlerin tecrübesi, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklılık bu büyük ordunun başlıca vasıflarını oluşturuyor.

Bizim ordularımız ise fakir, savurgan, yenilgiler yüzünden maneviyatını yitirmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve tamahkâr bir halde. Şuna eminim ki, İran sürekli olarak doğudan Türkiye’yi tehdit etmese, Avrupa’nın işi çoktan bitmiş olacaktı.
On binlerce askerin bulunduğu Amasya ordugâhında büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada kavgadan, tartışmadan, şiddetten ve zorlamadan eser yoktu. Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf tertemiz, pırıl pırıldı. Türkler artıkları derhal yakıyor ya da uzağa götürüp gömüyorlar. Onlar hiç kumar bilmiyorlar. Bizim ordugâhlarımızda ise zar ve kâğıt oynanmayan, içki içilmeyen, kavga çıkmayan çadır yoktur.

Türk ordusunda en küçük bir disiplinsizlik hemen cezalandırılıyor ve hiç bir suça göz yumulmuyor. Ordugâhta bir bayram namazının kılındığına şahit oldum. Saflar şaşılacak derecede düzgündü.
Uçsuz bucaksız bir kalabalık; türlü türlü, renk renk üniformalar, altın, gümüş, lâl, ipek ve saten pırıltıları içinde alabildiğince uzayıp gidiyordu. Yalnız, bu servet ve ihtişam içinde herkes mütevazı idi. Bu kudret ve zenginlik onlar için alışılmış, benimsenmiş şeylerdi. Uzakta tımarlı süvarilerin binlerce atı görünüyordu. Bu atlar da gayret yüksek ve bakımlı hayvanlardı.
Türk toplumunun manzarası da Türk ordusunun manzarasından farksızdır. Aynı sessizlik, servet içindeki sadelik, kendine güvenenlere mahsus tevazu halk tabakalarına kadar yayılmış durumda. Kısacası, Türklerden alacağımız dersler sonsuzdur."


 

 


Valide yağmurun altında niye bekliyorsun?

Sene 1915 Sonbaharın serin ve yağışlı günlerinden biri l. Dünya harbi bütün cephelerde devam ediyor. Vatanın her tarafında barut ve kan kokusu. Yiğitlerin biri şehit oluyor bini yetişiyor. Cepheye durmadan takviye gidiyor. İşte o kuvvetlerden biri Bilecik İstasyonu'nda beklemektedir.

Ak saçlı, beli bükülmüş, soluk benizli, başı yaşmaklı, ihtiyar bir Türk anası orada duruyor. Buna  yanaşan bir Türk subayı ile arasında şu konuşma geçiyor.
-Valide yağmurun altında niye bekliyorsun? Anadolu’nun vefakâr ve sabırlı anası şöyle cevap verir:-Trende oğlum var. Onu selametlemeye geldim.
-Oğlun kimdir? Nerelidir?
-Söğüt'ün Akgünlü köyünden Mehmet oğlu Hüseyin.-Onu görmek ister misin? Çağırayım mı?
-Sana dua ederim oğlum. Ona söyleyecek tek bir sözüm daha var. Hüseyin kısa zamanda bulunur. Elini öpen oğlunu bağrına basan ana, bir daha şöyle der:

-"Hüseyin’im, yiğit oğlum benim!. Dayın Şıpka’da, baban Dömeke' de, Ağabeylerin Çanakkale'de şehit düştüler. Bak, son yongam sensin. Eğer, minareden ezan sesi kesilecekse, caminin kandilleri sönecekse, sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!. Yolun Şıpka'ya uğrarsa, dayının ruhuna bir Fatiha okumayı unutma. Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin!...


 

 Kür Şad İhtilali

Türk tarihinin karakteristik ve mühim hadiselerinden biridir.

Prens Kür Şad, Göktürk Hanedanından 10.büyük Türk İmparatoru Çuluk Kağan'ın küçük oğludur. Çuluk Kağan 2 yıllık bir saltanattan sonra bir Çin Prensesi olan zevcesi İçing Hatun tarafından zehirlenerek 621 de öldürüldü. Yerine kardeşi, yani Prens Kür Şad'ın amcası Kara Kağan geçti. Türk geleneğine göre, Kara Kağan, dul yengesi, Yani Kür Şad'ın üvey anası ile evlendi. Zaten kararsız bir kişi olan yeni kağan Çinli zevcesinin entrikaları ile tamamen yanlış hareketlerde bulundu. Üst üste gelen soğuk ve kıtlık yıllarında Türk İllerinde büyük tahribat yaptı.630 yılında bu vaziyetten yaralanan Çin ordusu Türk ordusunu bozdu. Kara Kağan ile 100.000 Türk, Çinlilere esir düştü. Çinliler in elinde  4 yıl esir yaşayan Kara Kağan 634 yılında kederinden öldü.

Kara Kağan'ın yerine Çinliler, Göktürk Prenslerinden Sirba Kağan'ı Türk İmparatoru ilan etti. Fakat bu kukla hükümdar, Çin’e tabi olmayı kabul ettiği için, bin yıldan beri İstiklal içinde yaşayan Türkler, Sirpa Kağan'ı tanımadılar. Çinlileri kovmak ve ellerindeki esirleri kurtarmak için gizliden gizliye çalışmalara başladılar.40 kişilik bir ihtilal komitesi teşekkül etti. Bu komite Prens Kür Şad'ı başkan seçti Ancak ihtilal başarıya ulaşırsa, Kür Şad İmparator olmayacaktı ve siyasetten çekilecekti. Çünkü ihtilalin tamamen milli mahiyette olduğundan kimse şüphe etmemeliydi. Kür Şad 'ın imparator olmak gayesiyle başa geçtiği söylenmemeliydi. Bu fikirde olan Türk Prensi, arkadaşlarının kendini Kağan namzedi göstermelerini kabul etmedi. Bunu üzerine, ihtilalden sonra Kür Şad'ın ağabeyinin oğlunun, yani yeğeninin Türk kağanı ilan edilmesi kararlaştırıldı.

Bu sıralarda Çin de 18.İmparatorluk hanedanı olan Tanglar' dan 2.İmparator Li Şihmin 40 yaşında ve 13 yıldan beri tahtta idi. Çin, 50 milyon nüfusu ile cihanın en kalabalık devleti idi. Kuzey Çin'de in boyunduruğund0a yaşayan yüz binlerce Türk, her an imha edilmek tehlikesi ile karşı karşıya bulunuyordu.

Türk İhtilal Komitesinin Planı şöyleydi:

İmparator Li Şihmin esir edilecek, Türk illerine kaçırılacak, sonra Çin sarayında esir bulunan Türk asilzadeleri ve Çin boyunduruğundaki Türk toprakları ile değiştirilecektir. İhtilal başarıya ulaşır ulaşmaz da bütün Türkler ayaklanacaklar, rastladıkları Çinli'yi öldürüp bağımsızlık kazanacaklardı. Çin imparatorunun her gece kılık değiştirerek başkenti Çangan'da dolaştığı Türkler tarafından haber alınmıştı. Bir sokak baskını ile imparatorun esir edilmesi oldukça kolay olacaktı. Ancak kararlaştırılan gece, aksi bir tesadüfle, büyük bir fırtına patlak verdi. İmparator sarayından çıkmadı. Kür Şad, gecikirse ihtilalin duyulup Türklerin kılıçtan geçirilmesinden korktu. Akıl almaz bir cesaretle, imparatorluk sarayını basıp imparatoru ele geçirmeyi kararlaştırdı. Arkadaşlarının çok iyi birer savaşçı olmalarına güveniyordu.

Gerçekten o gece 40 Türk asilzadesi Çin imparatorluk sarayını bastı. Kanlı bir çarpışma oldu. Yüzlerce Çinli muhafız 40 Türk savaşçısının ok ve kılıç darbeleriyle can verdi. Çinli muhafızların yerden mantar biter gibi çoğaldığı ve İmparatorun ele geçirilemeyeceğini anlayan Kür Şad, sarayı terk etmek emrini verdi. İmparatorun ahırına hücum eden 40 Türk seyisleri öldürüp buldukları atları alıp Çin Başkentinden çıkmaya muvaffak oldular. Ancak bütün bir Çin ordusu 40 yiğidin peşine takıldı Vey ırmağı kıyısına gelince duraklayan Türkler bir kaç yüz Çin askerini öldürdükten sonra Göz yaşartan bir kahramanlık içinde öldüler. Kür Şad ve 39 arkadaşı Vey ırmağı kenarında ki sarı topraklar üzerinde kaldılar.

Türkiye tarihi-Yılmaz ÖZTUNA cilt 1


 

İstiklal Savaşı'nın en küçük askeri!

İşte İstiklal Savaşı'nın en küçük askeri Nezahet Onbaşı'nın kahramanlık öyküsü..

 

Cumhuriyet tarihinin ilk İstiklal Madalyası bir çocuğa verilmişti. Dokuz yaşında savaşan Nezahet Onbaşı, o madalyayı hiçbir zaman alamadı. İşte onun kahramanlık öyküsü...
Nene Hatun, Halide Edip, Erzurumlu Kara Fatma, Adile Onbaşı, Kara Ayşe ve daha nicesi... Onlar İstiklal Harbi'nin sembol kadınlarıydı. O listede adı çok anılmayan; ama daha küçük bir kız çocuğu iken cephelerde at süren, çarpışan bir de Nezahet Onbaşı vardı. Babasıyla Geyve Savaşı, Konya İsyanı, I. ve II. İnönü Savaşları ile Sakarya ve Gediz muharebelerinde gösterdiği kahramanlıklarla anılacaktı. Yaşı küçük olduğu için Cumhuriyetin kadın kahramanlarının listesine bile çok sonraları girecekti. Çünkü o, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin İstiklal Madalyası ile ödüllendirmeye karar verdiği ilk çocuktu.

Nezahet Onbaşı'nın hikâyesi aslında Çanakkale Savaşı günlerine kadar uzanıyor. Savaş yıllarında annesi Hadiye Hanım daha 24 yaşındayken ince hastalığın (verem) kurbanı olur. O günlerde İstanbul işgal altındadır, küçük kızın babası Albay Hafız Halit Bey ise cepheden cepheye koşmaktadır. Hafız Halit Bey bir müddet sonra komutasındaki 70. Alay ile Anadolu'daki Milli Mücadele saflarına katılma kararı alır. Tabii kızını da yanında götürmek zorunda kalır. Böylece kader Küçük Nezahet'i daha 9 yaşındayken cephelerle tanıştırır.
At sırtında geçen ilk günün gecesinde donma tehlikesi atlatır. El bebek gül bebek büyüyeceği bir dönemde öksüz kalmıştır çünkü. Hafız Halit Bey küçük kızını kimseye emanet edemeyeceğini düşünerek adeta cephelerde büyütür. Küçük Nezahet, askerlerden at binmeyi, silah tutmayı öğrenir. Tam üç sene cephelerde bilfiil babasının katıldığı her muharebeye katılır. 70. Alay'ın simgesi olur adeta. Cephede Mustafa Kemal Atatürk'ün ve İsmet İnönü'nün de dikkatini çeker.
Ben babamla ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?
İstiklal Savaşı başladığında Alay Komutanı Albay Halit'e, Yunan askerleriyle en çetin çarpışmaların yaşandığı Gediz hattını müdafaa görevi verilir. Minik Nezahet, yanı başında süngü süngüye çarpışan Mehmetçik'in şehit oluşunu görecek kadar savaşın içindedir artık. Gediz Cephesi Yunanlılara karşı ilk yenilginin alındığı cephelerden biridir. Ancak Türk askeri düşmanın lojistiğini kesmek için verdiği mücadeleyi sonuna kadar sürdürür. Zor anlar yaşanır. Tarihe kaybedilen muharebe olarak geçen Gediz Cephesi'nde sadece bir alay başarılı olmuştur. O da Hafız Halit Bey'in kumandasındaki 70. Alay'dır. Küçük Nezahet'i onbaşı yapacak, daha sonra onu Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsülerindeki tartışmalara taşıyacak en önemli olaylardan biri de bu sırada vuku bulur.
Türk askeri Yunan saldırıları karşısında zor anlar yaşamaktadır. O sırada cepheden kaçmayı düşünenler bile olur. Yaklaşık 600 kişilik alayı ile en zor sınavı veren Hafız Halit, umutların tükendiği noktada atıyla askerlerin önünü kesen küçük kızı Nezahet'i bulur. Minik, ama vatan sevgisiyle dolu yürek cephe gerisine kaçmaya çalışan askerlerin karşısına duvar gibi dikilir ve ağzından şu sözler dökülür: "Ben babamın yanına ölmeye gidiyorum, siz nereye gidiyorsunuz?"
Babasına destek olmak isteyen bir çocuğun çırpınışlarının ötesindedir gayreti. Atın üstündeki küçük kız, askerlerin yüzüne tokat gibi bir gerçeği, 'vatan sevgisini ve şehadeti' haykırınca hepsi geri döner. Çoğu cephede şehit düşer, ancak Gediz muharebesi kaybedilse de Yunan askerinin Anadolu'nun içlerine kolay sızması geciktirilir. Küçük Nezahet, sınavı kazanmıştır. Artık o elinde oyuncaklarıyla askerin arasında gezen bir kız çocuğu değil, 70. Alay'ın Nezahet Onbaşısı'dır.
İlk istiklal madalyası’nı bu çocuğa verelim
Bu kahramanlık hikâyesi Cumhuriyet'in ilânından hemen sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin en hararetli tartışmalarından birine konu olur. Tarih 30 Ocak 1921'dir. Bir milletvekili Meclis Riyaseti Celile’sine (başkanlık) Nezahet Onbaşı'ya ilk İstiklal Madalyası’nın verilmesini önerir: "Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal madalyasıyla taltif edilmesine dair takriri... Muhtelif harp cephelerinde bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak ve her an efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye' nin tasdikine arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337 - Bursa Mebusu Operatör Emin Bey.)"
Erzurum Mebusu Celaleddin Arif Bey izahat verilmesini ister. Operatör Emin Bey söz ister ve Nezahet Onbaşı'nın cephelerdeki kahramanlıklarını bir bir anlatır. Babasını ve askerleri nasıl cesaretlendirdiğini söyler: "Bu çocuk mutlaka muhtac-ı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk Jandark'ı) namını vermişlerdir." İzmit Vekili Hamdi Namık Bey itiraz eder, İstiklal madalyalarının Yunan madalyalarına benzetilmemesi için 12 yaşında bir çocuğa verilemeyeceğini, sadece hediye ile taltifini önerir.
Bolu Mebusu Tunalı Hilmi Bey araya girer, İstiklal Madalyası’nın da ötesinde küçük Nezahet'in asker yapılmasını, mirimiran (tuğgeneral) rütbesiyle ödüllendirilip, paşa hanım olmasını teklif eder. Meclis başkanı hem hararetli hem latifelerle dolu konuşmaların sonunda Emin Bey’in teklifi gereği ilk İstiklal Madalyası'nın minik kıza verilmesi gerektiğini söyler. Meclis zabıtlarına bu aynen geçirilir. Tartışmalar sürer, ordu kumandanlığına sorulması bile gündeme gelir. Meclis'teki bu tartışmalar aslında küçük Nezahet'in ömrü boyunca peşini bırakmayacak iç burkan bir hikâyenin temelini oluşturur.
Hem Kurtuluş Savaşı gazisi babası Albay Hafız Halit Uzel Bey hem kendisi defalarca başvurmasına rağmen İstiklal Madalyası'nı bir türlü alamaz. Nezahet Onbaşı bir çeyizlik hediye ile de taltif olunur. Çeyiz de tıpkı İstiklal Madalyası kararı gibi zabıtlara geçmesine rağmen gerçeğe dönüşmez.
Aradan yıllar geçer. Tam 65 yıl sonra bir gazetecinin köşe yazısında konuyu gündeme getirmesiyle dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Necmettin Karaduman tarafından bir takdir beratı verilir. Nezahet Onbaşı, 6 Temmuz 1986'da Dolmabahçe Sarayı'nda sessiz sedasız bir törenle şükran plaketini aldığında 78 yaşındadır. Aradan 6 yıl geçer ve madalyasını göremeden 84 yaşında hayata gözlerini yumar.
Nezahet Onbaşı şimdi Anadolu yakasındaki Karaca Ahmet Mezarlığı'nda İstiklal Madalyası sahibi kocası emekli Albay Rıfat Baysel ile yan yana yatıyor. İstiklal Mücadele’sinin çocuk kahramanı Nezahet Onbaşı'dan geriye iki kızı İnci ve Oya hanımlar, torunu Şebnem ile onun kızları Didem ve Gizem kaldı. Bir de İstiklal Madalyası ile taltifini onaylayan TBMM tutanakları...


Atatürk'ten iltifat
Küçük Nezahet'in birbirinden ilginç anıları da var tabii ki. Padişah yanlısı Kuvvay-ı İnzibatiye askerleri Albay Hafız Halit'in sorumlu olduğu alayın Anadolu'daki Milli Mücadele Ordu’larına katılmasını (1919) istemez. İşte küçük Nezahet o çatışmalarda bir askerin yanı başında şehit oluşuna şahit olur. Yüreğini sarsan bu anıyı çocuklarına sık sık anlatır.
İlk asker elbisesini 1920'de giyer. Erlerin kullanılmayan kıyafetlerinden minik kıza bir haki elbise dikilir. Çerkes Ethem ile cephede karşılaşır. Asker elbiseli bu küçük kızı merak eden Çerkes Ethem, niye bu kıyafetleri giydiğini sorar. Nezahet'in cevabı, "Ben askerim." olur. Askerin silahı olmazsa asker olmaz, diyen Çerkes Ethem çatışmalarda ele geçen bir Yunan filintasını ona silah olarak verir. 70. Alay'ın adı 'Kızlı Alay' diye anılmaya başlar. Birinci İnönü Muharebesi'nde cepheye gelen Atatürk alayın sembolü Nezahet'le tanışır. Atatürk'ün sebeb-i ziyareti aslında Alay Komutanı Hafız Halit'i denetlemektir. Atatürk komutan çadırında kulaklarında küpe, asker elbiseli olarak Nezahet Onbaşı ile karşılaşınca çok şaşırır. Yanındakilere sorar, "Kim bu?" diye. Komutanımız Albay Halit'in kızı cevabını alınca daha da şaşırır. Sonra ona sorar, "Ne arıyorsun sen burada?" O da vecize haline gelen sözünü söyler: "Ben askerlerin kalesiyim, dönmek isterlerse karşılarında beni bulurlar." Cevap Atatürk'ün çok hoşuna gider. Küçük kızı sever. Bursa Ahudağ eteklerinde, Bozüyük'te Atatürk'ün özel vagonunda ve Akşehir'de olmak üzere üç kez daha cephede karşılaşırlar.
Asker kıyafetleri içinde minik bir kız
Asker kıyafetleri içindeki küçük kız Garp Cephesi Kumandanı İsmet Paşa'nın da gözünden kaçmaz. At üstünde onu gördüğünde, "Kim bu küçük asker, niye bu kadar küçükleri askere alıyorsunuz?" diye yanındakileri fırçalar. Sonra sarı sarı küpelerini fark eder minik kızın. "Aç bakayım şapkanı?" der, saçlarını okşar, iltifat eder: "Kimsin sen? Parola ne?" "Onbaşı Nezahet." İnönü gülümser: "İyi o zaman ben seni kurmay yapıyorum." Sonra Alay Komutanı Hafız Halit'in kızını cephelerde büyütmek zorunda kaldığını öğrenir. Paşanın kurmay iltifatı karşılıksız kalmaz, Nezahet Onbaşı, karargâh binasının bahçesindeki asma (üzüm) yapraklarından yaptığı sarmayı Paşa'ya ve babasına ikram eder.
İstiklal Harbi sona erer, Nezahet Onbaşı babasıyla birlikte İstanbul'da yaşamaya devam eder. 13 yaşındayken adının ilk duyulduğu o meşhur tartışmalı TBMM oturumu yapılır. Küçük Nezahet, Fransız İhtilali'nin simge ismi 16 yaşındaki Jan Dark (Jeanna D'Arc) ile özdeşleştirilir. Ama madalya rüyası bir türlü gerçekleşmez. İstanbul Kumkapı'da açılan Jan Dark Enstitüsü'nün de en başarılı öğrencisi olur. Ancak bir aile kararıyla ortaokuldan sonra okuldan alınır.
Okuma sevgisi ve asker olma isteği yüreğinden hiç çıkmaz. İstiklal Harbi'nin genç kahramanlarından Yüzbaşı Rıfat ile 1931'de evlenir. Uzel soyismi artık Baysel'dir. Yüzbaşı Rıfat da Alman Mektebi'ni okurken 17 yaşında okulunu terk edip Kuleli Askerî Lisesi'ne kaydını yaptırmıştır. Daha okulunun birinci yılında o da kendini Milli Mücadele cephesinde bulur. Mehmet Rıfat (Asım), İstiklal Madalyası alan ilk genç askerlerdendir. Nezahet Hanımla evlendikten sonra Atatürk'ün yaverlerinden biri olur.
Nezahet Onbaşı ve ailesi Atatürk'e çok yakın oldukları halde hiçbir zaman alamadıkları İstiklal Madalyası’nı şikâyet konusu yapmaz. Dolmabahçe Sarayı'nda düzenlenen devlet törenlerinde, balolarda Nezahet Onbaşı da vardır. Dönemin asker ve lider eşlerinin tamamıyla iyi ilişkiler kurar. En büyük üzüntüsü okuyamamak olur. Ama hayalleri yarım kalır.
Evliliğinin yedinci yılında ilk kızı İnci, daha sonra Oya dünyaya gelir. Evinin kadını ve iyi bir anne olur. Çocuklarını Kurtuluş Savaşı'nın hikâyelerini anlatarak büyütür. Hayat arkadaşı Rıfat beyi de 1974'te kaybeder.

Son isteği Türk bayrağına sarılmaktı
Annesinin son günlerinde yeniden Milli Mücadele günlerini yaşamaya başladığını söyleyen büyük kızı İnci Üçok (Baysel), Nezahet Onbaşı'nın ölüm anını şöyle anlatıyor: "Çok rahatsızlanmıştı. Gülhane Askerî Tıp Akademisi'ne kaldırdık. Hastanede, 'Bak gördün mü Alay geldi. Karşıda askerler. Bak kızım babam beni almaya geldi. Alayın hepsi burada.' diyordu. Onlar son sözleri oldu."
Büyük kız İnci, "Askerler onun her şeyiydi. Ay yıldızlı bayrağı ve askerleri gördüğünde gözleri dolardı." diyor. Annesinin intizamlı bir hayatı olduğunu, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili hatıralarını hep coşkuyla anlattığını söylüyor.
İstanbul Özel Saint-Joseph Fransız Lisesi Felsefe öğretmeni küçük kızı Oya Baysel ise tek bir isteğini yerine getiremediklerini dile getiriyor: "Onun son dakikasına kadar hep yanında olduk. Tek isteği var yapamadığımız. Öldüğümde Türk bayrağına sarın demişti. Bir takım asker geldi, cenaze törenine. Ama tabutuna al bayrağı koyamadık. O günün telaşıyla birileri Bayrak Kanunu var deyip engellemişti. Biz de unuttuk."
Nezahet Onbaşı 24 Eylül 1993'te GATA'da vefat eder. Ve eşinin yanına Karaca Ahmet Mezarlığı'na defnedilir. O, ardında birçok kimsenin bilmediği tarih kayıtlarına not düşülen bir kahramanlık hikâyesi bıraktı. Nezahet Onbaşı'nın alamadığı İstiklal Madalyası TBMM'nin 69 numaralı Kanunu mucibince Cumhuriyet'in ilk yıllarında 6 bin 920 kişiye verildi. Madalya alanlar arasında 70. Alay Komutanı Hafız Halit Bey ve Nezahet Onbaşı'nın eşi Rıfat Baysel de vardı. Bugün Meclis Kütüphanesi'nin raflarında yer alan 6 defterin kayıtlarına göre İstiklal Madalyalı kahramanların ilk 1500'ü Atatürk'ün silah arkadaşları, milletvekilleri ve cephede yer alan komutanlara verilmiş. Sonra erlere, halk kahramanlarına, Maraş'a, Antep'e, Urfa'ya İstiklal beratı ve madalya verilmesi kararlaştırılmış. Kayıtlara ilk İstiklal Madalyası olarak geçen tek taltif Nezahet Onbaşı'ya yani bir çocuğa aitti. Ancak o madalyasını alamadan hayata gözlerini kapadı.


TBMM'nin ilk istiklâl madalyası tartışması
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin 140. oturumunun 1. Celsesinde Nezahet Onbaşı'ya İstiklal Madalyası verilmesi şöyle gündeme gelir.
Gündem Maddesi 4.
- Bursa Mebusu Operatör Emin Beyin, muhtelif harp cephelerinde bilfiil müsademata iştirak eden (çatışmalara katılan) 12 yaşlarındaki Nezahet Hanımın İstiklal madalyasıyla taltif edilmesine dair takriri.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celile’sine
Muhtelif harp cephelerinde bilhassa son Gediz ve İnönü meydan muharebelerinde bilfiil müsademata iştirak ve heran efrat ve hatta zabitanı teşci eden (cesaretlendiren) yetmişinci alay Kumandanı Hafız Halid Beyin kerimesi on iki yaşlarında Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının itasını teklif ve teklifi vakım Heyeti Umumiye'nin tasdikina arz edilmesini rica ederim. (30 Kanunusani 1337- Bursa Mebusu Operatör Emin Bey.)

CELALEDDİN ARİF BEY (Erzurum) - İzahat verirlerse iyi olur efendim.

OPERATÖR EMİN BEY (Bursa) - Efendim, bu Nezahet Hanım denilen küçük hanım, mini mini hanım, sekiz yaşında öksüz kalmış. Babasından başka kimsesi olmadığı için onun kucağına düşmüş ve harbi umumide muhtelif cephelerde bu çocuk harp içinde büyümüştür. Hafız Halit Bey denilen zat da gayet kahraman bir kumandanımızdır. O kahramana layik bir çocuktur. O çocuk kendi eliyle yüzü mütecaviz bir zabitan sarsıldığını görse hemen yanına koşar, haydi beraber çarpışalım der, onunla beraber çarpışır. Babasında ufak bir tereddüt görse hemen babasına koşar, aman baba hiç müteessir olma, annem vakıa ölmüştür, seni de vururlarsa ben yetim kalmam. Bana millet bakar, haydi babacığım diyerekten bu suretle teşvik eder ve kim bir parça sendelerse Nezahet Hanım mutlaka onun yakasına yapışır. Bu çocuk mutlaka muhtacı taltiftir. İlk İstiklal madalyasını bu çocuğa verirsek büyük bir kadirşinaslık gösteririz. Ha onu da arzedeyim, bütün askerlerimiz buna (Türk Jandark'ı) namını vermişlerdir.
HAMDİ NAMIK BEY (İzmit)- Efendim Emin Bey biraderimizin buyurdukları Halit Beyle kerimesini bendeniz de tanırım. Hakikaten böyledir. Türklerin bir Jandark'ı addolunabilir. Yalnız bendeniz diyorum ki; pek kıymettar addettiğimiz İstiklal madalyalarını Yunan madalyalarına benzetmemek için 12 yaşında bir çocuğa verilmesini caiz görmüyorum. Bendeniz; muvafıksa Büyük Millet Meclisi namına bu kıza büyüdüğü zaman cihazını temin edecek bir hediye (çeyiz kastediliyor) takdim edelim. (Hay hay sesleri)
TUNALI HİLMİ BEY (Bolu) - Efendim bendeniz ilk defa olarak olmak üzere Osmanlı tarihinde bir paşa hanım görmek istiyorum. Kendisine mirimiran rütbesinin tevcihini teklif ediyorum. Yalnız nişan değil, bir rütbe. (Handeler)
REİS - Operatör Emin Beyin teklifi veçhile Nezahet Hanıma ilk İstiklal madalyasının şimdiden tevcihini...
HAMDİ NAMIK BEY (İzmit) - Efendim izahat vereceğim. Malumu aliniz İstiklal madalyası tevdiinde Divan-ı Riyaset'in tetkikat icrası kanun iktizasındandır. Bir defa ordu kumandanlığından sorulsun, tetkik edilsin, doğrudan doğruya Meclis karar vermez.
REİS - Kanunu mahsusu mucibince Divan-ı Riyasete havalesini tensip buyuranlar el kaldırsın. Efendim bir daha arzediyorum. Anlaşılmadı. Takririn Divanı Riyasete tevdiini kabul buyuranlar lütfen el kaldırsın. Kabul edilmiştir.
DR. SUAT BEY (Kastamonu) - Evvela kabülünü nazarı itibara alalım.
TUNALI HİLMİ BEY (Bolu) - Efendim benim de teklifim nazar-ı dikkate alınsın, mirimiran olsun.
MEHMET RAGIP BEY (Amasya) - Aksini reye koymaya mecbursunuz. Yok ayağa kalkacaksınız diyeceksiniz efendim.
YAHYA GALİP BEY (Kırşehir) - Riyasete karşı bu kadar itap edilmez....
REİS - Beyefendi; sükuta davet ediyorum. Nizamname beni mecbur etmez. Şüphelenirsem aksini reye korum. Şüphe yoktur, ekseriyet vardır.
....
Tartışmalar bu şekilde noktalanır. Ancak Divan Başkanlığı'na sevk edilen İstiklal Madalyası'nın takdimi meselesi Nezahet Onbaşı'nın ömrü boyunca hayata geçirilemez.
*Kaynak TBMM Tutanakları 7. Cilt 440. sayfa
ilk harp heyecanı
Nezahet Hanım Milli Mücadele'ye katılışının ilk safhalarına ait anılarını Tarih ve Coğrafya Dünyası Mecmuası'na şöyle anlatmış:
"Gelinkondu Köyü'nde kurduğumuz karargâh benim için yeni bir hayata başlangıç teşkil etti. Artık talim devresini bitirmiş, acemilikten kurtulmuş, muallem bir asker olmuştum. Cephelerde sükûnet olduğu için çadırda babamın hizmetine bakıyordum. Babamın elbiselerini temizliyor, söküklerini dikiyordum.
Bir akşamüstüydü. Çadırın önünde oturmuş, babamın ceketindeki sökükleri dikiyordum. Birden silah çatırtıları duyuldu. Bütün bölükler silah başı yaptılar, ileriye keşif kuvvetleri gönderildi. Babam da hazırlıklarını bitirerek yanıma geldi:

- Haydi, dedi; benimle gel.
-Nereye gidiyoruz?
-Askerlikte sual sorulmaz. Verilen emirler yapılır.
-İyi ama ben asker miyim?
-Şu dakikadan itibaren askersin.

Hiçbir cevap hayatımda bu derece beni sevindirmemişti. Demek ki babam beni artık asker olarak kabul ediyordu. İçimde sevinç bulutları dalgalana dalgalana hazırlıklarımı bitirdim, bölüklerin toplandıkları yere doğru koştum. Silah sesleri hâlâ duyuluyordu.
Bölükler emir aldıktan sonra yürüyüş koluna geçtik. Birkaç saat sonra, keşif bölüğü döndü. Yanlarında çopurlu poturlu ve silahlı bir sürü insan vardı. Bunlar çetelermiş. Reisleri de Gavur Ali diye anılan biri. Biraz evvel silah atanların bunlar olduğu anlaşılmıştı. Meğer bu adamlar bir köy civarından geçerlerken hep böyle yaparlarmış. Gavur Ali'yi babamın yanına getirdiler. Babam sordu:
-Kimsiniz siz? Bu silah sesleri nedir?
-Ben Gavur Ali; biz de sizdeniz. Baskın yapmak için cephanemiz kalmadı. Bize cephane verin.
-Ya duyduğumuz silah sesleri neydi?
-Köy kenarından geçiyordum, bizimkiler aşka geldi.
-Ben, keyif için mermi yakanlara cephane vermem. Bir tek kurşunun bile bugün için kıymeti vardır.
Çeteciler babamın bu sözlerinden memnun olmadılar, homurdana homurdana uzaklaştılar. Sonradan öğrendiğime göre bu çetelerin çoğu Milli Mücadelemize hizmet etmişler. Fakat bir kısmı da köyleri basıp talan etmişler.
Çerkez Ethem silah hediye etti
Gelinkondu Köyü'nden şafakla beraber ayrıldık. Geyve istikametine doğru ilerliyorduk. Ben, atımla babamın yanında gidiyordum.
İkinci karargâhımızı Geyve Akhisar’ında kurduk. Burada benim için çok mühim yeni bir hadise oldu; bölüklerimizden biri, zararlı faaliyette bulunan çetecilere karşı gönderilmişti. Bir hayli ilerlemiş olan bu bölüğe bir emir götürülmesi gerekiyordu. Bu iş için iki atlı hazırlandı. Babama beni de bu atlılarla göndermesi için yalvardım, razı oldu.
İki atlı ile birlikte karargâhtan yel gibi uzaklaştık. Tarlalardan geçerken başka bir atlı grubun bize doğru geldiğini gördük. Askerlerden biri bu grubu tanıyormuş.

-Bursa grubu, diye bağırdı. Ben:
-Ne yapacağız şimdi? Diye sordum.
-Hiç, dediler; Kuvayı Milliyecidir. Bizimle birliktir. Bir şey yapmazlar.
Atlı grup bize yaklaşınca önlerindeki adam attan indi. Doğru bana yürüdü ve atımın yularını tutarak sordu:
-Sen kimsin küçük?
-Nezahet.
-Baban kim senin?
Yanımdaki asker cevap verdi:
-Bizim kumandanımız Halit Beyin kızıdır bu.
Çete Reisi beni okşadı:
-Sen, dedi; iyi bir asker olacaksın ama birşeyin noksan.
Üstüme başıma göz gezdirdim; her şeyim tamamdı.
-Benim hiçbir şeyim eksik değil.
-İyi düşün bakalım küçük.
-Herşeyim tamam benim.
-O halde nasıl harp edeceksin?
Silahsız olduğumu ima etmek istediğini anladım.
-Bana göre silah yok ki...
Güldü:
-Ben sana silah bulurum.
Sonra adamlarından birini çağırdı. Ver şu silahını, dedi. Adam omuzundan çıkardığı silahı reise verdi. O da bu silahı bana uzatarak:
-Al bakalım küçük, dedi; işte şimdi tam asker oldun.
Görüştüğüm ve bana silah hediye eden bu çete reisinin Çerkes Ethem olduğunu sonradan öğrendim. O zamana kadar hiç böyle küçük silah görmemiştim. Meğer bu Yunanlılardan alınmış bir filinta imiş. Çok sevinmiştim; aylarca hasretini çektiği oyuncağa kavuşan çocuk gibiydim....
(Nezahet Onbaşı'nın bu silahını daha sonra babası Hafız Halit alır. Kendini yaralayabileceği düşüncesiyle mermilerini boşaltır. Nezahet onbaşı aylarca sırtında bu filintayla cephelerde gezer.)
Aksiyon
Fatih Uğur 

Osmanlıların asil ve ciddi askeri disiplinleri 

1539 tarihinde Paolo Giovio "Turcicarum Perum Commentarius"adlı eserinde şöyle diyordu:

"Osmanlıların o kadar asil ve ciddi bir askeri disiplinleri var ki, eski Yunan ve Roma sisteminin de kat kat üstündedir."

Buna karşılık, Fransız diplomatı Phlippe   de Fresne'e tesir eden Osmanlı mülkiye idaresinin vasıfları olmuştur. Bu diplomat 1573 tarihinde yayınlanan kitabında Sultan hakkında görüşlerini şöyle belirtmektedir:

"Sultan, örf ve adet, din ve dil bakımından bu kadar çeşitli halkları o şekilde idare ediyor ki, bunlar sanki bir tek şehrin insanlarıdır; her tarafta hüküm süren sulh ve itaat öylesine esaslıdır."

Jean Bodin ise Türklerin en çok hayranlık ve saygı uyandıran hususiyetlerinin müsamahakârlıkları olduğu kanaatindeydi:

"Avrupa'nın büyük bir kısmına hâkim olan Türk Padişahı, bu dünyadaki herhangi bir kral gibi, kendi dini akidelerini korumaktadır. Bununla beraber kimseyi zorlamamakta, aksine herkesin vicdanının emrettiği şekilde yaşamasına izin vermektedir."

Bu medih ve hayranlıklarda yer yer yanılmalar mevcut olabilir. Bununla beraber, isterik bir anlayışı reddettikleri ve gerçeği vermeğe çalıştıkları gözden uzak tutulmamalıdır. Neresinden alınırsa alınsın, bu görüşler Osmanlı sosyal hayatını kavramağa çalışan makul ölçülerden ayrılmamak bakımından gerçekliği temsil eden gayretlerin mahsulleridir.

Osmanlı İmparatorluğu hakkında yazılan ilmi yazıların miktarı gittikçe artıyordu.16.asır Avrupalıları, Yenidünya hakkında yazılan benzer eserlerden ziyade bu mevzu ile alakadardılar ve Osmanlı İmparatorluğu hakkında geniş bilgi sahibi olmağa son derece hevesliydiler. Sadece Fransa'da 1480 ile   1600 yılları arasında Türkiye hakkında 80 den fazla kitap basılmıştır. Buna karşılık Amerika hakkında yazılmış kitapların sayısı 40 ı geçmiyordu. Bu devir Avrupa edebiyatında rastlanan bazı eserler cidden yüksek vasıflara haizdi. 


 

Osmanlı İmparatorluğu 

Orta Avrupa'dan Hazar Kıyılarına, Kırım’dan Yemen'e Cezayir'den Mısır'a kadar olan topraklara yayılan Oğuz kökenli bir Türk devleti olan  Osmanlı İmparatorluğu, hiç şüphesiz ki diğer büyük Türk Devletleri gibi devrinin en büyük ve güçlü devletidir. 

Osman Gazi ile başlayan ve Vl. Mehmed ile biten Osmanlı padişahları 6 Mehmed,5 Murad, 4 Mustafa, 3 Osman, 3 Ahmed, 3 Selim, 2 Bayazid, 2 Süleyman 2 Mahmud, 2 Abdülhamid, l Orhan, l İbrahim, l Abdülmecit, l Abdülaziz olmak üzere 36 kişidir.(Türk tarihinden meseleler-Atsız) 

Osman Bey tarafından 1299 da kurulmuş, 1923 te Birinci Dünya Savaşı'ndan mağlup çıkmış devletlerin yanında savaşa katılması, galip olan devletlerce parçalanması sonucu yıkılmıştır. 

600 yıl boyunca Anadolu, Avrupa, Asya ve Afrika’nın bazı kesimlerinde egemenlik kuran Osmanlı İmparatorluğu en geniş sınırlara Kanuni Sultan Süleyman zamanında ulaşmıştır. Bu dönem sonunda İmparatorluğun sınırları 6.milyon Km2 ye yaklaşmış nüfus ise değişik ulus, dil, din mezhep ve ırklardan olmak üzere 60.000.000 kadardı. 

Kurucuları Oğuzların Bozok koluna bağlı Kayı boyundandır. Horasan’dan göç ederek Anadolu'ya gelen Kayılar, Anadolu Selçukluları tarafından Bizans sınırına yerleştirilmiştir. Bir yandan Bizans'a karşı verilen başarılı savaşlar bir yandan Moğol istilasından kaçan Türk boylarına kucak açılması beyliği güçlü bir konuma getirmiş ve 1299 da bağımsızlıklarını ilan etmiştir. 

Osmanlı Beyliğinin Kuruluşu; Osman Bey, Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla başa geçtikten sonra, siyasî ve dinî bakımdan Anadolu'nun en itibarlı ve nüfuzlu tarikatlarından Ahilerin mühim bir şahsiyeti olan Şeyh Edebali'nin kızı ile evlenerek, gücünü artırmış oldu. Bundan sonra Osman Gazi, diğer beyliklere değil de Bizans'a karşı genişleme politikasını uygulayarak, İnegöl, Karaca Hisar ve Yarhisar'i ele geçirdi ve bölgenin mühim merkezlerinden olan Bilecik'i alarak, burayı beyliğin merkezi yaptı (1299). Bu tarih devletin kuruluş tarihi olarak kabul edilir. Selçuklu Sultani III. Alâeddin Keykubad'ın İlhanlı Hükümdarı Gazan Han’ın kuvvetleri tarafından tutulup, İran’a götürülmesi üzerine Selçuklu ümerasından bazıları ve bölgedeki Türkmen beyleri Osman Bey'e teveccüh göstermiş; Oğuz ananesine göre onun hâkimiyetini tanımayı kabul etmişlerdir. Nitekim Oğuz beyleri Oğuz Han töresine göre tertip edilen bir törende Osman Bey'in önünde diz çökerek, onun verdiği kımızı içmek suretiyle tabiiyetlerini sunmuşlardır. Ancak henüz küçük bir beylik durumundaki Osmanoğulları’nın, şeklen de olsa bu dönemde, İlhanlı hâkimiyetini tanıdıkları bilinmektedir. Osman Gazi, beyliğini ilân ettikten sonra idaresi altındaki bölgeleri beş kısma ayırarak buraları güvendiği ve savaşlarda yararlık gösteren kimselere tevcih etti. Oğlu Orhan'a Sultanönü, büyük kardeşi Gündüz Bey'e Eskişehir’i, Aykut Alp'e İnönü’yü, Hasan Alp'e Yarhisar' ı ve Turgut Alp'e de İnegöl’ü verdi. Diğer oğlu Alâeddin’e ise şeyh Edebali'nin emin ve nazırlığında, ailenin geçimi için, Bilecik ve havalisinin gelirleri tahsis edildi.1302'de Bursa tekfurunun liderliğinde birlesen Rum tekfurlarının Koyunhisar (Bafeon) savasında ağır bir mağlûbiyet tatmaları, Osman Bey'in Bursa ve Kocaeli taraflarına akınlar yapmasını oldukça kolaylaştırmıştır. Bir taraftan Bursa öte taraftan İznik Türk kuşatması altında tutuluyordu. Ancak yaşlılık sebebiyle Osman Bey, fetihler için oğlu Orhan’ı görevlendirmişti. Nitekim 1324 yılında Osman Bey vefat etti ve oğlu Orhan Bey Osmanlı tahtına çıktı. 

Orhan Bey, 1326 yılında Bursa’yı, uzun süren kuşatmanın ardından, ele geçirince babasının vasiyetini yerine getirerek, Osman Gazi'nin na’şını Bursa'ya nakletti ve burayı devletin yeni merkezi yaptı. Orhan Bey'in komutanlarından Akçakoca ve Karamürsel ise İstanbul kıyılarına kadar akınlarda bulunuyorlardı. Bu fetih ve akınlardan telâşlanan Bizans İmparatoru Andranikos büyük bir ordunun başında Osmanlılara karşı harekete geçtiyse de Maltepe (Palekanon) Savaşı’nda ağır bir yenilgi aldı (1329). Bu zafer, İznik ve İzmit’in ele geçirilmesini kolaylaştırmıştır. 

Rumeli’ye Geçiş; Karasi Beyliğinde başlayan taht mücadelelerinden istifade eden Orhan Bey, Balıkesir ve civarını topraklarına katarak, ileride gerçekleşecek olan Rumeli fetihleri için mühim bir mevki ye sahip olmuştur. Nitekim Karasi Beyliğinin deniz gücü ve Hacı İl Bey, Evrenos Bey gibi değerli komutanlar artık Osmanlıların emrine girmişlerdir. Bizans içindeki taht kavgaları ve Bulgar-Sırp saldırıları karşısında, gittikçe güçlenen Osmanoğulları’ndan yardım isteyen Kantakuzen'in talebi üzerine Orhan Bey'in oğlu Süleyman, bir orduyla Rumeli'ye geçti (1345). Edirne'yi kuşatan Bulgar-Sırp kuvvetlerini bozan Süleyman Pasa bu zaferin karşılığında Gelibolu'daki Çimpe Kalesi'ni Bizans'tan aldı. Böylece Osmanlılar ilk kez Rumeli yakasında bir üs elde etmiş oluyordu (1356). Süleyman Pasa Gelibolu'nun ardından Tekirdağ’a kadar olan bölgeleri de ele geçirerek buralara Anadolu'dan getirilen Türkmenleri yerleştirdi. Böylece Rumeli'de de Türkleşme hareketi başlamıştır. Süleyman Paşa’nın ölümünden sonra Rumeli'deki fetihler için kardeşi Murat Bey görevlendirildi (1359). Ancak 1362'de babası Orhan Bey'in de ölümü üzerine Murat Bey, Bursa'ya döndü ve Osmanlıların 3. hükümdarı olarak tahta çıktı (1362).Rumeli ve Balkanlarda Fetihler; l. Murat (Hüdavendigar) önce tahtta hak iddia eden kardeşlerini bertaraf etmekle ise başladı ve bu arada elden çıkan Ankara’yı yeniden aldı. Anadolu'da birliğin sağlanmasının ardından Murat Hüdavendigar, inkitaya uğrayan Rumeli ve Balkanların fethine yöneldi. Bu sırada Balkanlar karışıklık içindeydi. Bir taraftan Sırp hükümdarı Düsan'in ölümü ile Sırplar arasında iç mücadeleler şiddetlenmiş, öte yandan Macar Kralı Layos, Balkanlarda Ortodokslara olan baskıları artırmıştı. Evrenos ve Hacı İl Bey komutasındaki kuvvetler bu durumdan da yararlanarak Keşan’dan Dimetoka'ya kadar olan yerleri fazla bir mukavemet görmeden ele geçirmişlerdi. Sazlıdere Zaferi ile Edirne ve Filibe, Lala Şahin Pasa tarafından fethedildi (1363/4). Bu savaşlarda Bulgarların yanında yer alan Bizans barış yapmak zorunda kaldı. Türk ilerleyişini durdurmak isteyen Macar, Bulgar, Sırp ve Ulahlardan müteşekkil bir Haçlı ordusu Macar Kralı Layos'un liderliğinde Edirne üzerine yürüdü. Ancak Meriç sahilindeki Sırp Sındığı denilen mevkiide, kalabalık Haçlı ordusunu hazırlıksız yakalayan 10 bin kişilik kuvvetiyle Hacı İl Bey, büyük bir bozguna uğrattı (1364). Sırp Sındığı zaferiyle Osmanlılar, Balkanlardaki fetihlerine hız verdiler ve bunu kolaylaştıracağı için Osmanlı başkenti Bursa'dan Edirne'ye nakledildi. Fetihler karşısında çaresiz kalan Bulgarlar Türk himayesini kabul etmek zorunda kaldılar (1369). Çirmen Zaferi ile (1372) Batı Trakya ve Makedonya’nın bir kısmı Osmanlı hâkimiyetine girdi ve Selanik ile Köstendil'in de ele geçirilmesinin ardından Sırp Kralı Lazar, vergi verip, gerektiğinde asker göndermek şartıyla Osmanlılarla barış anlaşması imzaladı(1374). Yaklaşık on yıl süren mücadelede, Rumeli ve Balkanlarda fethedilen bölgelere Anadolu'dan mütemadiyen Türk nüfus kaydırılarak bölgede demografik dengeler Osmanlılar lehine değiştirilmeye başlanmıştı. Bu tarihten sonra bir müddet Balkanlardaki fetihlere ara verilmiş ve Anadolu'da Türk birliğini sağlamlaştırmaya yönelik düzenlemelere geçilmiştir. Bu maksatla I. Murat, oğlu Bâyezid'i Germiyan beyinin kızı ile evlendirmiş; Tavşanlı, Emet ve Simav gelinin çeyizi olarak Osmanlılara verilmiştir. Aynı şekilde Akşehir, Yalvaç, Beyşehri gibi bazı şehir ve kasabalar Hamitoğulları’ndan para karşılığı satın alınmış, Candaroğullar da Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Artik Osmanlıların karşısında tek bir güç kalmıştı; Karamanoğulları.

 Alâeddin Ali Bey, Osmanlıların yeniden Balkanlara yönelmesini de fırsat bilerek, harekete geçmiş ancak I. Murat Konya önlerinde Karamanoğullarını yenilgiye uğratınca Karaman beyi af dilemek zorunda kalmıştır(1387)

 Murat Hüdavendigar’ın yeniden Rumeli'ye yönelmesiyle birlikte Nis ve Sofya da dahil olmak üzere bütün Bulgaristan fethedildi.(1385/88). Timurtaş Paşa’nın Sırp kuvvetleri tarafından baskına uğratılıp, yenilmesi üzerine cesaretlenen Bulgar, Leh, Çek ve Macar kralları da Sırpların yanında yer aldılar. Fakat Çandarlı Ali Paşa, Bulgar Kralı Şişman’ı esir alarak Bulgarları bu ittifakın dışına attı. Buna rağmen Haçlı ordusu ilerleyişini sürdürünce, I. Murat ordusunun başına geçerek düşmanı Kosova'da karşıladı. l. Murat’ın oğulları Bâyezid ve Yakup'un da yer aldığı Osmanlı birlikleri büyük bir zafer kazandı. Sırp Kralı Lazar ve oğlu esir edilmiş, düşman kuvvetlerinin büyük bir kısmı imha olmuştu. (20 Haziran 1389). Fakat I.Murat savaş meydanını gezerken bir Sırp tarafından hançerlenerek şehit düştü. Bunun üzerine Sırp kralı da Osmanlı askerleri tarafından öldürüldü. Osmanlılar için Balkanlarda tutunabilmek yolunda ölüm kalım savası olarak görülen I.Kosova Zaferi Sırplar tarafından asla unutulmamıştır. Günümüzde dahi masum Müslüman halka yönelik vahşetin arkasında bu mağlûbiyetin ezikliği ve intikam hissi yatmaktadır.

 Anadolu'da Türk Birliği’nin Sağlanması; I. Murat’ın şehit edilmesinin ardından oğlu Bâyezid, devlet adamlarının ittifakıyla hükümdar ilân edildi. Babasının ölümünü fırsat bilen Anadolu'daki beyliklerin Osmanlılara bıraktığı toprakları yeniden ele geçirmek maksadıyla harekete geçtiklerini haber alan Bâyezid, süratle Anadolu'ya döndü. 1390 yılında Germiyan, Aydın, Menteşe ve Saruhan beylikleri ortadan kaldırıldı. Ertesi yıl Hamidoğullari Beyliği toprakları ele geçirildi ve bu beyliklerin yer aldığı topraklarda Anadolu beylerbeyliği adıyla idarî bir ünite oluşturuldu. Ardından Osmanlıların en önemli rakip olarak gördüğü Karaman Beyliğine yönelen Yıldırım Bâyezid, Konya’yı kuşattı. Alâeddin Ali Bey'in barış talebi, Beyşehir ve çevresinin Osmanlılara bırakılmasıyla kabul edildi.(1391). Fakat Yıldırım Bâyezid'in Mora ile ilgilenmesini fırsat bilerek Ankara Sancak Beyi Sari Timurtaş Paşa’yı esir alması üzerine, Yıldırım Bâyezid, Alâeddin Bey'e kesin bir darbe vurmaya karar verdi. Anadolu'ya geçen Yıldırım, üç gün süren savaşın ardından ele geçirilen Alâeddin Bey'i ortadan kaldırdı ve toprakları Osmanlılara ülkesine dâhil edildi(1397). Karamanoğlu tehlikesinin bertaraf edilmesiyle, Anadolu'da Osmanlılara direnebilecek en güçlü devlet olarak Kadı Burhaneddin devleti kalmıştı. Daha 1392 yılında, Kadı Burhaneddin'in müttefiki durumundaki Candaroğlu Süleyman anî bir baskınla öldürülüp beyliğin Kastamonu şubesi ortadan kaldırılmıştı (1392). Ardından, ertesi yıl Amasya ve Merzifon civarı Osmanlı hâkimiyetine alınmıştı. Kadı Burhaneddin'in 1398'de Kara Yülük tarafından öldürülmesi üzerine, ona bağlı Sivas, Tokat, Kayseri, Malatya gibi şehirler birer birer ele geçirildi. Böylece Fırat’ın batısında kalan Anadolu toprakları Osmanlı sancağı altında birleştirilmiş oluyordu. 


 

Yıldırım Bâyezid'in İstanbul kuşatması ve Balkanlardaki Fetihleri.  

Yıldırım Bâyezid'in Karaman seferine anlaşma gereği katılan Bizans İmparatoru V. Yuannis'in oğlu Manuel'in, babasının ölümü üzerine anlaşmayı çiğneyerek İstanbul’a kaçması sebebiyle Yıldırım, İstanbul’u kuşatmaya karar verdi. 1391'de başlayan ilk muhasara 1396 yılına kadar sürdürüldü. Bu maksatla İstanbul Boğazı’nda Anadolu Hisarı inşa edildi. Şehre dış yardımların gelmesini önlemeyi ve iaşe zorluğu altında savunmayı kırmayı hedefleyen bu muhasara Timur'un Anadolu'ya ulaşmasına kadar fasılalarla devam ettirilmiştir. Bu kuşatma sürerken bir yandan da Yıldırım, Bulgaristan, Arnavutluk ve Bosna taraflarında fetih hareketlerine devam etmekteydi. Kuşatma altındaki Bizans’ın da talebi ile Türklere karşı yeni bir Haçlı ittifakı oluşturan Macar Kralı Sigismund, İngiltere dâhil bütün Avrupa devletlerinden topladığı 120 bin kişilik bir orduyla harekete geçti. Yıldırım Bâyezid düşmanı şaşırtan bir hızla Niğbolu Ovası’nda düşmanı karşıladı. 50-60 bin kişilik Osmanlı ordusu, sayıca çok üstün olan Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Savaş meydanından kurtulabilenler, kaçarken Tuna'da boğuldular.(1396) Haçlılardan geriye sadece muazzam bir ganimet kalmıştı. Bu ganimetle, Edirne ve Bursa'da pek çok cami, medrese ve imaret inşa edilmiştir. Zaferin ardından, Eflâk, Bosna, Macaristan ve Mora üzerine seferler düzenlendi. İtibarı bu zaferle bir kat daha artan Yıldırım, Niğbolu dönüşünde Anadolu birliğini kurmaya yönelik nihaî adımları atmaya başlayacaktır. 

Ankara savaşı ve Fetret Devri: Yıldırım Bâyezid, Fırat boylarına kadar topraklarını genişlettiği sırada, Timur da İran, Azerbaycan ve Irak’ı ele geçirmişti. Bazı Anadolu beyleri Timur'a sığınırken, ülkeleri istilâ edilen Celayirli Ahmet ve Karakoyunlu Kara Yusuf da Yıldırım Bâyezid'in yanına kaçmıştı. Böylece her iki devlet birbirine sınır komsusu olmuş, ancak bu durum iki hükümdarın da Türk dünyasının liderliğine oynamaları sebebiyle olumsuz neticeler doğurmuştur. Timur, Osmanlılara sığınan Celayirli Ahmet ve Kara Yusuf'un iade edilmemesini bahane edip Sivas’ı kuşatmış ve kendisine teslim edilmesine rağmen şehri tahrip etmişti(1400). Bu olaydan sonra da her iki hükümdar arasında mektuplaşmalar devam etti. Fakat Timur'un, Anadolu beyliklerine topraklarının geri verilmesi ve bazı şehirlerin kendine bırakılması gibi talepleri Yıldırım tarafından reddedildi. Dolayısıyla iki fatih için savaş artık kaçınılmaz hâle gelmişti. 160 binlik Timur'un ordusunu, 70 bin kişiyle Çubuk Ovası’nda karşılayan Yıldırım Bâyezid, savasın baslarında üstünlüğü ele geçirdi. Ancak Timur'un safında eski beylerini gören bazı askerlerin saf değiştirmesi ve Kara Tatarların Osmanlı ordusunun arkasını çevirmesi savaşsın talihini değiştirdi. Bir avuç askerle direnmeye çalışan Yıldırım Bâyezid sonunda esir edildi (26 Temmuz 1402). Ankara Savaşı’nı kazanan Timur, Anadolu beyliklerini tekrar ihya etti ve böylece Anadolu Türk birliği parçalandı. Balkanlardaki Türk ilerleyişi durduğu gibi bir kısım topraklar da elden çıktı. Yıldırım’ın oğulları arasındaki taht mücadeleleri Osmanlı devletinin "Fetret Devri" boyunca 12 yıl müddetle devam etti. Şayet bu savaş gerçekleşmemiş olsaydı, hiçbir direnme gücü kalmayan İstanbul büyük bir ihtimalle Yıldırım Bâyezid zamanında Türklerin eline geçecekti. Dolayısıyla Ankara savası Osmanlıları en az 50 yıl geriye götürmüştür. Esir düsen Yıldırım Bâyezid, yedi ay boyunca Timur'un yanında şehir şehir dolaştırıldıktan sonra üzüntüsünden ecele yenik düştü. Osmanlı şehzadeleri tahtın sahibi olabilmek için kıyasıya birbirleriyle mücadele etmeye başladılar. Bu mücadele Çelebi Mehmet'in tek başına devlet idaresine hâkim oluşuna kadar devam etti (1413). Çelebi Mehmet kardeşleri Süleyman, Isa ve Musa Çelebi'yi bertaraf ettikten sonra Anadolu Türk birliğini yeniden tesis etmek için çaba sarf etti. Güçlenen Karamanoğullarının nüfuzunu kirdi, Karamanoğlu Mehmet Bey'in eline geçen Osmanlı topraklarını geri aldı. Candaroğulları beyliğinden Çankırı’yı ve ardından Canik (Samsun) bölgesini yeniden Osmanlı ülkesine kattı. Fakat Şehzade Mustafa ve Simavna Kadısı oğlu şeyh Bedreddin'in isyanları ülkeyi karıştırmaktaydı.(1419) Şehzade Murat Rumeli ve Manisa'da ortaya çıkan bu isyanı bastırdı, şeyh Bedreddin ve adamları yakalanarak idam edildi. Timur'un beraberinde götürdüğü Mustafa Çelebi de Anadolu'ya döndüğünde tahtta hak iddia etmişti. Şehzade Mustafa’nın Selanik’te başlattığı isyan bastırıldı. Asi şehzade Bizans'a sığınmak zorunda kaldı. Çelebi Mehmet öldüğü zaman Osmanlı ülkesinde sükûnet büyük oranda tesis edilmeye başlanmıştı (1421). 

Babasının en büyük yardımcısı olan şehzade Murat tahta çıktığı zaman Bizans tarafından karşısına çıkarılan amcası Mustafa Çelebi'nin isyanını bir kez daha bastırdı ve Bizans’ı cezalandırmak için İstanbul’u kuşattı(1422). Bu defa küçük kardeşi Şehzade Mustafa’nın isyan haberini alan II. Murat, kuşatmayı kaldırarak kardeşini cezalandırmak zorunda kaldı. İsyancıların yanında yer alan Anadolu beyliklerine karşı harekete geçen II. Murat, Candaroğlu İsfendiyar Bey'i itaat altına aldı. İzmir Beyi Cüneyd'i ortadan kaldırıp, İzmir, Aydın ve Menteşe civarını ele geçirdi. Germiyanoglu Yakup Bey'in çocuğu olmadığından, topraklarını Osmanlılara bırakmayı vasiyet etmişti. Onun ölümüyle Germiyan ili de Osmanlılara katılmış oldu(1428). Balkanlarda da durum Osmanlılar lehine düzelmeye başladı. Nitekim Fetret devri sırasında elden çıkan topraklar geri alındığı gibi, 1440'a kadar Belgrat hariç bütün Sırp toprakları Osmanlı hâkimiyetine girmişti. Fakat Erdel ve Eflâk'ta üst üste gelen bazı küçük bozgunlar Avrupa'da Büyük bir sevinçle karşılanarak, Osmanlılara karşı yeni bir Haçlı seferinin tertip edilmesine cesaret vermişti. II. Murat, Balkanlardaki Osmanlı varlığını tehlikeye atmamak için Macarlarla Segedin Antlaşmasını imzaladı (1444) ve bu anlaşmadan sonra tahttan feragat etti. Küçük yaştaki oğlu II. Mehmet'in hükümdar olmasını fırsat bilen Macarlar anlaşmayı bozdu ve yeni bir Haçlı ittifakı oluşturuldu. II. Murat yeniden ordunun başına geçerek düşmanı Varna Savası’nda karşıladı. Macar kralı öldürüldü. Haçlıların lideri durumundaki Jan Hünyad güçlükle kaçabildi(1444). Çandarlı Halil Paşa’nın ısrarıyla ikinci kez tahta çıkan II. Murat, Mora ve Arnavutluk'a sefer düzenledi. Varna’nın intikamını almak isteyen Jan Hünyad yeniden harekete geçti. Fakat II. Kosova Muharebesi'nde bir kez daha Sırplar büyük bir yenilgiye uğratıldı (1448). Varna ve Kosova savaşlarıyla Osmanlılar Balkanlardaki durumunu iyice güçlendirmiş, Bizans’ın batıdan yardım alma umutları ise tamamen ortadan kaldırılmıştır. II. Murat 48 yaşında ölünce II. Mehmet yeniden Osmanlı tahtının sahibi olmuş (1451) ve Osmanlı Devleti artık bu dönemde tam bir cihan devleti hâline gelmiştir.

 Mehmet ll İstanbul'u kuşattı 53 günlük kuşatmanın ardından Ortaçağ'ı kapatıp yeni Çağ'ı açan fethi gerçekleştirirken aynı zamanda Osmanlı devletini büyük bir imparatorluk haline getirmenin de ilk adımı atılmış oldu. Bu fetihle Fatih unvanını alan Mehmet ll 1459 da Sırbistan'ı, 1460 Mora’yı,1461 de Trabzon'u1471 de Kırım'ı topraklarına kattı.1473 yılında ise yenilgiye uğrattığı Akkoyunlu imparatoru ile yapılan Otlukbeli savaşından sonra Anadolu'ya tamamen hâkim oldu.1474 Karamanoğlu Beyliğini yıktı. 
Fatih'in 1481 de ölümüyle yerine geçen Bayezit ll döneminde Cem sultan ile taht kavgaları Şahkulu ayaklanması ve Hersek ve Boğdan egemenlik altına alındı. Yerine geçen Yavuz Sultan Selim (1512) döneminde Şah İsmail'e karşı Çaldıran (1514), Mem- luklulara karşı 1516 Merc-i Dabık ve 1517 Ridaniye zaferleri kazanıldı. Ülke sınırları Suriye, Hicaz, Mısır’a kadar uzadı, Halifelik Osmanlılar a geçti.1520 de vefatı üzerine yerine geçen oğlu Kanuni Sultan Süleyman zamanında sınırlar en geniş konuma geldi. Belgrad, Rodos ele geçirildi. Macaristan Osmanlı İmparatorluğu' na bağlandı.1528 yılında Avusturya ya açılan savaşta Viyana kuşatıldıysa da ele geçirilemedi. 1538 de Preveze' de Haçlı donanması yenilgiye uğratıldı Akdeniz Osmanlı 'nın kesin hâkimiyetine girdi.1566 da Kanuni'nin ölümü üzerine yerine geçen ll. Selim döneminde 1570 Kıbrıs alındı. İnebahtı’ da Osmanlı donanması çok ağır bir yenildi aldı. Bu yenilgide daha önemlisi ise yenilmez denilen Türkler artık yenilebilir düşüncesi doğdu. Donanmanın çok büyük bir kısmı imha olmasına rağmen  çok kısa bir dönemde donanma yeniden düzenlenerek Akdeniz'e açıldı. 

Selim ll nin yerine geçen 1574 Murat lll döneminde İran'a savaş açıldı.12 yıl süren bu savaşlardan Osmanlı ordusu zaferle ayrıldı. Kars Tebriz, Tiflis, Karabağ, Gence, Şehrizor, Nihavend, Osmanlı topraklarına katıldı.1593 de Avusturya'ya açılan savaş esnasında Murad lll öldü. Yerine oğlu Mehmed lll geçti.1596 da Avusturya ordusu yenilgiye uğratıldı.1606 da Zitvatorok antlaşmasıyla savaşlara son verildi. 

Avrupa’daki gelişmeler Osmanlıların bu gelişmelere ayak uyduramaması sonuncunda devletin gücünün ve itibarının zayıflamasına neden oldu. Avusturya’ya başkaldıran Protestan Macarlara Osmanlıların yardım etmesi üzerine Avusturya ile barış sona erdi.1683 de ll. viyana kuşatması gerçekleşti. Lehistan, Venedik, Avusturya'nın birleşmesi sonucu Osmanlı ordusu yenildi 1699 da imzalanan Karlofça antlaşması ile Macaristan, Polonya, Kamaniçe İmparatorluk topraklarından ayrıldı. İçte yaşanan huzursuzluk sürekli savaşlar sonunda Rusya ile yapılan 1774  Küçük kaynarca antlaşması ile çöküşü başlatmış oldu. Artık "yıkılış dönemi" başlamıştır. 

16 yıl boyunca 4 cephede süren Osmanlı Avusturya ve Osmanlı Rus Osmanlı Lehistan Osmanlı Venedik savaşları ile Osmanlılar çok büyük toprak kayıpları yaşadı. 

Osmanlı İmparatorluğu Küçük kaynarca antlaşması ile kaybettiği Kırım'ı almak için Rusya'ya savaş açtıysa da Avusturya'nın da savaşa girmesi sonucu iki cephede birden savaşmak zorunda kaldı. Avusturya ile barış yapıldıysa da Rus savaşı kaybedildi.1789 da lll. Selim Orduyu Modernize etme çalışmaları ardından Avrupa ile diplomatik ilişkiler kuruldu, Mısır’ı işgal eden Fransa'ya karşı Rusya ve İngiltere ile ittifak kuruldu. Mısır’ın kurtarılması ardından Rusya Eflak ve Boğdan'a saldırdı. Çıkan ayaklanmalarda Selim lll öldürüldü. Yerine geçen ll Mahmut döneminde devletin yeniden yapılanma çalışmaları sonucu yeniçeri ocağı kaldırıldı. Tüm devlet sisteminde yeni düzenlemelere gidildi. Birçok bakanlık bu dönemde ihdas edildi. ll. Mahmut un ölmünden sonra Mustafa Vl. Padişah oldu. Taht kavgaları bundan sonrada sürdü.1812 de Rusya ile Bükreş antlaşması imzalandı. Osmanlı egemenliğinde yaşayan halkların bağımsızlık hareketleri güçlenmeye başladı.1839 da ilan edilen Tanzimat ile devlet yönetimi yeniden düzenlendi.1856 Kırım savaşı Osmanlı İmparatorluğu'nun zaferi ile sonuçlandı. Savaş sonunda yapılan Paris antlaşması ile Osmanlı imparatorluğu bir Avrupa devleti olarak kabul edildi. Batılı devletlerin baskısı ile ilan edilen ıslahat fermanı azınlıklara bazı haklar tanırken Müslüman halkta da büyük oranda huzursuzluklara neden oldu.1877–1878 Osmanlı Rus savaşlarından yapılan antlaşmalarla Bosna Hersek, Tunus, Mısır ve Doğu Rumeli Osmanlı topraklarından ayrıldı.1908 de ll. Meşrutiyet ilan edildi. Anayasa yeniden yürürlüğe girdi. İttihat Terakki iktidarı ele geçirdi. Almanya’nın yanında l.Dünya Savaşı'na (1914–1918) katıldı. Fransa, İngiltere, Rusya ya karşı yenik duruma düşen Almanya'nın yanında Osmanlı Devleti de mağlup sayıldı. Bunun ardından çok ağır şartlar altında yapılan antlaşmalar sonucunda Anadolu Fransa, Yunan ve İtalyalar tarafından işgal edildi. Buna karşılık M.Kemal önderliğinde 19 Mayıs 1919 tarihine başlayan kurtuluş savaşı sonucunda yeni Türkiye cumhuriyeti kuruldu. 1 Kasım 1922 de Türkiye Büyük Millet Meclisi, Osmanlı saltanatına son verdi. Ardından da hilafet kaldırıldı. 


 

Babür İmparatorluğu Hind Türk İmparatorluğu

Hindistan yarımadasında Zahir'üd -din Babür Şah tarafından 1526 da kurulmuş, İngilizler ‘in çeşitli entrikalarla devleti yıkmaları ve İngiltere 'ye bağlanmaları ile 1858 de son bulmuştur.

Avrupalıların "Büyük Moğol İmparatorluğu" da dedikleri bu devletin kurucusu Babür Şah'tır.

Babür Şah, Baba tarafından Timur'un ana tarafından Cengiz Han'ın soyundan gelir. Onbir yaşında Fergana hükümdarı olan (1494) Babür, tahtını kısa sürede yitirdi.(1501) .Kendine bağlı askerlerle Afganistan'a geçti. Kabil’i ele geçirdi. Fergana ve Semerkant'tan gelen yandaşları ile burada küçük bir devlet kurdu. Devleti genişletmek ve eski ülkesini geri almak için yaptığı savaşlarda başarılı olamayınca Hindistan'a yöneldi. Pencap'ın dedesi Timur'dan kendisine miras kaldığını öne sürerek o bölgeye seferler düzenledi.1524 yılında Pencap'ı 1526 yılında ise Delhi'yi ele geçirdi. Öteki önemli kentleride alarak 1528 yılında tüm Kuzey Hindistan'a egemen oldu.1530 yılında öldü.

Oğlu Hümayun'a güçlü bir devlet bırakmıştı, ancak o babası kadar başarılı bir imparator olamadı. Daha sonra yerine geçen oğlu Ekber Şah ise devleti yeniden güçlendirdi. Sonraki İmparatorlar Cihangir ve Cihan Şah zamanında  Babür İmparatorluğu en parlak dönemlerini yaşadı. Şah Cihan'ın genç yaşta ölen karısının anısına yaptırdığı "Tac Mahal" bugün bile ününü korumaktadır. Şah Cihan'dan sonra imparatorluk giderek zayıfladı.1858 yılında Hindistan'ın İngilizler tarafından sömürgeleştirilmesi ile İngiliz egemenliği altına girdi.

Bu devirde Türkistan Timurlu kültür ve mimarisinin Hindistan'da tesirleri devam etmiş, muhtelif renkte bayraklar ve tuğlar kullanılmıştır. İmparatorluğun kurucusu olan Babür Şah iyi bir devlet adamı  iyi bir ozan ve yazardı. Babür Name (Kültür bakanlığı tarafından 3 cilt olarak yayınlandı) adını verdiği eserinde kendi yaşamını şiirsel bir dille anlatmıştır. Çağatay Türkçesi ile yazılan eser önce Farsça ‘ya sonra da başka dillere çevrilmiştir. 


 

Büyük Timur İmparatorluğu

Timur'un babası Çağatayların ve önemli kolu olan Barulas (Barlas)  aşiretinin reislerindendi. Ataları Cengiz'in sülalesi ile birleşmektedir. Devletin kurucusu Timur, Çağatay Hanlığının son hükümdarı Tuğluk -Temür'e itaat edip kiş ve çevresini idare etti. Hâkimiyetini kurabilmek için çevredeki emir ve hükümdarlar ile amansız mücadeleye girişti.

Timur sırasıyla Harezm, Horasan ve Altınordu üzerine sefer yaptı. Anadolu’da Ahlat, Adilcevaz ve Van'ı zapt etti (1392–1397) yıllarında İran üzerine seferler yaptı.

1398–1399 yılında Hindistan seferi ile Delhi yağmalandı.1399 da yedi yıl süren Anadolu Seferi'ne çıktı. Osmanlı sultanı yıldırım Bayezid’i (1402) Ankara savaşında mağlup etti.1405 yılında Çin seferine hazırlandığı sırada öldü.

Timur'un ölümü ile oğulları ve torunları arasında ülke pay edildi. Oğullarından Şahruk 1420 den itibaren devleti tekrar eski gücüne kavuşturdu.

1370 de Timur tarafından kurulan Timurlar Devleti 1507 de Akkoyunlular la ve Karakoyunlular la mücadele neticesinde zayıflamaları ve Özbeklerin istilasına uğraması sonucu yıkılmıştır.

İtil ‘den Ganj nehrine, Tanrı Dağları'ndan Şam'a kadar olan topraklarda hüküm süre Timurlar, Orta Asya da bulunan Türkleri birleştirmiş, Türkistan da büyük bir uygarlık kurmuşlardır. Bu uygarlığın tesirleri dört bir tarafa yayılmışlardır.

Timur'un Tuğ'u üzerinde çift ejderli bir âlem vardı. Çeşitli renkte, üstünde aslan tasvir edilen resimler de bayraklarla temsil edilmişlerdir.

İmar Faaliyetleri

Timur, Semerkant’ı imara çok önem vermiş, ele geçirdiği ülkelerden getirdiği ustalara Semerkant civarında yeni yerleşme yerleri kurdurmuş, bağ ve konaklar inşa ettirmişti. Timur ve hanedan mensuplarından bazılarının gömülü olduğu Gur-i Mir adlı türbe Timur tarafından inşa edilmişti. Onun inşa ettirdiği eserlerin en önemlilerinden biri ise Ahmed-i Yesevî hankâhıdır. Timur’dan sonra Şahruh zamanında devlet merkezinin Herat olması bu şehrin yükselmesini sağladı. O, Moğol istilâsı sırasında tahrip edilmiş olan Merv şehrini yeniden inşa ettirmişti. Uluğ Beg’in inşa ettirdiği eserler olarak Buhara medresesi, Semerkand medresesi ve Kûhek tepesi eteğindeki ünlü rasathane sayılabilir. Hüseyin Baykara devrinde Herat, kültür ve sanat merkezi olarak zirveye ulaştı. O, burada medrese, hankâh ve darüşşifa inşa ettirdiği gibi, Ali Şir Nevâî de Herat ve çevresinde 370 tane hayır eseri inşa ettirerek, bunları idare için bir vakıf kurmuştu. Bu gibi imar faaliyetlerine hanımların ve beglerin de katıldıklarını biliyoruz.

Ticari Faaliyetler

Tahripkârlığına rağmen Timur, ticaretin devlet için büyük bir gelir kaynağı olduğunun farkında idi. Semerkand’da pek çok dokuma atölyesi bulunuyor ve şehir baharat ticaretine merkezlik ediyordu. Clavijo’nun ifadesine göre Timur, başşehrini dünyanın en mükemmel şehri yapmak için ticareti daima teşvik etmişti. Bu düşünce iledir ki, 1402 yılında Fransa kralına gönderdiği mektubunda “Karşılıklı olarak tüccarların gelip-gitmesini, tüccarlara güçlük çıkarılmamasını, zira dünyanın tüccarlar sayesinde bayındır ve müreffeh bir hal aldığını” ifade ediyordu. Tüccarları koruma siyaseti Şahruh zamanında da devam etti. Zira bununla ilgili ifadelere biz onun Çin’e ve Memlûk sultanına gönderdiği mektuplarında da rastlıyoruz.

Tebriz ve Sultaniye’nin ticarî önemi, İlhanlılar zamanında olduğu gibi, Timurlular zamanında da devam etti. Sultaniye uluslararası bir pazar durumunda idi. Burada biriken pek çok ürün Müslüman tüccarlardan başka Ceneviz ve Venedikli tüccarlar vasıtasıyla Trabzon, Kefe ve Suriye üzerinden Avrupa’ya sevk ediliyordu.

Güneydeki Hürmüz’ün de uluslararası ticaretin önemli bir merkezi olduğu anlaşılıyor. Güney İran’daki Yezd şehrinde ise bol miktarda şeker kamışı üretildiğinden şeker imalathaneleri bulunuyordu. Ülkenin en iyi dokumaları da buradan her yana gönderiliyordu. En canlı ticaret merkezlerinden birisi ise Kabil olup, Hint malları nın pazarı ve dağıtım merkezi durumunda idi. Kuzeyde ise aynı rolü Suğnak şehri oynuyordu. Burada Deşt-i Kıpçak’ın çeşitli yerlerinden getirilen ürünlerin, özellikle deri ve kürk gibi ürünlerin ticareti büyük önem taşıyordu.

Kökenleri Uygurlara uzanan, Moğollar devrinde canlandırılan, devlet sermayesine dayalı ortaklık kurumu, bu devirde de varlığını sürdürmekte idi. Devlet hazinesinden kredi alan ortaklara büyük imkânlar sağlanıyor, hatta Tarhanlık verilerek vergilerden muaf tutulup, hiç kimsenin onları rahatsız etmemesi, rüşvet istememesi ve hayvanlarına dokunmaması buyruluyordu. Hissedarları arasında hükümdar ailesi ve ileri gelenlerin bulunduğu bu ortaklıklarda faizli kredi usulü de uygulanmış, bu ise şeriata aykırı görüldüğünden zaman zaman anlaşmazlıklara ve ulemanın muhalefetine yol açmıştır.

Başkent olmasından dolayı Herat, devletin gelirleri ve servetin biriktiği yerdi. Ebû Said döneminde büyük bir ticaret merkezi haline gelen şehirde büyük sermaye sahipleri ortaya çıkmış, hatta hükümdar zaman zaman onlardan borç alma yoluna gitmiştir. Ardından Hüseyin Baykara devrinde Herat’ta biriken servet, her türlü iktisadi faaliyetleri de artırmış, eski çarşı ve pazarlar yeni ilâvelerle büyütülmüştü. Herat’a bağlanan ticaret yolları üzerinde bu devirde yeni yeni ribatlar yapılmış olması bunun en büyük delilidir.

Edebiyat

Timur, pek çok hükümdarda mevcut bulunan başarılarının yazılarak, şahsının ebedileşmesi arzusu taşıdığından seferleri sırasında günlük tutturuyor ve tarih yazıcılığını teşvik ediyordu. Şamî ve Yezdî’nin Zafernâme ’leri bu teşvik sonucu ortaya çıkmış olup, Timur’un hayatını öğrenmek için başvurulması geren en önemli kaynaklardı r. Şahruh devrinin en büyük tarih yazarı şüphesiz Hafız-ı Ebrû’dur. Abdürrezzak-ı Semerkandî, Mirhond ve Handmir son dönem Timurlu tarihini öğrenebilmek için önemli kaynaklar olup, Farsça yazılmışlardır.

Bu devirde Farsça şiir artık gerilemeye yüz tutmuş olup, başlıca temsilcileri olarak Şirazlı Hâfız (ölm. 1390) ile Câmî (ölm. 1492) sayılabilirler. Zengin şehir merkezlerinde, İran şairlerini tanımış olan Timurlu Mirza ve begleri, kendi dilleri ile de şiirler yazılmasını arzu ediyorlardı. Bu arzu ve teşvik kısa zamanda ürünlerini verdi.

O, kaside, gazel ve tuyuk gibi nazım çeşitlerinin hepsini başarı ile kullanmıştı. Şairleri himaye eden bu mirza ve beglerin kendileri de Türkçe şiir yazıyorlardı. Bunlar arasında Seyyid Ahmed, İskender, Bediüzzaman, Şah Garib, Sultan Ahmed ve Ebû Bekir mirzalara ait eser veya parçalar bizce bilinmektedir.

Bazı begler adına Uygur alfabesi ile eserler çoğaltıldığı da görülmektedir. Bahtiyarnâme, Miraçnâme, Kutadgu Bilig ve Tezkire-i Evliyâ gibi eserlerin o devirde Uygur alfabesi ile yazılmış örnekleri günümüze kadar gelmişlerdir.

Ali Şir Nevaî, hayatının sonlarına doğru yazdığı Muhakemetü’l-Lügateyn adlı eserinde, kelime zenginliği ve ifade kabiliyeti bakımından Türkçenin Farsçadan çok üstün olduğunu ilk defa söylemek cesaretini göstermiş ve Türk şairlerini Türkçe yazmaya teşvik etmiştir. Bu bakımdan da o, Türkçeyi Farsçadan geri kalmayan bir kültür dili haline getirmeye çalışmıştır. Bu gayreti sonucunda Nevâî, Türkçenin sadece bir şiir dili değil, nazım ve nesrin her çeşidini ifade gücüne sahip, Farsça ile her hususta rekabet edebilecek bir kültür dili olduğunu gösterecek eserler meydana getirdi. O, serveti, siyasi gücü ve eserleri ile Herat’ta sanatkârları n kutbu durumuna yükselmiş olup, ünü Türkistan’dan Balkanlara kadar bütün Türk yurtlarında yayılmıştı. Nevaî dili, yüksek bir edebi dil olarak kabul edilmiş, eserlerini tanımak edebî kültürün tamamlanması için gerekli sayılmış ve serleriyle ilgili bir takım sözlük ve antolojiler düzenlenmiş, eserlerine daha sağlığında nazireler yazılmıştır. O devrin Herat’ı, sadece Horasan ve Türkistan’ın medeni merkezleri ile değil, Şiraz, Bağdat, Tebriz, Kahire, Bursa, İstanbul ve Kazan gibi şehirlerin edebi çevreleri ile de temas halinde idi.

Resim ve Süsleme

Timurlular devri resim sanatının menşei olarak Bağdad ve Tebriz’deki Celâyirli Okulu ile Şiraz Okulu gösterilmektedir. Timur buraları ele geçirdikten sonra, bu şehirlerdeki sanatkârların bir kısmını Semerkant’a götürmüştür. Bu sanatkârlara ait mimari eserler ve onların duvarlarını süsleyen bazı duvar resimlerinin varlığı kaynaklarda kaydedilir. Çağdaşı tarih yazarı İbn Arabşah, Timur’un bazı saraylarında onun savaş meydanları, şehir kuşatmaları, seferleri, zaferleri ve eğlence meclislerinin tasvir edildiği resimlerden söz eder. Aynı yazar Timur devrinin en büyük nakkaşı olarak Bağdatlı Abdülhayy’ı saymaktadır.

Timur’un ölümünün ardından karışıklık yılları sona erince, bu sanatkârların bir kısmı Herat’ta toplanmışlardı. Buna rağmen Bağdat, Tebriz ve Şiraz gibi eski merkezler faaliyetlerini tamamen durdurmamışlardı. Resim sanatı Şiraz’da Mirza İskender zamanında devam ettiği gibi, onun ölümünden sonra diğer Timurlu mirzaları ve Türkmen hanedanları Kara ve Ak Koyunlular zamanında da faaliyetini sürdürdü.

Kendisi de hattat olan Şahruh’un oğlu Baysungur, Herat’taki konağını adeta bir sanat akademisi haline getirmişti. Tebrizli Cafer’in 1427 tarihli bir raporu bize burada çalışanlar ve çalışmalar hakkında ilgi çekici bilgiler veriyor. Anlaşıldığına göre, burada 100’den fazla sanatkâr çalışıyordu ve herkeste mesleğinde en iyi, en büyük olma arzusu yaygın bir hal almış, bunun sonucu olarak Timurlu resim sanatı büyük ilerleme kaydetmişti.

Baysungur’un ölümünden sonra da bu çalışmaların devam ettiği anlaşılıyor. Zira daha sonra Hüseyin Baykara ve Nevaî’nin şahsında yeniden koruyucu bulan sanatkârlar ortaya çıkmış, minyatür sanatında bir yenilik yapmayı başaran Bihzad yetişmişti. O, daha sonra Safevîlerin yanına giderek, yetiştirdiği talebeleri ile Timurlu resim sanatının devamlılığını da sağlamıştır.

Musiki

Timur’un seferleri sırasında ele geçirerek Semerkant’a gönderdiği sanatkârlar arasında bazı çalgıcı ve okuyucular da bulunuyordu. İbn Arabşah Timur devri okuyucuları arasında Abdüllâtif, Mahmud, Celâleddin ve Meragalı Abdulkadir’in adlarını vermektedir. Clavijo’nun etraşıca anlattığı gibi, kadın ve erkeklerin katıldığı toylar veriliyor, bu arada çalgılar çalınıp, şarkılar söyleniyordu. Bu devirde musikide özellikle iki kişinin adından daima zamanın en büyük üstatları olarak söz edilir.

Bunlardan biri Endicanlı Yusuf, diğeri ise musiki nazariyeleri ilmindeki bilgisi ile tanınan Meragalı Abdülkadir idiler. Sesinin güzelliğini işiten Şahruh’un oğlu İbrahim Sultan, Endicanlı Yusuf’u defalarca kardeşi Bay Sungur’dan yanına Şiraz’a istemiş ise de bu isteği yerine getirilmemiş idi. Meragalı Abdülkadir’e gelince o, Timur’un Bağdat’ı ele geçirmesi üzerine Semerkant’a gönderilmiş, Timur’un ölümünden sonra ise Herat’ta yaşamış ve eserlerini de burada kaleme almıştır. Onun çocukları daha sonraları Osmanlı ülkesinde de musikişinas olarak tanınmışlardır.

Timurlular devrinin kültür merkezi Herat, XVI. yüzyılın başında önce Timurlular ile Şibanîler ve ardından da Şibanîler ile Safeviler arasındaki mücadeleler sonuncunda eski ihtişamını kaybetti. Öyle ki Timurluların sona ermesinden henüz 5-10 yıl geçmeden kültür ve sanat merkezi olarak Herat’ın artık hiçbir önemi kalmamıştı.  


 

İlhanlılar

Yakın Doğu'da İran'da devlet kuran Moğol hanedanı.(1256-1353) Kurucusu Cengiz Han'ın torunlarından Hulagu Han'dır. Büyük Moğol Hanı Möngke (Mengü) kardeşi Hulagü'yu Batı Asya da  Moğol saldırılarını yeniden başlatmak ve pekiştirmekle görevlendirince, Hulagu, Kuzey İran'daki Batını İsmaili devletinin (Haşhaş iler) başkenti Alamut'u yerle bir ederek egemenliklerine son verdi.(1253).Ardından Horasan ve İran'ın geriye kalan bölgelerini ele geçirerek Büyük Han'a bağlı İlhanlı Devletini kurdu.(1256).Daha sonra Irak'ta halife ordusunu bozgunu uğratarak Bağdat'a gidi ve son Abbasî Halifesi Mustasım'ı yakalatıp öldürttü.(1258).Suriye üzerine yürüdü. Ancak Filistin'de Ayn Calut Savaşı'nda (1260) Mısır Mumluklularına yenildi. Tebriz’i devletinin başkenti yapan Hulagu, böylece ölüm tarihi olan 1264 e kadar İran, Irak, Kafkasya ve Anadolu beyliklerini de içeren geniş bir bölgede Büyük Han adına hüküm sürdü. Hülagu'nun yerine babası gibi Budhacı olan büyük oğlu Abaka geçti. (1265). Hristiyanlığa büyük ilgi duyan ve ülkede birçok kilise yaptıran Abaka ölünce (1282),Hristiyan’ken tahta çıktığında Müslümanlığı kabul eden kardeşi Ahmet Teküdar ilhan oldu. Onun öldürülmesi üzerine (1284) yerine Budhacı olan Abaka'nın büyük oğlu Argun geçti. Onun ölümü üzerine de kardeşi Geyhatu beşinci ilhan olarak tahta çıktı.(1291).Öldürülünce (1295) Hulagu' nun torunu Baydu ardılı oldu. Müslümanlığı kabul ettikten sonra aynı yıl içinde öldürüldü. Argun’un büyük oğlu olan yedinci İlhan Gazan Mahmut döneminde (1295-1304) devlet tam anlamıyla bir Türk Müslüman imparatorluğu kişiliğine büründü.

 

Ayrıca Kubilay  Han'ın ölümünden (1294) sonra Pekin 'deki Büyük Hanlar ile gevşeyen bağlar zamanla koptu. Gazan Mahmut'un yerine geçen kardeşi Olcaytu önce buddhasıyken, 1298 da Nesturi  Hristiyan, sonra da Muhammet Hudabende adını alarak Müslüman oldu. Başlangıçta Hanefi mezhebini benimsediği halde Şafiiliğe (1307) ardından da  Şiiliğe (1309) geçti. Ölümü üzerine (1317) ardılı olan oğlu Ebu Said Bahadır yeniden Sünniliğe döndü. Memluklularla antlaşma imzalayınca, Suriye için yapılan savaşlar sona erdi (1323) Ancak ülkeyi yıpratan iç karışıklıkları bastırmayı başaramadı. Nitekim Kafkasya da  çıkan bir ayaklanmayı bastırmaya çalışırken, geride meşru bir mirasçı bırakmadan ölünce (1335) birbirine düşman Celayirli ve Çupani emirler tarafından tahta  çıkarılan kısa ömürlü İlhanlılar dönemi başladı. Arpa Han zamanında (1335-1336) Anadolu Beylikleri bağımsızlıklarını kazandılar. Gürcistan İmparatorluktan ayrıldı. Onun öldürülmesi üzerine emirlerin kuklası olarak tahta çıkarılan Musa birkaç ay saltanat sürdükten sonra aynı yıl öldürüldü.(1336) On yedinci ve son İlhanlı Anuşirvan'a kadar geçen dönemde Muhammet (1336-1338) Togay Tümur(1338-1339) Şahcihan Yimur (1339-1341) Süleyman (1341-1344) gibi hanların beceriksiz yönetimleri sonucunda Azerbaycan Altınordu devletince ele geçirildi, iç savaşlar önüne geçilemez bir durum aldı.1344 te tahta çıkan Anuşirvan'da öldürülünce (1353) ülke toprakları Celayirliler, Muzafferiler, Horasan  Serbedarileri gibi yerel hanedanlar arasında bölüşüldü.

İlhanlı Devleti Gazan Han (1295-1304) zamanında Müslümanlığı kabul etti.14.yüzyılın ortalarına doğru giderek zayıflayarak 1355 te yıkıldı ve devletin toprakları üzerinde eskiden olduğu gibi bazı beylikler kuruldu.

İlhanlı Devleti'nin kuruluşu ve Moğolların Anadolu'yu istilası Selçuklu Devleti ve Türkler  için büyük yıkımlara yol açmıştır. Anadolu yüzyıla yakın bir süre Moğollarca sömürülmüş yakılıp yıkılmış sağlam bir toplumsal düzenden yoksun bırakılmıştır. Mısır Memluk sultanı Baybars, Türklere yardım amacıyla Suriye'den Anadolu’ya girerek Moğol ordusunu yenmiştir. Bunun üzerine Moğollar misilleme olarak Anadolu'da 200.000 kişiyi öldürmüşlerdir. 


 

Çağatay hanlığı

Cengiz’in oğlu Çağatay'ın kurduğu Maveraunnehir'den Doğu Türkistan’a kadar uzanan topraklarda 1277-1370 yılları arasında varlığını sürdürmüş bir devlettir. Başlangıçta Moğol Büyük Kağanlığına bağlı iken Algu (Aluğu) döneminde (1266-66) bağımsızlığını kazanmaya başlamış Duva döneminde (1291-1306) tam anlamı ile bağımsız bir devlet olmuştur.

Moğol devlet geleneğine göre Cengiz fethettiği toprakları daha sağlığında oğulları arasında paylaştırmıştır Çağatay’da babasının 1227 de ölümünden sonra kendisine verilen toprakları büyük Kaan olan ağabeyi Ogedey'e bağlı olarak yönetti. Çağatay yeni fetihlere girişmedi. Göçebe geleneklere bağlı olarak yaşadı Moğolların temel kanunu yasayı en iyi bilen kişi olması dolayısı ile bütün Moğol beylerinden saygı gördü ama Çağatay’ın 1241 de ölümünden sonra çocukları ve torunları Moğol büyük kağanları ile Çağatay’ın yönettiği topraklara egemen olmak istiyordu. Sonunda Çağatay'ın torunu Algu rakiplerini 1261 de yenerek egemen lığını herkese kabul ettirdi. Harezm Batı Türkistan ve Afganistan’ı da ele geçiren Algu’ dan sonrada taht kavgası surdu Duva döneminde tam olarak bağımsızlığını kazanan Çağatay Hanlığı Kebek döneminde en güçlü çağını yasadı Kebek aynı zamanda kendi adına para basan ilk Çağatay hükümdarıdır.

 

İslam dinini kabul eden ilk Çağatay hukumdarıda Kebek’ in 1326-34 yılları arasında hüküm suren kardeşi Tarmaşirindır Çağatay hükümdarları daha önce Şaman dininde idiler. Tarmanşirinden sonra devlet doğu ve batı olarak ikiye bölünmüşse de 1359-70 yılları arasında hüküm suren son büyük Çağatay hükümdarı Tuğluk Timur batı bölgesini yeniden denetimi altına almayı başarmıştır. Ama oğlu Türkistan valisi İlyas Hoca'ya vezir ve danışman olarak atadığı Timur kendisine bas kaldırarak 1370 te yönetimi eline geçirdi. Hanedanın batı kolu Timur İmparatorluğunu yıkılmasından sonra 15. yüzyılda bir sure daha Maveraunnehır'e egemen oldu doğu kolu ise Yedısu ve tarım bölgesinde sonraları da Turfanda 17. yüzyıl sonlarına kadar varlığını sürdürdü.

Çağatay hanlığı hanedanı bakımından bir Moğol devleti olmakla birlikte yayıldığı geniş alanda büyük ölçüde Türk nüfus barındırmıştı. Bu Türklerin konuştuğu dile de Çağatayca ya da Çağatay Türkçesi denmiştir. Çağatay Hanlığı egemen olduğu topraklarda ekonomik bakımdan değişim ve canlılık yaratamamış daha önce bu bölgede egemen olan Karahanlılar döneminde tarımda ve ticarete görülen gelişmeler bile göçebeliğe dolayısıyla hayvancılığa bağlılık yüzünden büyük ölçüde yavaşlamıştır. 


 

Altınordu Devleti    (Altınorda)

Kıpçak hanlığı da denir. Doğu Avrupa'da  Volga havzası, Polonya’ya kadar Karadeniz'in Kuzeyi, Batı Sibirya, Kuzey Türkistan'ı içine alan sahada hüküm süren Altınordu  Türk Moğol Devleti 1224 te Batu Han tarafından kurulmuş,1481 de Ahmed Hanın 1481 de Aybekle yapılan savaşta ölmesi sonucu parçalanmıştır.

Cengiz Han, İrtiş Irmağı ile Balkaş gölünün batısında kalan toprakları (Cuci Ulus)  kendisinden kısa bir süre önce, 1227 de ölen oğlu Cuci'nin oğullarından Orda, Batı Sibirya'da Akordu'yu (Akorda) öbür oğlu Batu, Cuci ülkesinin batı yarısı sayılan Harizm ile Kıpçak Bozkır’ında (Deşti Kıpçak) ,daha sonra Altınordu (Altınorda) adını alacak olan Gökordu'yu (Gökorda) kurdu. Gökordu biçimsel olarak Karakurum' daki  Moğol İmparatorluğu'na bağlı olmakla birlikte Sayın Han (İyi kalpli han) unvanıyla Batu tarafından yönetiliyordu. Ögedey döneminde (1227-1241) batıya yapılan seferin komutanlığına atanan Batu, Rusya’yı Novgorod'a  kadar tahrip etti, Kiev’i aldı. Balkanlar’a kadar ilerledi, kurduğu saray kentini (Saray Batu, Astrahan yakınında)  Kıpçak bozkırı, orta ve aşağı idil, Aral Gölü çevresi, Harizm Rus Knezlikleri Azerbaycan'a kadar Kafkaslar Lehistan ve Litvanya'nın Batı bölgelerini kapsayan ülkesinin başkenti yaptı. Batu'nun kardeşi Berke(1257-1267) yeni bir saray kenti (Saray Berke, Volgograd yakınında) kurdu. Güney Kafkasya ve Azerbaycan için İlhanlılar  ile savaştı. Hulagu'yu yendi İlhanlılar 'a karşı Memluklular ile anlaştı. İlhanlı hükümdarı Abaka Han'a karşı düzenlediği sefer sırasında yolda öldü. Mengü Temur (1267-1280) Memluk Sultanı ile ilişkileri sürdürdü. Bu dönemde Berke'nin yeğeni emir Nogay'ın nüfuzu arttı. Töde Mengü (1280-1287) ve Tala Buğa (1287-1290) Nogay'ın baskısı altında hüküm sürdüler Sonunda tahta çıkardığı Tokta (1290-1313) Nogay ile mücadeleye girişti ve onu öldürdü. Özbek Han (1313-1341) ,Berke döneminde yayılmaya başlayan Müslümanlığı resmi din durumuna getirdi. Altınordu'nun başkentini, Saray Berke'ye taşıdı. Canı Bek'in (1341-1357) öldürülmesine neden olan iç ayaklanmalar Altınordu'yu zayıflatmaya başladı 1360-1380 arasında ondört han değişti; Lituanya ayaklandı, Podolya Altınordu'dan koptu. Kıpçak Bozkır'ının batı kesiminde yer yer tatar beylikleri ortaya çıktı Ayaklanan Mamay Mirza, İdil ve Özi (Dniepr) arasını egemenliği altına aldı. Özbek Han'ın oğullarından birini Han ilan etti. Moskova Knez'i Dimitiry Donskoy ,Mamay Mirza'yı KulilKovo Meydan Savaşı'nda YENDİ (1380).Bu karışıklıklardan yaralanan Akordu Hanı Toktamış ,Altınordu hanlığını ele geçirmeyi başardı. Böylece akordu ve Altınordu'yu bir han yönetiminde birleştirdi. Toktamış Altınordu'yu bir kez daha önemli bir güç durumuna getirdi. Moskova'yı yağmaladı; her biri bağımsızlık peşinde koşan emirlere yetkesini kabul ettirdi. Ancak Timur ile mücadeleye girişmesi Altınordu'yu kolay kolay kendisini toparlayamayacak biçimde sarstı. Timur Toktamış'ı saray' dan kaçmak zorunda bıraktı. Saray dâhil birçok  kenti yakıp yıktı. Timur’un Altınordu tahtına çıkardığı Timur Kutluk'un (1395-1400) koruyucusu Edige Mirza, İktidarın gerçek sahibi durumuna geldi. Tahtını yeniden ele geçirmeye çalışan Toktamış’a yardım eden Litvanya kralını yendi (1399)Rusları yenerek boyun eğmeye zorladı Edige'nin Toktamış'ın oğullarından Kerim Berdi ile yaptığı savaş sırasında ölmesinden (1419) sonra Altınordu'nun dağılan süreci hızlandı. Uluğ Muhammet (1419-1420-1427-1433) Akordu kolundan Barak tarafından tahtından uzaklaştırıldı.

 

Daha sonra tahtını ele geçirdiyse de Ediga Mirza'nın oğullarının baskısı karşısında Kırım' a çekilmek  zorunda kaldı. Burada da tutunamayarak Orta İdil bölgesinde Kazan Hanlığına kurdu.(1437) Kırım'da Hacı Giray Altınordu'dan ayrıldı (1442 den önce) Ayrıca Saray üzerinde iddiası olan Toktamış'ın torunu Seyyit Ahmet,1433 ten beri Ukrayna'da bağımsız hareket etmekte idi Ahmet Han (1465-1481),Altınordu’daki karışıklıklardan yararlanarak bağımsızlığını ilan eden İvan lll e karşı Lehistan -Litvanya ile anlaştı.1480 de Moskova üzerine bir sefer düzenlediyse de sonuç alamadı. Bu arada başkenti Saray, Moskova’nın müttefiki Kırım Hanı tarafından yağmalandı. Ahmet Han'ın öldürülmesinden sonra oğulları arasında taht kavgası başladı. Sonunda Kırım Hanı Mengli Giray, Ahmet Han'ın oğullarından Şeyh Ahmet 'i bozguna uğratarak Altınordu devletine son verdi(1502).Altınordu devletinin dağılmasından sonra Kırım, Kazan, Astırhan,(Astrahan) Sibir ve Nogay hanlıkları ortaya çıktı.

Başlangıçta  bir Moğol devleti olarak ortaya çıkan Altınordu, üzerinde kurulduğu bölgede yaşayan Kıpçak, Kuman Trüklerinin etkisiyle Türkleşti. Moğol dili Altınordu da Moğolların egemenliğindeki başka yerlere göre daha çabuk kayboldu. Altınordu hanları bir süre sonra "Kıpçak hanları" diye anılmaya başlandı. Özbek Han'dan başlayarak bütün Altınordu hanları Müslümandılar. Altınordu devleti, Anadolu ve Memluklular ile önemli ticari ilişkiler kurdu. Kürk, deri, balmumu, kereste ve tutsaklar Altınordu’nun başlıca dışsatım mallarıydı. Bunların taşınmasında idil ve Kırım’daki, Kefe (Feodosia) Sudak (Suğdak) Kerç limanlarından yararlanılıyordu. Ruslar ikiyüzelli yıl kadar Altınordu egemenliğinde yaşadılar ve bu durum Rusya Tarihinde derin izler bıraktı. Altınordu’nun bağlısı durumundaki Knezler unvanını Altınordu hanlarından alıyorlardı ve ağır haraçlar ödemek zorundaydı. Bununla birlikte Altınordu'nun Ortodoks Kilisesi’ne tanıdığı dokunulmazlık sayesinde Ruslar direniş ve kurtuluş eylemlerini örgütleyebildiler.

Cengiz Han'ın büyük oğlu Cuci Han'ın fethettiği bölgelerden batıya doğru ilerlemeyi sürdüren oğlu Batu Han bu topraklarda yaşayanlara "Cuci Ulusu" adını verdi. Daha sonra da Altınordu adını alan devletin sınırları, bütün Kafkasları ve batıda bugünkü Polonya topraklarına kadar geniş bir alanı kapsıyordu. Batu Han'ın ölümünden sonra başa geçen Berke Han'ın İslam dinini benimsemesine karşın, daha sonra gelenler onu izlemediler. Yine de halkın büyük çoğunluğu Müslüman oldu. Sonunda Özbek Han (1312-1342) döneminde İslamlık devlet dini oldu.1350 de Berdibek Han'ın ölümüyle iktidar kavgaları başladı. Toktamış Han devletin birliğini yeniden sağladıysa da 1481 yılına kadar çeşitli karışıklıklar devam etti. Bu tarihte, Ahmet Han ölünce oğulları arasında başlayan kavga Altınordu Devleti'nin parçalanmasına ve giderek yok olmasına neden oldu.

Altınordu Devleti ordu düzeni, devlet örgütü vergi sistemi vb. özellikleriyle kendinden sonra aynı topraklarda kurulan devletleri derinden etkiledi.


 

 Harzemşahlar Devleti

Orta Asya'nın batısında Harzem adı verilen bölgede 1097 de kurulup, 1230 da yıkılan bir Türk devleti. Harzemşahlar Devletini Selçukluların buradaki Valisi Anuş Tigin İle onun oğlu Kudbeddin Muhammed kurdu. Bu hükümdarlar Selçuklulara bağlıydı.

Harzem, Orta Asya'da Aral Gölü'nün güneyinde, Amuderya Irmağı'nın aşağı yöresine denir.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun toprakları içinde kalan Harizm bölgesi Selçuklu valileri tarafından yönetiliyordu. Bu valilerden Kutbeddin Muhammed Harizmşah Devleti'nin kurucusudur. Daha sonra başa Atsız Harizmşah geçmiş ve Harizm bölgesinde bağımsızlığını ilan etmişti.(1142)

Ancak Selçuklu orduları tarafından yenlince, tekrar Selçuklu egemenliğini kabul etmek zorunda kaldı. Daha sonra Selçuklu Devleti yıkılınca Aral Gölü'nün güneyindeki bölgeye Harizmşahlar egemen oldular. Atsız'dan sonra başa geçen İl Aslan Harizmşah Devleti'nin ilk bağımsız hükümdarı olmuştur. İl Aslan ve Alaeddin Tökiş Harzemşah zamanında bu devlet en görkemli dönemini yaşadı. Sürekli olarak topraklarını genişleten Harizmşah Devleti Moğollar la çatıştı ve 1220 yılında yapılan savaşta yenilerek Moğolların egemenliği altına girdi. Bu yıllarda hükümdar olan Muhammed Harzemşah ölünce yerine oğlu Celaleddin Harzemşah geçti. Kuvvetlerini toplayarak yeniden Moğollarla savaşa girişti, ancak o da yenilgiden kurtulamadı. Sonunda Anadolu'ya çekildi. Kısa bir süre sonra da öldürüldü. Onun ölümünden sonra Harzemşahlar Devleti yıkıldı.

Oğuzların Beğdili kolundan Anuştigin Garca, köle olarak satıldığı büyük Selçuklu sarayında parlak zekâ ve yeteneğiyle sivrildikten sonra Melik şah döneminde (1072-1092) Harizm valiliğine atandı. Ölümü üzerine (1907) yerine geçen büyük oğlu Kutbettin Muhammet otuz yıl Harizm'i başarıyla yönetti. Burada ailesinin etkisini ve gücünü pekiştirdi. Ölümünden sonra valiliğe oğlu Alaettin Kızılarslan Atsız getirildi(1127).Sencer ile birlikte birçok sefere katılan Atsız, daha sonra Cend ve Mangışlak gibi Seyhun ötesi yerlerde, Sultan’ın iznini almaksızın Fetihlerde bulunarak gücünü iyice artırdı. Kara Hitaylar la yaptığı Katavan Savaşı'nda Sencer'in ağır bir yenilgiye uğraması sonucu (1141) bağımsızlığını ilan etti ve durumdan yararlanıp   Horasan üzerine yürüyerek Selçukluların başkenti Merv'i ele geçirdi. Ertesi yılda Nişapur'u aldı.(1142).Ancak Horasan’da egemenliğini yeniden kuran Sencer büyük bir orduyla Harizm üzerine yürüyünce  Atsız aman dileyerek Sencer'e bağlılığını bildirdiği gibi Merv'de ele geçirdiği Selçuklu hazinelerini de geri vermek zorunda kaldı.(1144). Horosan'da patlak veren ayaklanmada (1153) Sultan Sencer 'i Oğuzların elinden kurtarmak için arabuluculuk yaptı. Sencer tutsaklıktan kurtulduktan sonra ona kutlama mektupları göndererek yeniden bağlılığını bildirdi.(1156).Harizmşahlar ancak Sencer öldükten sonra (1157) tam anlamıyla bağımsızlıklarına kavuştular. Babasının ölümü üzerine ilk gerçek Harizmşah olarak tahta çıkan  İl Arslan (1157) Nişapur'u kendisine başkent seçtikten sonra devletini doğu İran'ın en büyük gücü konumuna getirmek için çalıştı. Önce Tus, Bistam, Pamyan yörelerini ele geçirdi. Ardından Kara Hitaylar 'a verilen yıllık vergiyi kesti. Karahitaylılar onu cezalandırmak için Harizm üzerine yürüdüler. İl Arslan onları karşılamak için bir ordu hazırlarken Nişapur'da öldü.(1172).Bunun üzerine annesi Merke Terken  tarafından Nişapur'da Harizmşah ilan edilen İl Arslan'ın küçük oğlu Sultan şah, Cend valisi olan ağabeyi Alaettin Tekiş'i Harizm'e çağırdı. Ancak bu buyruğa uymayan Tekiş Karahitaylar'a sığınarak onlardan askeri yardım istedi. Bunu fırsat bilen Karahitaylılar, isteğini yerine getirdiler. Böylece güçlü bir Kara Hitay ordusuyla Harizm üzerine yürüyen Alaettin Tekiş kardeşiyle üvey annesinin Irak Selçuklularına sığınmaları üzerine tahtı ele geçirerek Harizmşah oldu (1172).Saltanatının daha ilk yıllarındaki kardeşi Sultan Şah'ın yanına sığındığı Irak Naibi Melik Ay Aba'nın güçlü Selçuklu ordusuna Subarlı yakınında pusuya düşürerek yok etti ve yakalanan Ay Abay'ı öldürttü.(1174).Bu yenilgi üzerine Sultan Şah ile annesi Melike Terken kaçtılarsa da peşlerini bırakmayan Terkiş üvey annesinin sığındığı Dilhistan'ı ele geçirerek onu burada boğdurttu. Kaçmayı başaran Sultan Şah Gurlular'a sığındı.

 

Bu arada babası gibi yıllık vergi vermeyi reddeden Tekiş, Karahitaylılar’la bozuştu. Bu durumdan yararlanan Sultan Şah, Karahitaylılarla anlaşarak yönetimine verilen güçlü bir orduyla ağabeyinin üzerine yürüdü. Harizm topraklarını Ceyhun ırmağının suları altında bırakarak düşman ordusunun hareketini güçleştiren ve başkentinde büyük ölçüde savunma tedbirleri alan Tekiş karşısında başarılı olamayacaklarını anlayan Karahitaylılar Sultan Şah'ın  komutasında bir miktar asker bırakıp çekilmek zorunda kaldılar. Böylece sultan Şah'a Merv Seras ve Tus şehirleriyle yörelerini içeren küçük bir emirlik kurması için imkân sağladılar. Kimi zaman ağabeyiyle iyi ilişkiler kuran Sultan şah Tekiş'in İran seferine çıkmasını fırsat bilip Nişapur üzerine yürüdüyse de (1187) kenti almayı başaramadan Merv 'e döndükten sonra da burada ölünce (1192) ona bağlı beldelerle ordusu ve hazinesi kardeşi Tekiş'in eline geçti. Ardından Halifeyle ittifak kuran Tekiş son Irak Selçuklu hükümdarı Rüknettin Tuğrul lll ü Rey yakınlarında yenip öldürterek bu devleti ortadan kaldırdı.(1194).Daha sonra Acem Irak'ında (Hemedan) birçok Selçuklu kalesini ele geçirdikten sonra kendisini Büyük Selçuklu devletinin mirasçısı sayıp onuruna bastırdığı sikkelerle Sultan unvanını ilan etti. Irak'ı elinden almak isteyen Halife ordusunu yenip İsmaililer'in elinde bulunan bazı kaleleri alıp Harizm'e döndü ve burada öldü.(1200).Babasının yerine geçen Alaettin Muhammet önce Gurlular'la savaşmak zorunda kaldı. Tekiş'in ölümünü fırsat bilen Gurular Merv ve Tus'u aldıktan sonra Harizm ordusunu Karasuda yenip  Başkent Nişapur'u kuşattılar Alaetin'in yardıma çağırdığı Kara Hitay ordusunun yetişmesi üzerine Gurlular kuşatmayı kaldırıp çekilince Horasan yeniden Harizmşahlar'ın egemenliği altına girdi. Daha sonra güçlü sultanları Şahabettin Muhammet Gazne de öldürülünce (1206) Gurlular bir çöküş dönemine girdiler. Bu fırsatı kaçırmayan Alaettin Harizmşah kısa sürede Heratı aldı ve Belh üzerine yürüyerek bu kenti de ele geçirdi.(1207).Böylece karşılarında güçlü  devlet olarak sadece Karahitaylar kaldı. Alaettin Harizmşah bu devleti ele geçirmek üzere başlattığı sefer ardından kesin galip gelerek tüm Maveraünnehir'i egemenliği altına aldı.(1212).Ardından Gazne'yi alarak Gurlular'ı ortadan kaldıran Alaettin Harizmşah (1215) bu bölgenin yönetimini büyük oğlu Celalettin Harizmşah'a bıraktı. Fars ve Azerbaycan atabeylerini denetimi aldığı sırada (1218) Moğol Hakanı Cengiz Han'ın doğuda kazandığı zaferleri duyan ve kendisin Asya’nın en güçlü hükümdarı sayan Alaettin Harizmşah ona bir elçi gönderdi. Karşılıklı elçilerle iki ülke arasında bir ticaret anlaşması imzalandı. Ancak Cengiz'in bir kervanının Otrar'da Vali tarafından yağmalanıp kervancıların öldürülmesi Cengiz Han İnalçık'ın kendisine teslimini ve yağmalanan malların bedelinin tazminini istemesi reddedilince savaş çağrısı ardından 200.000 kişilik çok disiplinli ordusuyla Cengiz Han Maveraünnehirdeki tüm kaleleri ele geçirmeye ve  direnenleri topluca katletmeye başladı.

Semerkand, Otrar, Kend, Cend, Hokent gibi önemli kaleler Moğolların eline geçti. Devletabad yakınlarındaki savaşta yenilen ve Cengiz'in eline geçmekten son anda kurtulan Alaettin Abiskun'da sığındığı küçük adada hastalanarak öldü.(1220).Yerine geçen oğlu Celalettin henüz Moğolların eline geçmemiş olan Harizm'e gitti. Orada tutunamayacağını anlayınca kendisine bağlı küçük bir kuvvetle Horasan’a geçti. Celalettin Moğollarla yaptığı savaşlarda kimi zaman onları yenip kaybettiği toprakları geri aldı kimi zaman da onlara yenildi on yıl kadar süren bu savaşlar ardından Cengiz ordularınca kıstırıldı neticesinde batıya çekilerek, Doğu Anadolu'ya geldi. Burada da kardeşi öldürülen bir Kürt beyi tarafından intikam hırsıyla  öldürüldü.(1231).Harizmşahlar devleti ortadan kalktı.

Taberistan, Erran, Azerbaycan, Irak, Maveraüünehir, Kirman, Sicistan bölgeleri, Aral kuzeyi düzlüklerinden Bağdat yakınlarına kadar olan bölgeye yayılmıştır.


 

Büyük  Selçuk İmparatorluğu

Dokak oğlu Selçuk tarafından 1040 ta kurulmuş, 1092 de yıkılmıştır.

İran Selçukluları diye de anılan bu devlet 1040-1157 yılları arasında egemenliğini sürdürdü. Sınırları, doğuda batıda Türkistan, Pencap; batı Anadolu'nun büyük bölümü; güneyde Arabistan Yarımadası'nın batısında Yemen'e kadar uzanan bölge; kuzeyde Karadeniz, Kafkas Dağları, Hazar Denizi ve Aral Gölü'ne kadar yayılmıştır. Bu büyük imparatorluğun kurucusu Oğuzların Kınık boyundan Dokakoğlu Selçuk Bey'dir.

Aral Gölü ve Hazar Denizi arasındaki  bölgede yaşayan Oğuzların hakanı olan Seşçuk Bey, Cend kentini kendisine başkent yaparak bağımsızlığını ilan etti. Bu arada Müslümanlığı da kabul ederek öteki Müslüman Türk boylarını çevresinde topladı. Selçuk Bey topraklarını koruyabilmek için yöredeki güçlü devletlerden Karahanlılar ve Gazneliler le savaşmak zorunda kaldı.1004 yılında Karahanlılar'ı yenerek topraklarına kattı.1009 yılında ölen Selçuk Bey 'in yerine oğlu Arslan Bey geçti. Kardeşleri Yusuf ve Musa ile yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Beyler de yönetimde etkin görevler aldılar. Arslan Bey 'in ölümüyle Selçuklular dağılma tehlikesi geçirdiyse de Tuğrul ve Çağrı Beylerin çabalarıyla yeniden birlik sağlandı. Van Gölü çevresi ile Dicle ve Fırat havzaları Selçukluların topraklarına katıldı.1038 yılında Çağrı Bey, Gaznelileri ağır bir yenilgiye uğrattı.1039 yılında Gazneli Sultan'ı Mesut, güçlerini toplayarak Selçuklulara yeniden saldırdı.1040 yılında Dandanakan Ovası'nda yapılan savaşta Gazneliler yenildiler. Bu zaferden sonra Tuğrul Bey Selçuklu Sultanı ilan edildi ve böylece Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun temelleri atılmış oldu.

Tuğrul Bey Gazellileri yendikten sonra Horasan’ı ele geçirdi. İsfahan'ı başkent yaptı.(1051) .Daha sonra da batıya doğru ilerleyerek bütün İran'ı topraklarına kattı. Bağdat'a kadar ilerledi ve Halifeyi himayesine alarak (1055) tüm İslam dünyasına egemen oldu.

1060 yılında Çağrı Bey, 1063 yılında da Tuğrul Bey ölünce tahta Çağrı Bey'in oğlu Alparslan geçti. Yetenekli bir yönetici ve komutan olan Alparslan'ın atadığı beyler Anadolu'ya birçok sefer düzenledi. Anadolu'da birçok yeri ele geçirdiler.1071 Malazgirt Savaşı ile Bizanslılar yenildi. Bu zafer, Anadolu kapılarını Türklere açması bakımından önemlidir.

Bu tarihten sonra Selçuklu komutanlarıyla yönetimindeki orduları  Anadolu'nun fethine giriştiler. Alparslan'ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Melik Şah  zamanında Büyük Selçuklular en parlak dönemini yaşadı.(1073-1092) Ülke sınırları Kaşgar’dan, İstanbul’a, Akdeniz'den Kafkaslara; Yemen ve Hint Denizi'ne kadar genişlemişti. Alparslan'ın ve Melik Şah’ın ünlü veziri Nizamülmülk ve Melik Şah’ın arka arkaya ölümleri bu büyük imparatorlukta yönetim boşluğu yarattı.

Melik Şah’ın büyük oğlu Berkyaruk, uzun uğraşılardan sonra hükümdarlığını ilan etti. Kardeşi Sencer'i de Horasan’a göndererek doğu eyaletlerinin yönetimini de ona bıraktı. Ancak taht kavgaları son bulmadı.1104 yılında ölünce yerine geçen oğlu Melik Şah ll, amcası Muhammet Tapar tarafından öldürüldü ve Tapar, Selçuklu tahtına oturdu.(1105).1111 yılına kadar ülke içinde güvenliği sağlamaya çalışan Muhammet Tapar, bu tarihten sonra da Haçlılar ‘la uğraştı.1118 de ölünce imparatorluk, kardeşi Horasan Meliki Sencer ile oğlu Mahmud arasında paylaşıldı. Batı bölgesi Mahmud'a verildi. Doğuda Azerbaycan, İran, Afganistan, Kaşgar Sencer'in hâkimiyetinde kaldı. Bu dönemden sonra devlet "Irak ve Horosan Selçukluları" diye anılmaya başlandı. Ancak bu devletin ömrü uzun sürmedi ve 1194 yılında yıkıldı.

Çağrı Bey'in oğullarından Kara Arslan Kavurd, Tuğrul Bey'in emri ile gönderildiği Kirman ve Uman bölgelerini Selçuklu topraklarına kattıktan sonra burada egemenliğini ilan etmek istemişti. Ancak çeşitli kereler isyan etmesine karşın bu isteğinde başarılı olamadı. Melik Şah'ın ölümünden sonra Kirman Selçukluların Emiri Turan Şah daha bağımsız davranmaya başladı. Daha sonra başa geçen İran-şah, Arslan Şah, Muhammet ve Tuğrul şah zamanında da bu bağımsızlık devam etti.1187 yılında Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'e İsyan eden Oğuz reislerinden Dündar Bey Kirman'ı ele geçirerek Kirman Selçuklularını ortadan kaldırdı.

Melikşah'ın kardeşi Tacüddevle Tutuş tarafından Şam'da Kurulan Suriye Selçukluları da uzun ömürlü olmadı ve 1117 yılında Artukoğulları tarafından tarihten silindi.

Büyük Selçuklu İmparatorluğu topraklarında kurulan dört Selçuklu devletinden en uzun ömürlüsü olan "Anadolu Selçuklular'ı" 1078 yılında Selçuk Bey'in torunlarından Süleyman Şah tarafından kuruldu. Başkenti İznik ilan edildi. Melik Şah Süleyman Şah'ı yok etmek amacıyla ordu göndermek istediyse de  Halifenin araya girmesi ile savaş önlendi. Bundan sonra Süleyman Şah Bizanslılar a saldırarak Boğaz’a kadar ilerledi. Geçen gemilerden vergi almaya başladı. Ardından Adana, Tarsus, Misis, Anazarva ve Antakya'yı ele geçirdi.1086 yılında Süleyman Şah ölünce İznik Büyük Selçuklu orduları tarafından kuşatıldı, oğulları esir alındı.1092 yılında Melik Şah’ın ölümü ile Süleyman Şah'ın oğulları serbest bırakıldı. Bunlardan Kılıç Arslan l İznik’e gelerek babasının kurduğu devletin başına geçti ve Anadolu'nun fethine girişti. Bu sırada Avrupa'dan gelen Haçlı ordularının kuşatması sonucu İznik bırakıldı Anadolu'ya geçildi. Sonunda l. Kılıç Arslan'ın oğlu Mesud l, Bizans’tan geri alınan Konya'da Danişmend'li sultanı Emir Gazi'nin desteği ile tahta çıktı(1116).

Bunu izleyen yıllarda Anadolu Selçuklular’ı, Danişmentliler güçleriin birleştirip Bizans'a savaş açmış alınana zaferler sonucu Avrupa korkuya kapılmış toplanan ll.Haçlı ordusu Ceyhun ve Yalvaç'ta yenilmesi sonucu Sultan Mesud ile Anadolu Selçukluları'nın gücü pekişmiş oldu.1156 yılında ölen Mesud'un yerine oğlu Kılıç Arslan ll hükümdar oldu. Danişmentliler Ermeni ve Bizanslılar ile yaptığı savaşlarda Kılıç Arslan ll düşmanlarını geri çekilmeye zorladı.1162 yılında İstanbul'a giderek İmparator Manuel ile bir anlaşma yaptı ve batı sınırlarını güvenceye aldı. Bundan sonra doğuya seferler düzenleyerek Danişmentlileri ortadan kaldırdı. Selçukluların güçlenmesinden kuşkulanan Bizans topladığı 100.000 askerle Myriokephalon Ovası'nda Selçuklulara saldırdı. Ağır bir yenilgiye uğradı.(1176).

Anadolu  Selçuklu Devleti Xlll .yy'ın ortalarına kadar güçlü bir devlet olarak hüküm sürdü. Kılıç Arslan ll den sonra tahta sırasıyla; Gıyaseddin Keyhusrev l, Süleyman Şah, Kılıç Arslan lll,Gıyaseddin Keyhusrev ll ,İzzeddin Keykavus, Alaeddin Keykubad geçti. Alaeddin Keykubad dönemi Anadolu Selçukluları'nın siyasi, askeri ve ekonomik olarak en parlak dönemidir.1237 yılında öldüğünde yerine geçen oğlu Gıyaseddin Keyhusrev ll,  başarısız bir imparatordu. Bu dönemde Selçuklular hızla gerilediler. Baba İshak isyanı Moğol akınları, Ardından İlhanlı istilası artık  dağılmayı sağlarken yer yer Moğollara karşı direnen  Anadolu daki beyler Anadolu Türk  Beyliklerinin temelini oluşturdu.

Ordu Teşkilatı: Selçuklu ordusuna Emir-ül ümera veya beylerbeyi komuta ederdi. Ordu: Hassa birlikleri, ıkta askerleri, uç kuvvetleri ve bağlı beyliklerin kuvvetlerinden ibaretti.

Türk Denizciliği: İlk Türk denizcisi Çaka Bey'dir. İzmir’de kendi adıyla bir beylik kurdu. Bizans'ta esir iken kazandığı deneyimler sayesinde güçlü bir donanma meydana getirdi (1081). Ege adalarını hâkimiyet altına aldı. Bizans donanmasını yenilgiye uğrattı. 1. Kılıç Arslan tarafından öldürül­dü.

Türkiye Selçuklu Devleti zamanında kıyılar Bizans, Ermeni, Rum ve Latin kralların hâkimiyeti altında idi. 1. İzzeddin Keykavus Sinop’u, 1. Alaaddin Keykubat Alanya'yı ele geçirdi. Buralarda tersaneler kuruldu. 1. Alaaddin Keykubat döneminde ilk deniz aşırı sefere çıkıldı. Kırım'da Sudak alındı.

Beylikler döneminde kıyılar ele geçirildi. Kurulan donanma ile Ege, Karadeniz ve Akdeniz'de fe­tih hareketleri başladı. Bizans ve Haçlılarla mücadele edildi. Aydın oğlu Umur Bey, donanması ile Ege denizine hâkim oldu. Başarıları üzerine bir Haçlı donanması hazırladı. Donanması yok edilen Umur Bey'in denizlerdeki etkinliği sona erdi.

Menteşe oğulları, Hamit oğulları, Saruhanoğulları ve Karesi oğulları Ege denizinde; Candaroğulları, İsfendiyar oğulları ve Pervane oğulları Karadeniz'de faaliyette bulundular. Kurdukları donanma

Ekonomik Hayat: Ülke topraklarının mülkiyeti devlete aitti. Bu nedenle çiftçi elde ettiği ürün üzerinden devlete öşür vergisi öderdi. Devlet, tarımın gelişmesi için gerekli her türlü önlemi almıştı.

Fikir Hayatı : XI,. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren önemli gelişmeler oldu. Bunda doğudan gelen ilim ve sanat adamlarının etkisi büyük oldu. Sul­tanlar fikir hayatının gelişmesinde önemli roller oy­nadılar. II. Kılıç Arslan'dan itibaren Anadolu'nun bir­çok yerinde medreseler açıldı. Medreseler, ilim ve eğitim merkezleri haline getirildi. Medreselerde eğitim parasızdı. Öğrencilerin ihtiyaçları ve müderrislerin maaşları vakıflar tarafından karşılanırdı.

Edebiyat, divan, halk ve tasavvuf edebiyatı olarak gelişti. Halk edebiyatında Yunus Emre, divan edebiyatında Hoca Dehhani, tasavvuf edebiyatında Mevlana önemli eserler yarattılar.


 

  Gazneliler Devleti

Sebüg-Tegin tarafından 969 da kurulmuştur. Başkentleri olan Afganistan'daki  Gazne kentinin adı ile anılırlar. Kurucuları, Alp Tigin'dir. Samanoğulları hizmetinde bulunan bir Türk komutanı olan Alp tigin, Samanoğulları hükümdarı ile arası açılınca Gazne Kentini kuşattı ve burayı ele geçirerek Gazne Devleti'ni kurdu. Alp Tigin ölünce yerine  oğlu Ebu İshak İbrahim Geçti. Ancak ordu komutanları Sebüg -Tegin ile Bilge Tigin de yönetime el koydu. Bilge Tigin Gazne'de Sebük Tigin  de Ferdinan'da egemenliklerini  güçlendirdiler. Sebük Tigin 977 de ölünce Gazne hükümdarı olan Mahmud, İslam dünyasında asker ve siyasi etkinlikleriyle büyük ün kazandı. Hem İslam dini ve hem de Sünni mezhebinin savunmasını yapan Gazneli Mahmud, egemenliğini batıda İran yaylası'na doğru genişletti. Hindistan'a yaptığı seferlerle bu ülkede İslamiyet'in gelişmesinde önemli bir rol oynadı.

Gazneliler'in parlak devri  Mahmud ‘un ölümüyle son buldu.İki oğlu arasındaki taht kavgaları Mesud'un Gazne'yi alması ile sonra erdi. Mesud şiddet yanlısı ve içkiye düşkün bir hükümdardı. Selçuklular'ın saldırılarına karşı koyamayarak 1040 ta büyük yenilgiye uğradı. Daha sonra öldürüldü. Mesud'un oğlu Mevdud, Gazne'ye hükümdar oldu. Mevdud, hükümdarlığında Selçuklu saldırılarına karşı koymaya çalıştı. Geçici de olsa bu saldırıları durdurdu. Gazne Egemenliğinde bulunan Afganistan yerlileri Gur'lular bağımsızlıkları için ayaklandılar fakat bu ayaklanmaları  bastırıldı.

Mevdud'un ölümünden sonra Gazne Devleti'nde taht kavgaları uzun süre sürdü. Sonunda Mesud'un oğlu Ferruhzad hükümdar oldu. Ülkede düzeni sağlayıp Selçuklu akınlarını durdurmayı başardı.

Ferruhzad ölümünden sonra yerine geçen oğlu  İbrahim Selçuklular la barış imzaladı. Oğlu Mesud'u Melik Şah'ın kızıyla evlendirdi. Hindistan’a saldırarak Ganj ırmağına kadar olan yerleri ele geçirdi. Aslen Afganlı olan Gur hükümdarı Cihansuz'un Gazne'yi yakması, Gazneli Sultanı Husrev Şah'ın devlet merkezini Lahor'a nakletmesi ve burasının da Gurlu Muiziddin Muhammed tarafından zapt edilmesi sonucu 1187 de yıkılmıştır.

Tuharistan, Gur Bölgeleri, Harezm, Doğu Afgasnistan, Güney Batı İran, bütün Kuzey Hindistan'ı içine alan  sahada hüküm sürmüştür.

Gazneli Mahmut bilime önem vermesi yanında Son derece adaletli kanun önünde herkesi eşit sayan cesur bir komutandı.

Gazneliler sanatı özellikle Gazneli Mahmut zamanında (997-1030) gelişmiştir. Gazne sarayı bir dönemde sanatçıların ve bilim adamlarının toplandığı yer olmuş, Firdevsi Şehname'sini burada bitirerek Gazneli Mahmut'a sunmuştur.(1010).Ünlü coğrafyacı Biruni'de son yıllarında burada  yaşamış ve ölmüştür. Benzersiz saraylar ve camilerle donanmış olan Gazne kentinde ki bu görkemli yapılardan günümüze çok az kalıntı ulaşmıştır.

Güney Kasarı'nın Güneyindeki  Leşker'i Bazar Ulu Camisi’ndeyse mihrap önü kubbesinin önem kazandığı, çok ayaklı camilerin gelişmiş bir örneğiyle karşılaşılmaktadır.(Xl.yy.'ın ilk yarısı) Mihrap duvarına koşut, enine gelişen iki sahınlı ve iki sahın genişliğindeki  mihrap önü kubbeli cami planı , daha sonra Büyük Selçuklular la İran'da Artuklular'la Anadolu'da ve Mumluklularla Mısır'da uygulama alanı bulmuştur.
Gaznedeki sanat tarihi açısından tartışmalı iki yapıttan biri olan Mesut lll anıtının (1114) son araştırmalara göre minare olduğu sanılmaktadır. Alçak bir kaide üzerinde sekiz köşeli yıldız biçimindeki anıt, Kufi yazıtlı  kuşaklarla süslüdür. Daha eski olduğu düşünülen ve Gazneli Mahmut dönemine tarihlendirilen ikinci anıtın ise J.Sourdel Thomine'nin incelemeleriyle Behram Şah'a ait olduğu anlaşılmıştır.(Xll.yy.ilk yarısı )

İtalyan arkeologlar Bombacı ve Scerrato yönetiminde Gazne'de başlatılan kazılarda,(1957) Mesut lll ün sarayı ortaya çıkarılmıştır. Yazıtına göre 1112 de bitirilen bu sarayda dört eyvanlı avlulu plan bulunmaktadır. Avluyu çevreleyen tuğla duvarların üst bölümleri çeşitli renklerde pişmiş toprak ve stuko, alt bölümleriyse işlemeli mermer levhalarla kaplıdır.

Delhi müzesinde bulunan Gazneli Mahmut'un türbesine ait zengin süslemeli kapı kanatları, Gazneliler ’in Ahşap oymacılığında da ne kadar ileri olduğunu göstermektedir.


 

  Karahanlı devleti (İlighanlar)

Kara-Han unvanını alan Bilge Kül Kadir Han tarafından 840 ta kurulmuştur, iki kardeş arasında devlet topraklarının paylaşılması sonucu 1042 de yıkılmıştır.

Balasagun, Özkend ve havalisi ile Tarun havzasının batı kısmı, Baykaş gölü, Hindikuş, Karakurum dağları dolaylarında hüküm sürmüştür.

Batı ve Doğu Türkistan'da ilk Türk İslam devletini kuran hanedan (840–1211) Ayrıca Arap kaynaklarında el Hakaniye, el Haniye, Ali Afrasiyab adıyla  da geçen bu sülale, kollarından biri olduğu Karluklar ya da Yağmalar la birlikte Uygur birliğine katıldı (744).Uygur devletinin Kırgızlar tarafından yıkılması üzerine (840) kendisini bozkırlar hükümdarı ilan eden Karluk Yabgusu, Karahanlılar devletini kurdu. Geleneksel Altay sistemine uygun olarak devlet Doğu ve Batı diye iki yönetim birimine ayrıldı. Doğu kanadının başındaki büyük kağan, tüm Karamanlıların hükümdarı sıfatıyla Arslan Kara Hakan unvanını alarak Kara-Ordu'ya yerleşti. Buğra Kara Hakan unvanını taşıyan hanedanın başka bir üyesi de büyük kağanın yüce Egemenliğini tanımak koşuluyla Batı kanadının hükümdarı olarak Taraz'da oturdu. Karahanlılar'ın bilinen ilk büyük kağanı Bilge Kül Kadir Han  Bazır  Büyük Kağan sıfatıyla Balasagun, Kadir Han Oğulcak da ortak kağan olarak Taraz'dan devleti yönetmeyi sürdürdüler.

Samani hükümdarı İsmail bin Ahmet, Uzun kuşatmadan sonra Taraz kentini ele geçirince (893),merkezini Kaşgar'a taşıyan Oğulcak, Samani egemenliği altındaki bölgelere buradan akınlara başladı. Onun yeğeni ve ardılı Saltuk Buğra Han, Müslümanlığı kabul ederek İslami Abdülkerim adını aldı.(945) ve çevresine topladığı Müslüman gönüllülerle Müslüman olmayan Karahanlılar'a karşı savaştı. Saltuk’un ölümü üzerine (956) yerine geçen oğlu Musa bağlı olduğu Doğu Kağanı nı yenerek hanedanın bu kolunu ortadan kaldırdı ve tüm Karahanlı devletini İslamlaştırmayı başardı. Böylece Karahanlılar Türklerin geleneksel dini Şamanlığa son veren ilk Türk devleti oldu(960).Ali Bin Musa döneminde (975-998) onun ortak kaağnı Hasan yada Harun Buğra Han, Maveraünnehir’de Samanilerin çözülmesiyle ortaya çıkan yönetim boşluğundan yararlanarak güneye yönelip Buhara'yı ele geçirdi (992) .Ahmet Arslan Kara Han döneminde (998-1015) de Gazneli Mahmut ile birleşerek Samani devletini ortadan kaldırdı.(1005).Ceyhun ırmağı Karahanlılar ‘la Gazneliler arasında sınır oldu. Ahmet Arslan Kara Han ayrıca Abbasi halifesini tanıyan ilk Karahanlı hükümdarı olarak da ad bıraktı. Ağır hastalığı sırasında yönetimi ele alan ve ölünce de ardılı olan kardeşi Mansur Arslan Han döneminde (1015-1024) Horosan'ı almak için harekete geçen Karahanlı ordularının Gazneli Mahmut karşısında üst üste bozguna uğramaları üzerine hanedan üyeleri arasında anlaşmazlık çıktı.(1016).Selçukoğlu Arslan Bey ile birleşerek amcasına karşı ayaklanan Ali Tigin, Buhara’yı ele geçirdi(1020) ve Mansur Arslan Han'ın ordusunu yendi (1021).Semerkant’ı da aldıktan sonra buralarda "Yığan Tigin" unvanıyla hüküm sürmeye başladı. Çok sofu bir kişi olan Mansur Arslan Han dervişliği yeğleyerek büyük kağanlıktan çekilince (1024) Ali Tigin'in ağabeyi Ahmet Togan Han tahtı zorla ele geçirdi. Ancak Balasgun (eski kara - ordu)üzerine yürüyen Mansur'un kardeşi Yusuf Kadir Han, başkente girip onu öldürttükten sonra tahta oturdu (1026).Gazneli Mahmut'la anlaşarak önce Ali Tigin'in bağlaşığı Selçukoğlu Arslan Bey'i bir hileyle ele geçirerek Hindistan'da hapse attırdı, sonra da büyük bir ordunun başında yeğeninin üzerine yürüdü. Bunun üzerine Ali Tigin bozkırlara kaçtıysa da Gazneli Mahmut ülkesine dönünce geri gelerek Buhara ve Semerkand'a yeniden egemen oldu. Yusuf Kadir Han ölünce (1032) yerine geçen oğlu Şerefeddüvle Ebu Şüca Süleyman bin Yusuf'la Kiş, Sogd ve Buharayı Ali Tigin 'in oğullarının elinden alan  Nasr İlig Han'ın  oğulları Muhammet Aynüddevle ve İbrahim arasındaki çekişme Karahanlı Devleti'nin ikiye bölünmesiyle sonuçlandı.(1041).Yusuf Kadir Han soyundan gelenlerin yönettiği Doğu Karahanlı devleti Balasagun siyasi ve askeri Kaşgar dinsel ve Kültürel merkezleri olmak üzere Talas, İsficab, Şaş, Doğu Fergana, Yedisu ve Kaşgarya' yı kapsarken; Ali Bin Musa soyundan gelenlerin (Ali Tigin Kolu)başında bulunduğu Batı Karahanlı Devleti de Buhara merkez olmak üzere Hocent'e kadar Batı Fergana ve Maverünnehir bölgelerini egemenlik sınırları içine aldı.

Doğu Karahanlı Devleti: İlk büyük Kağan olan Süleyman Arslan Han (1032-1056),bir süre sonra anlaşmazlığa düştüğü kardeşi Muhammet'e karşı savaşırken, tutsak düşerek hapse atıldı. Kağanlığını ilan eden Muhammet l (1056),ertesi yıl yerini büyük oğlu İbrahim l e bırakmak zorunda kaldı(1057),İbrahim de bir başka hanedan üyesi tarafından  öldürülünce (1059) Mahmut, bin Yusuf kağan oldu. Batı Karahanlılar 'la savaşan Mahmut, Seyhun (Sir Derya) sınır olmak ve Doğu Fergana kendisine bırakılmak koşuluyla onlarla bir antlaşma yaptı. Ölümü üzerine yerine oğlu Ömer geçti(1074).Ancak, Kaşgar Emiri Buğra Hasan bin Süleyman Han onu yakalatıp öldürterek tahtı ele geçirdi(1075).Müslüman olmayanlardan oluşan büyük bir orduyu bozguna uğrattıysa da  Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah Balasagun önlerine kadar gelince, onun egemenliğini tanımak zorunda kaldı(1089) Bir süre sonra oğlu Ahmet'le Atbaşı Emiri olan kardeşi Yakup Selçuklu yönetimine karşı ayaklandılar. Hasan bu ayaklanmayı bastırdıysa da oğluyla kardeşini Melik Şah’a teslim etmedi. Ancak Melik şah Balasagun'a girince (1190) ,ona bağlılığını bildirerek Ahmet'le Yakup'u Selçuklu hükümdarına teslim etti. Bu olayı böylece geçiştiren Hasan, yine Karahanlı ailesinden Tuğrul'un eline tutsak düştü. Melik Şah’ın Balasagun üzerine yürümek için hazırlığa giriştiğini öğrenen Tuğrul tarafından salıverilen Hasan, yeniden tahtına kavuştu. Ölümünden  (1103) sonra yerine geçen oğlu Ahmet'e isteği üzerine halife el-Mustahzir tarafından hükümdarlık beratı gönderildi ve kendisine Nurüddevle unvanı verildi(1105).Daha sonra Karahitaylar'ı Kaşgar kenti önlerinde kesin bir yenilgiye uğratarak (1128) batıya doğru ilerlemelerini bir süre için engelleyen Ahmet Han, Aynı yıl içinde ölünce, oğlu İbrahim ll ardılı oldu. Güçsüz bir hükümdar olan ve iç düşmanlarıyla başa çıkamayan İbrahim onlara karşı Karahitaylar'dan yardım istedi. Fırsatı kaçırmayan Karahitaylar, Balasgun’u ele geçirerek  onu kentten kovdular. Böylece Karahitaylar'a bağlanan Doğu Karahanlı Devletini' nin Başkenti Kaşgar oldu. Karahitaylar'a karşı ayaklanan Karlukların üzerine gönderilen İbrahim, onlarla savaşırken öldü (1158) Ardılı olan oğlu Mehmet ll (1158-? ) ve torunu Yusuf ll yi (?- 1205) Karahitay Hakanı Gürhan'ın sarayında rehin olarak tutulan Muhamet Bin Yusuf lll izledi. Karahitaylar’ın denetiminde Kaşgar'da yaklaşık altı yıl kadar saltanat süren Muhammet lll, kentte çıkan bir ayaklanma sırasında öldürüldü.(1211).Nayman Devleti'nin kurucusu Küçük Han aynı yıl Kaşgar'ı alarak Doğu Karahanlılar'ı ortadan kaldırdı.

Batı Karahanlı Devleti :Kendisini büyük kağan ilan ederek (1041) doğu hanlığından ayrılan Muhammet Aynüddevle ölünce (1052) ardılı olan kardeşi İbrahim Börtigin Tamgaç Han ,Doğu Karahanlılar 'dan Şaş, İlak, gibi sınır kentlerini ve Fergana'nın bir bölümünü aldı. Buna karşılık Selçukoğlu Alparslan Bey 'e Hutal ile Çağaniyan'ı bırakmak zorunda kaldı(1061) durumu Abbasi Halifesi ‘ne şikâyeti de bir sonuç vermedi. Ölünce (1068) yerine geçen oğlu Nasr l e karşı Şaş ve Tünhas Emiri Şuayb ayaklandı. Bu taht kavgasını Nasr kazandıysa da iç karışıklıktan yararlanan Doğu Karahanlılar İbrahim l' in ele geçirdiği yerleri geri almayı başardılar. Sonuçta bir barış yapıldı. Öte yandan, artık Selçuklu Hükümdarı olan Alp Arslan'ın Maveraünnehir seferi, ölümü üzerine yarıda kalınca, durumdan yararlanan Nasr, Tirmiz'i ele geçirdi.(1072).Selçuklu hükümdarı Melik Şah Babasının ölümüyle ortaya çıkan taht kavgalarını kazandıktan sonra Tirmiz'i alarak Semerkant üzerine yürüdü (1074).Karşı koyamayacağını anlayan Nasr, Selçuklu veziri Nizamül Mülk aracılığıyla barış istedi. Melik Şah onu affettiği gibi   iki hanedan arasında akrabalık kurdu. Nasr'ın kardeşi ve ardılı olan Hızır'ı (1080) öldürten oğlu Ahmet l babasının yerine geçti.(1081).Ahmet bin Hızır'ın İsmaili mezhebini benimsemesi sonucu onunla anlaşmazlığa düşen ulema, Sultan Melik Şah’tan yardım istedi. Buhara ve Semerkant’ı ele geçiren Melik Şah ,Ahmet Han 'ı da tutsak alarak yanında İsfahan'a götürdü (1089).Ancak Karahanlı ordusunun temelini oluşturan Çigiller ayaklanarak Melik Şah’ın Semerkant Valisini kovdular ve doğu Karahanlı soyundan Yakup'u Kağan ilan ettiler. Melik Şah yeniden Semerkant üzerine yürüyünce Yakup, Fergana’ya kaçmak zorunda kaldı. Bir süre sonra Melik Şah, kendisine bağlanması koşuluyla Ahmet'e tahtını geri verdi. Ulema tarafından zındıklıkla suçlanan Ahmet, açık bir yargılamadan sonra idam edildi.(1095).Onun yerine tahta Selçuklulara bağlılığıyla tanınan Mesut bin Muhammet l geçirildi. Onun ölümüyle (1907) boşalan tahta Selçuklu Sultanı Berkyaruk, art arda iki hükümdar atadı. Süleyman bin Davut (1097) ve Mahmut l (1097-1099) yine Berkyaruk 'un atadığı Cibrail Bin Ömer Mahmut'u öldürterek ardılı oldu ve Selçukluların fetret döneminden yararlanarak Horasan'ı ele geçirmek için harekete geçti. Ancak Horasan valisi Şehzade Sencer, Karahanlı ordusunu yendi ve tutsak düşen Cibrail 'i idam ettirdi.(1102).Kazandığı zaferden sonra Maveraünnehir'i yeniden düzenleyen, Sencer dayısı olduğu Muhammet ll yi Batı Karahanlı tahtına oturttu (1102).Bazı hanedan üyelerinin ülkede çıkardığı ayaklanmaları Sencer'in yardımıyla bastıran Muhamet ll, daha sonra kendisi dayısına karşı ayaklanınca, Semerkand’a girip yeğenini tahttan indiren Sencer,onun oğlu Ahmet ll yi tahta çıkardı (1129) ve eski kağanı da yanına alarak Merv'e götürdü. Ahmet ll nin de direniş hareketini sürdürmesi üzerine onu da tahttan indiren Sencer (1130) Batı Karahanlı  tahtına sırasıyla Hasan bin Ali'yi (1130-1132 )İbrahim ll yi (1132-1132) ,Mahmut ll yi (1132-1141) geçirdi. Karahitaylar'la savaşan Mahmut ll ,ağır bir yenilgiye uğradı ve Semerkand'a kaçarak canını zor kurtardı. Anlaşmazlığa düştüğü Karluklara karşı Sencer'den yardım isteyince Karluklar da Karahitaylar’a başvurdular. Karahitaylar’a karşı yapılan  Katvan Savaşı'nda(1141) bozguna uğrayan Mahmut'la Sencer, Horosan'a kaçtılar. Tüm Maveraünnehir'i istila eden Karahitaylar, Mahmut'un kardeşi İbrahim III'ü kendi denetimleri altında kağanlığa getirdiler (1141). Karahıtaylar'a bağlanan ülkede İbrahim, ayaklanan Karluklarla yaptığı Kellebaz savaşı sırasında ölünce(1156), Ali bin Hasan ardılı oldu. Karluklara karşı başarılı savaşlar yapan Ali, Başbuğları Yabgu Hanı öldürerek bu ayaklanmayı bastırdı(1158). Bölgede yeni bir güç olan Harizmşahlar'la iyi ilişkiler kurdu. Ali'nin ölümü üzerine (1161) yerine geçen kardeşi Mesut II, Karluk ve Oğuzları denetim altına alarak ülkede birlik ve düzeni yeniden kurdu. Onun ardılı olan İbrahim IV (1178-1204), hükümdarlığı süresince Karahıtayların boyunduruğundan kurtulmak için çaba gösterdiyse de bunu başaramadı. Oğlu ve ardılı Osman, iki büyük güç olan Karahitaylar’la Harizmşahlar arasında bazen arabuluculuk yaparak, bazen de birbirlerine karşı düşmanlık duygularını körükleyerek ülkesinin çıkarlarını kollamasını ve bir ölçüde Karahıtayların denetiminden sıyrılmasını bildi. Önce karahıtay kağanı Gürhan'ın kızıyla evlenmek istedi. Kağanın kızını kendisine vermeyi reddetmesi üzerine Mehmet Harizmşah adına hutbe okuttu ve para bastırdı. Bunun üzerine saldırıya geçerek Harizmşah ordusunu yenilgiye uğratan Karahıtaylar, Maveraünnehir'i istila ettiler (1207). Osman affedildi ve daha sonra Gürhan'ın kızıyla evlendi(1209). Ancak, Karahitaylar’a bağlılığı kısa sürdü. Yeniden anlaştığı Mehmet Harizmşah'ın kızıyla evlendiyse de (1210) onun egemenliği altına girmeyi reddetti. Ayrıca Semerkand'daki Harizmliler'in bölümünü kentten kovdu, bir bölümünü de öldürttü. Karahıtayların çöküş dönemine girmesinden de yararlanan Mehmet Harizmşah, Semerkand'ı ele geçirip aldığı damadı Osman'ı öldürterek Batı Karahanlı devletine son verdi(1211).

Fergana krallığı. Karahitaylar’ın istilası üzerine (1141) Fergana bölgesinde başkenti Özkent olan bağımsız bir Karahanlı devleti kuruldu. Ali Tigin soyunun bir kolundan gelenlerin yönettiği bu kağanlığın hükümdarları Tuğrul Kara Hakan unvanını taşıdılar. Fergana kağanlığı da Harizmşahlar tarafından ortadan kaldırıldı.(1212).

Sanat: Karahanlılar’dan kalan en eski yapılar (X.yy.) kerpiçten tuğla minareye geçişi göstermeleri açısından önemlidir. Buhara’dan yaklaşık 40 km uzaklıktaki Hazar kentindeki Degaron Camisi'nde (Xl.yy) kerpiç tuğlayla birlikte kullanılmıştır. Cami aynı zamanda planı ve imarlığındaki gelişmişlikle de  dikkati çeker. İnce, yuvarlak sütunlar üzerinde dört sivri kemere oturan kubbe, yanlarından tonozlarla çevrilmiş, köşelere kubbecikler yerleştirerek merkezi plan elde edilmiştir. (Xl.yy'da Osmanlı mimarlığında dört yarım kubbe ve orta kubbeden oluşan merkezi plan yaygın biçimde kullanılmıştır. Duvarlar kerpiçten sütunlar ve orta kubbeyi taşıyan kemerler tuğlalardandır. Xı-Xll yy.larda tuğla mimaride büyük bir gelişme görülür. Eski Merv 'den 30 km uzaklıktaki Talhatanbaba camisi (Xl.yy.sonu,Xll.yy.başı artık tümüyle tuğladandır. Bu yapı da ilginç bir plana ve mimari ye sahiptir.Dikdörtgen planlı cami ,yanlara doğru çapraz tonozlarla genişlemiş tek bir kubbeyle cami denemelerinde benzer uygulamalara rastlanır.)Cepheler çeşitli biçimlerde düzenlenmiş tuğla örgülü nişlerle zenginleştirilmiştir. Bu bezemeler daha sonraki Karahanlı eserlerine öncü olmuştur. Ön cephelerdeki kemerli üç açıklıkta ve mihrap nişinde de benzer bezemeler kullanılmıştır. Buhara’daki Muğakattari camisi Xll.yy.dan kalma bir Karahanlı camisinin yerine yapılmıştır. İçinde ilk camiden kalma dört sütunun yerleri görülebilir, ayrıca hafif sivri kemerli anıtsal G. Kapısı bitkisel ve geometrik motiflerle yazının uyumlu bir biçimde kaynaştırılmasından oluşan bezemeler de karakteristiktir. Taçkapıyı çevreleyen geometrik motifli kuşaklar, birbirini kesen sekizgenler Karahanlılar'ın mimari süslemelerinde önemli rol oynamış, daha sonra Gazneliler'e Büyük Selçuklulardan Anadolu Selçukluları'na ve Osmanlılara geçmiştir. Cami iki sırada altı sütunla ayrılmış üç sahınlı planıyla Karahanlı mimarlığının en gelişmiş olduğu Xll yy.'a tarihlendirir. Buhara’daki Muhammet bin Süleyman Arslan Han dönemi  camilerinde biri de Mescidi Cuma'dır.(Xll.yy başları) .Kelan camisi ise Şeybaniler zamanında yenilenmiştir.(XVl.yy.ilk yarısı ) yalnızca Buhara'nın simgesi haline gelen ,yukarıya doğru incelen ,on üç kuşaklı silindirik minaresi eski yapıdandır. Tüm kuşaklar geometrik motiflerle kaplıdır. Sivri kemerlerle çevrili, mukarnas konsollu şerefesinin de  özgün olduğu sanılmaktadır. Bu minarenin öncüsü, Özkentteki XL.yy.dan kalma minaredir. Dehistandaki Meşhedi Misriyan minaresi de (1102) benzer biçimdedir ancak süslemeler farklıdır. Buhara’nın kuzeyindeki 1198 tarihli Vakbend minaresiyse Kelan minaresinin kopyası gibidir. Arslan Han döneminde, Buhara’nın dışındaki Firdevs Bahçesi yalnızca mihrap duvarı bulunan bir musalla haline getirildi. Mihrap kırmızımsı sarı renkte, küçük parlak tuğlalardan örülmüş geometrik Küfi yazılarla süslüdür. Tirmiz yakınındaki Çar Kurgan'da  bir Karahanlı camisinden kalmış tuğla minare vardır(1108/1109) .Sekizgen kaide üzerinde, onaltı yivli gövdenin üst kenarı, geniş bir ayet yazısıyla çevrilidir (yivli gövdeli minare ve kümbetlere daha sonraki Türk yapılarında da rastlanır, Antalya da Yivli minare, Erzurum’da Çifte Minareli Medrese, vb.)Türkistan da ki camilerde de kerpici ve alçı süslemeyi ilk kez Karahanlılar kullandı.

Türk mimarlığındaki Eyvanlı Medreselerin ilk örneklerine de Karahanlılar da rastlanmaktadır. Semerkand- Şah Zinde yolu üzerinde yapılan kazılarda (1969-1972) bu yapı türünün önemli örneklerinden biri ortaya çıkarıldı.1066 da İbrahim l (Tamgaç Buğra Han) tarafından yaptırılan medrese oymalı yalancı mermer süslemelerle kaplıydı. Dört yönden tonozlarla çevrili, küçük kubbeli girişi, küçük eyvanların açıldığı dikdörtgen planlı avlusuyla bu yapı eyvanlı medreselerin ilk örneklerindendir.

Karahanlı Mimarlığı, türbe yapılarıyla da ilgi çeker. Zerefşan vadisi yakınındaki Tim'de bulunan Arapata türbesi (978) Karahanlılar'dan kalan en eski eserdir. Kare planlı yapı, yonca biçimi tonoz bingilere oturan bir kubbeyle örtülüdür. Ön cephe yazı kuşağıyla çevrilmiş zengin tuğla süslemeli büyük bir Taçkapıyla belirginleştirilmiştir. Taç kapının üstünde de gene tuğla süslemeli üç niş vardır. Talas'taki (Kazakistan) Xll.yy.dan kalma Ayşebibi ve Balacihatun türbeleri ,Karahanlılar ‘da türbe mimarlığının gelişimini yansıtır. Kare planlı Ayşebibi türbesi, süslü, köşe sütunlarının sınırladığı dar ve derin taçkapısıyla ön cephenin köşelerinde yer alan üstü ve altı geniş ortası dar minareleriyle dikkati çeker. Tüm ön cephe ve minareler çok çeşitli renklerde, yıldız, haç,kare biçiminde sırlı tuğlalarla kaplıdır. Daha yalın bir örnek olan Balaci Hatun türbesiyse içten sekiz dilimli kubbe dıştan on altı yivli piramit biçimi külahla örtülüdür. Ön cephede ortada taçkapı, yanlarda dar uzun nişler vardır. Fergana vadisinin Doğusundaki Özkent'te de Karahanlı türbe mimarlığının üç önemli örneği bulunmaktadır. Ahmet Arslan Karahan'ın (Nasr bin Ali) türbesi (1012) Hüseyin Bin Asan'ın (Celalettin Hüseyin) türbesi (1152) ve Muhammet l in (Muhammet bin Nasr) türbesi (1187),Ahmet Arslan Karahan'ın türbesinin tonoz bingilerinde geometrik kompozisyonların yanı sıra ilk kez stilize bitki motifleriyle karşılaşılmaktadır. Dört duvara oturan tonoz bingili bir kubbeye örtülü olan Hüseyin bin Hasan'ın türbesiyse ön cephesi  ve dış görünümüyle Türk türbe Mimarlığında çığır açan bir yapısıdır. Sivri kemerli taç kapısı geniş geometrik bordürlerle çevrilmiş yanlara birer yuvarlak sütun yerleştirilmiştir. Taç kapı kemerini kaplayan nesih yazıtta, ilk kez Rumiler görülür. Alınlık ta Rumiler, lotus ve palmet motifleriyle doldurulmuştur. Muhammet l e ait olan üçüncü türbede dikey çizgiler egemendir. Ancak cephe mimarisi ve süslemeleri  ötekilerle benzerdir. Dönemin önemli türbelerinden biri de Fergana'nın Kuzeyinde Sefid Bulan'daki Şeyh Fazıl Türbesi'dir.(Xll.yy. ortaları).Tümüyle tuğladan yapılmış 14 metre yüksekliğindeki türbe, kübik bir gövde üzerinde ,sekizgen bir kat ve üç basamak halinde konik bir çatıdan oluşur. Dış cephelerinin yalınlığına karşılık, içi yalncı mermer süslemeler ve küfi yazıt kuşaklarıyla kaplıdır. Türk kervansaraylarının en eski örnekleride Karahanlılar dönemindedir. Bunlar arasında Ribati Melik (1078/1079) Dahistan kervansarayı(Xl.yy) , Akçakale Kervansarayı (Xl.yy ) ,Dayhatun Kervansarayı (Xl.yy.sonları),Kutlutepe Kervansarayı (Xl.yy.sonu Xll.yy.başı) sayılabilir. Bu kervansaraylar daha sonra Büyük Selçuklu ve Anadolu Selçuklu Mimarlığında geliştirilen Sultan Hanlarının öncüleridir.

Karahanlılar'ın yazlık merkezleri Tirmiz kentinin eski kesiminde bulunuyordu. Uzun süren araştırmalar sonucunda bu kesimde yedibin metrekarelik bir alanı kaplayan büyük bir saray külliyesi ortaya çıkarıldı. Asıl saray bölümü dört eyvanlı orta avlulu, masif duvarlı kare planlı bir yapıydı. Sivri kemerli taç kapının karşısındaki eyvan görkemli bir taht salonu olarak düzenlenmişti. İki katlı yüksek ve geniş bir mekân olan bu salonun üç yanı alçak koridorlarla çevriliydi. Duvarların ve payelerin tuğla kaplamaları çok zengin süslemeliydi Xll. yy.da tuğla kaplamalar yalancı mermerle sıvanmaya başladı. Gazneli hükümdarı Behram Şah zamanında elden geçirilen saray Moğol yağmalamasından sonra terk edildi.

EDEBİYAT: Uygur hanlığının varisi sayılan Karahanlı devletinde edebiyat dili Uygur-Karluk ve Oğuz - Kıpçak dillerine dayanıyordu. Edebiyatın biçim, tür ve nitelikleri ise büyük ölçüde Arap ve İran edebiyatlarından etkilendi. Bozkır kültüründen geçiş aşaması olan bu dönemin en önemli  yapıtları Kaşgarlı Mahmut'un DivanüLügat it Türk'ü ile Yusuf Has Hacip'in Kutadgu Bilig'idir. Karahanlı dönemi Türk ağızlarının zengin bir sözlüğü olan Divanü Lügat it Türk, Türk boylarının folklorunu yansıtan bir kaynak ve bir halk edebiyatı antolojisi niteliğini taşır. Yazar bütün Türk illerini ve bozkırlarını dolaşarak Türk, Türkmen, Oğuz, Çİigl, Yağma, Kırkız boylarının edebiyatlarını bütün incelikleriyle derlediğini belirtir. Sözcükleri açıklarken dörtlüklerden oluşan hece vezniyle destan, ağıt, lirik şiir türünde örneklere, atasözlerine yer verir. Sergilediği anonim ürünler arasında tek şair olarak da Çuçu'nun adını anar. Kutadgu Bilig aruz vezniyle ve mesnevi, kaside gibi İslam edebiyatının ortak biçimleri kullanılarak yazılmıştır. Devlet yönetimi İslam dini ilkelerine uygun biçimde iyi insan olmanın yollarını, ahlak kurallarını konu edinir. Yer yer toplumsal yaşamı, kurumları, folkloru, inançları dile getirir. Yügnekli Edip Ahmet'in Atabet ül Hakayık'ı da İslam dini etkisinde yazılmış dinsel öğretici manzum yapıtlardandır. Anadan doğma kör olduğu bilinen yazar aruz vezniyle söylenmiş dörtlüklerden oluşan bu yapıtında bilgi, cömertlik, alçak gönüllülük, iyilik, erdem, dinsel inançlar gibi konuları ele alır. Ahmet Yesevi' nin tasavvuf düşüncesiyle temellenen Divan-ı Hikmet'i bazıları aruz, bazıları hece, vezniyle söylenmiş şiirlerden oluşur. Karahanlı dönemi edebiyatından günümüze kalan metinler sözlü halk edebiyatından İslam dininin benimsenmesinden sonraki edebiyata geçiş döneminin ürünleridir. Bu yapıtlar dindışı konuları henüz işlemeye başlamamıştır. Bunlar genel nitelikleriyle didaktik dinsel tasavvufi ürünlerdir.


 

  Uygur Devleti

image014En eski Türk devletlerinden biri olan Uygurlar    Kutluğ Kül Bilge Kağan tarafından 745 te kurulmuş, dâhili karışıklıklar, manihaizimin, tesirleri, Kırgızların istilası ile 840 ta yıkılmıştır.

Ortaçağ da gelişmiş bir uygarlık kuran Uygurlar, önceleri Kuzey Moğolistan'da yaşıyorlardı. Hun İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Göktürkler ‘in buyruğu altına girdiler. Daha sonra da onlara karşı ayaklanarak 740 ta bağımsız bir devlet kurdular. Öteki Türk boylarını egemenlikleri altına alarak güçlendiler. Uygurlar  Çinlilerle de ilişki kurdular.lX.yy.ın ortalarında Tibetlilerle Kırgızların saldırısına uğrayarak yıkılan Uygur Devleti ortadan kalkınca ,Uygurlar Batıya göç ederek (840) küçük, dağınık devletler kurdular. Sonunda bütün Uygurlar, Cengizhan zamanında Moğolların egemenlikleri altına girdiler. Böylece son Uygur devleti de ortadan kalktı (1212).O zamandan beri bir daha bağımsız olamayan Uygurlar, bugün Çin'in kuzey batısında, Çin egemenliği altında yaşamaktadırlar.

Uygurlar  Yenisey kaynakları, Çu-Talas havalisi, İç Asya ve Kerulen'a kadar olan sahaya   yayılmıştır.

Uygurlar sanat, yapı, yönetim işlerinde ileri bir uygarlıktılar.14 harfli bir alfabe kullanırlardı. Budha dinine bağlıydılar. Uygur fikir adamları Arapça ve Hintçe den çeviriler yaptılar. Uygurlardan kalan en önemli yapıt Yusuf Has Hacip'in "Kutadgu Bilig" (Mutlu olma bilgisi ) adlı eserdir.

Uygur devleti (745-840)

Kurucusu: Kutluk Bilge Kül Kağan’dır.
Başkenti: Karabalgasun’dur.
Hükümdarları:
Kutluk Bilge Kül Kağan, Moyen- Çor Kağan, Bögü Kağan’dır.

Özellikleri

İslamiyet’ten önceki Türk devletinin arasında ilk defa göçebe hayat tarzından yerleşik hayata geçerek tarım ve ticaret faaliyetleriyle uğraştılar.

Türk tarihinde ilk defa şehir ve kasabalar kurarak, ilk Türk mimari eserlerini meydana getirdiler. Çinlilerle ilişkileri sonucunda kâğıt ve matbaayı kullandılar.

Kendine özgü Uygur Alfabesini kullandılar.

Yıkılış Sebebi

839 yılında meydana gelen kıtlık, açlık, şiddetli soğuklar ve salgın hastalıklarla devletin zayıflaması devletin zayıflamasından yararlanan Kırgızların akınlarını arttırmaları 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkıldılar. Devleti yıkılan Uygurların bir kısmı çeşitli yerlere göç ederek yerleştiler. Uygurlar, XII. Yüzyıl başlarında Moğolların egemenliğine girdiler.

“  Uygurlar, Moğol egemenliğinde yaşarken Araplarla Çinliler arasında yapılan Talas Savaşı (751)’ndan  sonra Müslüman olmuşlardır.”

“ kültür ve medeniyet yönünden Moğolları etkileyen Uygurlar, Moğollardan bir kısmının Türkleşmesini sağladılar.

Devlet - Saray hayatı:

Çağın en ileri  ve aydın ülkesi idiler. Hanlığa hukuki esaslara dayanan devlet adı verdiler. Hukuk devleti vücuda getirdiler. Yabancı ellerde yaşayan Türk kolonileri için koruyucu kanunlar çıkardılar. Devlet idaresinin yürütülmesinde memurlar, vekiller ve çeşitli mansuplar oluşturdular. Saray hayatını, düzenli merasimleri tanzim ettiler. Han ve saray halkının yakarıcı sefirleri karşılama vazifeleri de düşünüldü.

Fikir Hayatı:

Yüksek seviyedendi. Uygur saraylarında yerli yabancı tarihçiler, âlimler, şairler, sanatkârlar, nakkaşlar, musikişinaslar himaye gördü. Mürebbilerin ders verdikleri, kütüphaneler kurdukları Çin gezginlerince belirtilir. Uygur şehzadesinin kopuz çaldığı, manzum bir edebiyatın varlığı da unutulmamalıdır.

Uygurlar lX.yy. dan beri yüksek bir kültür gelişmesi geleneğini kurdular Xll. Yy.dan itibaren Orta-Asya Türk Moğol halklarının kültür terbiyesini üstlendiler.

Son yarım asır içinde Uygur Hanlığı merkezi olan Hoço ve İdikut şehri harabelerinde yapılan kazılarda Budist, Manihey ve Hristiyan mabetlerinde çok sayıda malzeme elde edildi. Malzemeler Uygur dili ve edebiyatının azametini belirtmeye yeter. Çoğu da dinlerden yapılan tercümelerdi. Azı orijinal olmak üzere tabiata, astronomiye ve edebiyat nevilerine ait tercüme vesikalar idi. Hatta Orijinali elde olmayan, Tibetçe ‘den çevrilen Uygur hükümdarlarından birinin çevre memleketlerden  bilgi edinmek amacıyla gezen memurların bir seyahatnamesi de vardır.

Çoğu malzemeler çeviridir. Uygurca bu yüzden Uygur dil adını da almıştır. Uygurca ‘ya İran, Hind, Sağa, Çin, dillerinden kelimeler girdi. Bunlar daha sonra mürebbi Uygurlar tarafından Moğolca ‘ya da eklenmiştir. Tabiatıyla Uygurca ‘ya  Dini ve  Ticari münasebetler vasıtasıyla pek çok kelime girmiştir.

Uygurların Alfabeleri:

Uygurlar muhtelif alfabeler kullandılar. Rum, Brahma, Tibet, Süryani, Soğa, Uygur, Mani alfabeleridir.

Hint harfleriyle Budizm dinine ait Türkçe metinler Avrupalı bilginler tarafından bulunmuştur.629 yılında bu hurufatı terkle milli Soğa alfabesi Budist Uygurlarca kullanılmıştır. Daha sonra Mani dinine mensup olanlar Mani, Hristiyan Uygurlar da Süryani alfabesini kullandılar.

Soğal alfabesini Türkler ilkin Kara Balgasun abidesinde kullanmıştır. Bu abide 825-832 yılına kadar egemenlik süren Uygur halkının onuruna kazınmıştır. Bu harfler önce Uygur hurufatı sayıldı. F.W.K. Müller ise Soğa alfabesi olduğunu ortaya koymuştur. Soğa harfleri Uygur harflerinin bir eşidir. Soğa alfabesinin olgunlaşması da Uygur hurufatıdır. Soğaların ticari hayatı etkili olmuştur.

Soğa harfleri 22 işarettir. Arami alfabesine yakındır. Üç işaret de noktalama işareti olarak kullanılmıştır; belki Soğa alfabesinin kaynağı Arami harfleridir.

Uygur Harfleri

Menşei Arami >soğa>Uygur alfabesi olan bu hurufatı Uygurlar, müstakil bir devlet olunca Vlll.yy. ilk  yarısında kullandıkları birkaçı dışında hepsi bitişik yazıldı. Göktürk alfabesine göre Uygur Alfabesi daha az işaretlidir. Yarı sedalı sese tekabül eden (y) nin dışında 18 işaret bulunur.

Uygurca 'da ünlüler için üç işaret; ünsüzler için 15 işaret kullanılmıştır.

Uygur harflerine ilk temas eden Xl. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut olmuştur. Uygur hurufatı Türk hurufatı diye adlandırılır. Alfabeyi sırasıyla gösterir.

Uygur devrinin genel karakteri

Uygur Kağanlığı Gök-Türk Devleti’nin sahip olduğu mirasın üzerine kurulduğu için bu devletin, yani bozkır kültürünün geleneğini sürdürüyordu. Ancak, zamanla Çinlilerle fazla yakınlaşma ve Manihaizm’in girmesi hayat tarzını eskisine göre değiştirmelerine sebep olmuştur. Soğdluların devlet mekanizmasında yer alıp etkili olmalarının da bunda rolü vardı. Uygur Devleti Dokuz Oğuz boyları üzerinde yükselmişti; halk unsurunun esası onlardı. Zaten, diğer kalabalık Karluk ve Türgiş gibi boylar Orta Asya’nın batısında Sır Derya, Çu, Talas ve ili gibi ırmakların havzalarında yoğunlaşmışlardı.

Nitekim Dokuz Oğuz tabiri Çin kaynaklarında doğudaki Töles boylarına verilen addır ve ilk defa 627 yılında kullanılmıştır. Bunun yanında Uygurlar kendi içlerinde on kabileden oluşuyordu. İlk hanedanın adı Yaglakar kabilesinden geliyordu ve 795’e kadar bu durum devam etti.

Uygur Kağanlığının sınırları doğuda Moğol kökenli Shih-weilere kadar uzanıyordu. Diğer taraftan batıda Altaylar, Çin’de Kansu-Ordos’a kadar olan bölge, Gobi çölünün güneyi ve Beşbalık-Turfan havzası sınır sayılabilirdi. Ancak bu yöndeki sınır Tibetlilerin baskıları yüzünden bazen elden çıkıyordu Beşbalık’taki Kağan Fu-t’u kalesi bir ara Karlukların eline geçmişti.

İkinci hanedandan itibaren unvanların değişmesi ay ve kün gibi tabirler Maniheizm’in etkisini açıkça göstermektedir.  Bunun yanında 795’ten sonra Beşbalık, Koço, Kuca, Aksu, Karaşar ve Kaşgar gibi Şehir devletçikleri üzerinde Uygur nüfuzunun artmasında Maniheizm’in katkısı görülmektedir.

Karabalgasun, devletin merkeziydi ve devlet meclisi burada toplanırdı. Gök-Türklerin kullandığı bütün unvanlar Uygurlar tarafından da kullanılıyordu. Ama bazı unvanların karşılıkları değiştirilmişti. Mesela, Çince kökenli olan Tutuk unvanı “askerî vali” yerine “boy reisi” anlamına geliyordu. Onların sayıları 11 olup siyasi görevlerinin yanında devlet için vergi toplamaktaydılar. 779’da bir ihtilal yapan Tun Baga Tarkan, verdikleri zarardan dolayı Maniheistleri devletten uzak tutmuştur. On üç hükümdarın yedisinin hanımı Çinli idi.

On üç kağandan yedisinin unvanında şu terimlerden biri bulunmaktadır: Tengride, Ay Tengride, Kün Tengride. Bu, hâkimiyetin gökten, güneşten veya aydan geldiğine inanıldığını göstermektedir. Aslında bir bakıma Uygur kağanlarının söz konusu unvanlarla hükümdarlıklarının sadece Uygurlarla sınırlı olmayıp, bütün dünyanın hükümdarı olduğu düşüncesinin olduğu sonucunu çıkarmak da mümkündür.

Her ne kadar Çin imparatorları Uygur kağanlarının kendileri tarafından tayin edildiğini iddia etseler de, aslında Uygur kağanları onlara karşı daima hâkimane bir tavır takınmıştır. 762’de asi Shih Chao-i’ye karşı T’ang hanedanına yardım için Çin’e giden Bögü Kağan, Çin veliahdının kendi önünde dans etmesini istemiş, buna karşı çıkan Çinli memurlar dövülerek öldürülmüşlerdi. Uygurlarda ilginç bir nokta da yönetme becerisi gösteremeyen basiretsiz hükümdarların sık sık tahttan indirilerek  katledilmeleridir.

821 yılında Ordu Balık’ı ziyaret eden Arap seyyahı Tamim İbn Bahr’in bildirdiğine göre Maniheizm şehirli halkın bağlı olduğu iki dinden (diğeri Gök Tanrı inancı) biri idi. Bu da gösteriyor ki, bütün propagandalara rağmen Mani dini Uygurlar arasında tam olarak yaygınlaşmamıştı.

Uygurlarda toplumsal yapı hızlı bir değişim göstermiş, özellikle ekonomide ve düşünce tarzında şehirleşmeye doğru atılımlar yapılmıştır. Henüz devletin kuruluş aşamasında, 744’te Çin kaynaklarında Uygurlar hakkında “sulak ve otlakları bulmak için gezerler, atçılık ve okçulukta ustadırlar” gibi kayıtlar vardır. Aslında daha sonraki dönemlerde de, Uygurların büyük bir kısmı göçebe olarak kalmaya devam etmiştir. At, sığır, koyun ve deve yetiştirmek onların iktisadi temelini oluşturmaktaydı. Bozkır hayat şartları gereği, en değerli hayvanlar koyun ve at olarak göze çarpmaktadır. Atların özellikle Çin ile yapılan ticarette ön plana çıktığı görülmektedir.

An Lu-shan’ın oğluna karşı 757’de çıkılan seferde 4 bin kişilik Uygur ordusuna günlük 20 sığır, 200 koyun ve 2900 kg. tahıl verilmesi etin ne kadar çok tüketildiğini göstermektedir. Hayvancılığın yanında, Maniheizm öncesinde bile Uygurlar arasında tarımın var olduğu bilinmektedir. Maniheizm’in tesiriyle tarım daha da yaygınlaşmıştır. Mani din adamları soğan benzeri şeyleri yiyorlardı. 821 yılına gelindiğinde her ne kadar ziraat yaygınlaşsa da otlakların önemi hâlâ devam ediyordu.

Karabalgasun büyük bir şehir olup ziraat yaygın bir şekilde yapılmakta idi. Arkeologların araştırmalarına göre Uygurlar değirmen taşları ve harman tokmakları kullanılıyor, hatta sulama yapıyorlardı. Bazı Uygur mezarlarında ölü ile birlikte gömülen darı gibi tahıl kalıntılarına rastlanmıştır.

Ziraatın gelişmesine paralel olarak, şehircilik de gelişmişti. Kağanın emriyle iki şehir inşa edilmiştir. Bunlardan biri Başbalık olup kağanın 757. yılında kurulmaya başlanmıştı. Diğeri ise Karabalgasun idi. İçinde kağanın sarayı olan Karabalgasun’un etrafı surlarla çevriliydi ve 12 büyük demir kapısı vardı. Nüfusu kalabalık olup çarşıları ve esnafı mevcuttu. Bunun yanında şehre hâkim bir mevkide, çok uzaklardan görülebilen altından bir çadır olduğu, bunun sarayın düz damının üzerinde bulunduğu ve içine yüz kişinin sığdığı kaydedilmiştir. Büyük Uygur Kağanlığı devrinden başlayarak, Beşbalık ve Koço gibi şehirlerin etrafında Uygur nüfusu toplanmıştı. Beşbalık Uygurları döneminde şehir kültürü buralarda epeyce gelişmiştir. Ticareti de öğrenen Uygurlar, lüks eşyalara ihtiyaç duymaya başladılar. Çinlilerle At ipek ticareti hiç görülmediği kadar artmıştı. Uygurlar elde ettikleri ipeğin fazlasını ya başka ülkelere ihraç ediyorlar ya da para birimi olarak kullanıyorlardı.

T’ang hanedanını temelinden sarsan An Lu-shan isyanı bertaraf edilince bazı Uygurlar Çin’de kalmışlardı. Onlar orada zenginleştiler ve bankerlik yapmaya başladılar. Zamanla bu durum öylesine gelişti ki, bunlar IX. yüzyılın sonlarına doğru Çin’in hemen bütün maliyesini kontrol edecek duruma gelmişlerdi.

Uygurlar deve ve ata dayalı basit bir ulaşım sistemi kurmuşlardı. Çok kalabalık gruplar halinde yola çıkıldığında atların, develerin ve arabaların beraber olduğu kervanlar kullanılırdı. 820 senesinde binlerce Uygur ve Çinlinin bulunduğu kafile Ch’ang-an’dan Uygur başkentine doğru yola çıkmıştır.

Her ne kadar şehirleşme olsa da çadır önemli bir barınak yeri olarak varlığını devam ettirmiştir. “Zenginlerin iki veya daha fazla çadırı olurdu” şeklinde kayıtlar bulunmaktadır.

Eserini IX. yüzyıl ortalarında yazmış olan el-Câhiz’e göre, Uygurlar Mani dinini kabul ettikten sonra Karluklara yenilmeye başlamışlardı. Yeni kabul edilen din Uygur kağanlarının savaş isteklerini köreltmiş olmalıydı. Uygurlar arasında bozkır ve şehirli olmak üzere iki farklı hayatın ortaya çıkması devletin temelini sarsan başka bir sebepti. Devletin başkent dışında otoritesi zayıflamış, boy reislerine serbest hareket etmek için fırsat doğmuştu. Lüks ve gevşek hayat askerî mücadelelere karşı devlet adamlarının gücünü bitirirken, vezirler iktidarı ele geçirmek için fırsat kolluyorlardı.

Ordu geleneklere uygun olarak kağanlarının emrindeyse de, merkezî otoritedeki gevşeme sonucunda “Tutuklar” ön plana çıkıyorlar, zayıf kağanlara sadakatle bağlı olmuyorlardı.

Uygur medeniyeti

İslâm öncesi Türk devletlerinde boylar yazın yaylak denilen serin, sulak, otlağı bol yüksek yaylalarda, kışın ise kışlık denilen daha ılık ova ve vadilerde yaşarlardı. Hükümdarlarında yazlık ve kışlık olmak üzere iki merkezleri bulunurdu. Uygurlar için de durum aynı idi. Kışlık bölgede evlerin daha ziyade kerpiç veya ahşap olması tercih edilirdi. Surlar bile kalın ağaç kütüklerinden yapılırdı.

Ticari açıdan bakıldığında, Uygurlar komşu devletlere canlı hayvan, kösele, deri, kürk ve hayvansal gıdalar satarlar, karşılığında hububat ve ipek alırlardı. Bu devirde Türklerle komşuları arasındaki ticaret iki yoldan gerçekleşiyordu.

İslâm öncesi Türk devletlerinde ekonomi, bağlı devletlerden alınan yıllık vergi ve hediyeler ve halktan toplanan vergilere dayanıyordu. Vergi toplama işlemi özel memurlar tarafından yerine getiriliyordu. Ayrıca işlek ticaret yollarından sağlanan vergiler ve madencilikten elde edilen yüksek gelir devletin mali gücünü artırıyordu. Para olarak üzeri resmî damgalı ipek parçaları kullanıyorlardı.

Edebiyat ve Sanat

Türk destanları bozkır insanının hayat mücadelesi örnekleriyle doludur. Bu edebiyat türünde kurttan türeme, gökten inme ve ışıktan olma motifleri bulunmaktadır.

Uygur mitolojisinde kurdun rehberlik vasfı açık olarak görülür. “Kutlu Dağ” efsanesine göre kutlu bir kaya Uygur ülkesine bereket ve mutluluk getirmektedir. Bu kaya Çinlilere verilince memlekete çöken uğursuzluklar, açlık ve kıtlık yüzünden Uygurlar göç etmek zorunda kalmışlardır.

Uygur Kağanlığı’na ait Şine-Usu Yazıtı, Orhun-Selenga nehirleri arasında Şine Usu gölü yakınında  bulunmuştur. Gök-Türk harfleriyle yazılmış olan bu yazıt Bayan Çor Kağan adına dikilmiştir. Kitabede Selenga ve Orhun ırmağından, On Uygur, Dokuz Oğuzlardan ve Türk Ülkesinden bahsedilmektedir. Ayrıca Uygur, Türk, Üç Karluklar, On Oklar, Sekiz Oğuzlar ve Dokuz Tatarlar gibi kavimler arasındaki mücadelelerden, Tarduş, Tölis ve Kırgız kavimlerinden söz edilmektedir.

Uygur kağanının Çikler üzerine yürüdüğünden bahsedilmekte (750), Basmıllarla mücadele anlatılmaktadır.

Türkçe, Çince ve Soğdça olarak üç dilde yazılan Karabalgasun Yazıtı, başlangıçtan IX. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Uygur tarihini konu alır. Asıl metin Gök-Türk alfabesiyle yazılmıştır. Ancak, Türkçe olan kısım çok tahrip olmuştur; sadece bazı kelimeler okunmaktadır. Yazıtın Soğdça olan yüzü de çok fazla silinmiştir. Sadece Çince kısmı sağlam kalmıştır.

Uygurlar yerleşik hayata geçtikten sonraki döneme ait belgeler oldukça fazladır. Arkeolojik kalıntılar, el sanatları, resimler, hukuk vesikaları, elçi raporları, özellikle Turfan Uygur Devleti kültürü halkında değerli bilgiler vermektedirler. Bunlardan biri 981–984 tarihleri arasında Çin’in resmi elçisi olarak Uygurlara giden Wang Yente’nin raporudur. Bu rapora göre: “Kao-ch’ang şehrine yağmur ve kar yağmaz, aynı zamanda burası çok sıcaktır. Burada evler beyaz badanalıdır. Chin-ling dağlarından çıkan nehir şehrin bütün çevresini dolaşır, tarlaları ve meyve bahçelerini sular ve su değirmenlerini işletir. Zengin insanlar at eti, geri kalanlar ise sığır eti ve yaban kazı yerler. Onların müzik aleti olarak kullandığı alet kopuzdur. Samur kürkü, pamuklu kumaş ve çiçek motifleriyle işlenmiş giysiler üretirler. Onların âdetlerine göre büyük bir kısmı ata binerler ve ok atarlar. şehrin içinde pek çok iki katlı binalar vardır. İnsanlar iyi yüzlüdür ve usta sanatkârlardır. Bunlar altın, gümüş ve demir kap yapımında çok ustadırlar. Onlar aynı zamanda yeşim taşı işlemesini de çok iyi bilirler.”

Turfan Uygurları mimari sahada da çok eser vermişlerdir. Bu eserlerde Türk “otağ” ve “ordu” geleneği, eski bozkır kültürü özellikleri görülmekte idi. Malzeme olarak da, aşı boyalı ve yaldızlı ağaç, balçık, tuğla ve taş (nadiren) yanında oymalı seramik ve sırlı tuğla da kullanırlardı. Uygurlar daha Orhun Irmağı kıyılarında Ordubalık’ta iken de bu teknikleri biliyorlardı. Arkeolojik kalıntılardan anlaşıldığına göre Uygurlar surlu şehirler, hükümdar kalesi, dini külliyeler, göller ve akarsuların bulunduğu bahçeler yapmışlardır.

Maniheizm kendi sanatını da birlikte getirmiştir. Mani’nin kendisi bizzat ressam idi. Bu dinin adını bile duymak istemeyen Müslüman yazarlar, onun resimdeki başarısından hayranlıkla söz ederler. Uygur Devleti’nin Turfan bölgesinde ve özellikle de İdikut şehrinde bulunan freskler ve minyatürler, Maniheizm’in Uygurlar arasında ne kadar güçlü bir şekilde yayıldığını göstermektedir. Bu minyatürlerde Uygur asıllı müminlerin yanında beyaz elbiseli Mani rahipleri resmedilmiştir.

Murtuk ve Bezeklikteki Budist fresklerin bazısında Uygur müminlerin resimleri vardır. Bunlar Uygur  kültürünün zenginliğini ortaya koymaktadır. Bu fresklerdeki Soğdlu kervancılar, Uygurların bunlar vasıtasıyla İran’ın dinleriyle temas kurduklarını göstermektedir.

Uygur devri sanatında Türklerin dik duruşu, ciddi ifadeleri, protokol sırası ile dizilişleri resimlerde görülmektedir. Uygur devrinde realist portre sanatı gelişmiş tir. Türk ressamları hayalî ve güzelleştirilmiş şahıslar yerine tabiî portreler çiziyorlardı.

Türk örf adetlerini temsil eden tablolar yapılmış, Türk ordusunun kahramanları ve Uygur kağanlarının resimleri Budist mabetlerinin duvarlarını süslemiştir. Bozkır sanatının hayvan motifleri, bilhassa at resmi yerleşik Uygur sanatında da önemini korumuştur. Yerleşik medeniyetin en büyük özelliklerinden biri şehirleşmedir. Kurulan bu şehirlerde pazarların ortaya çıkması, ticaretin gelişmesi ve ticarette paranın kullanılması Uygurları n ilerlemesinin açık göstergeleridir.

Elimize geçen hukuk vesikalarından anlaşıldığına göre Uygurların alım-satım ve borç alıp vermede belirli bir para ve ölçü sistemleri vardı. Borç olarak alınan mal ve para faiz karşılığında genellikle ilkbaharda alınır, mahsulün kaldırıldığı sonbaharda ödenirdi. Bu kayıtlar bize ziraatın çok gelişmiş olduğunu göstermektedir. Borç karşılığı her ay faiz ödemesi yapılması, belki de Türklerde ilk bankacılığın temelini teşkil etmiştir.

Evlatlık verme vesikalarında evlâtlık verilen oğul ve babalığın karşılıklı uymak zorunda oldukları hususlar kaydedilmektedir. Mesela, evlatlığa verilen oğul yeni ailesine karşı ahlaki görevlerini yerine getirecektir. Sorumluluklarını yerine getirmediği takdirde cezalandırılacaktır. Buna karşılık babalık da yeni evladına kendi öz evladı gibi davranacak onun bütün maddi ve manevi sorumluluklarını yüklenecektir. İleride kendisinin de bir evladı dünyaya gelse, onu öz evladından ayırt etmeyecek ve onun yetişmesine yardımcı olacaktır.

Mimari Eserler

Uygur kültür ve sanatının karakterini eski Türk dinî inançları ile Maniheizm ve Budizm meydana getirmiştir. Sanat ve mimarlık eserleri de bu inançların gereklerini yansıtıyordu. Uygur mimarisinde dikkati çeken bir başka gelişme, Budist külliyelerinin Türk “ordu-balık” yapısı gibi iç içe iki surla çevrili olmasıdır. Dört köşede büyük dağları temsil eden kuleler ve müstakil inşa edilen işaret kalesi vardı. Pagoda mimarisinin özelliklerini taşıyan bu kuleler zamanla Uygur sanatının incelikleriyle değişerek inceldi ve Türk minaresine dönüştü.

Doğu Türkistan’da tapınak ve manastırlar genellikle bir külliye manzarası arz etmektedir. Kare sayılabilecek dikdörtgen bir sur ile çevrili olan ve içerisinde hükümdar sarayının ve bazı köşklerin de yer aldığı Koço şehrinin güneyinde, merkezî bir avlu etrafında gruplanmış mekânlardan oluşan manastır bu durumdaki örneklerden sadece bir tanesidir. Koço, Yar-Hoto, Murtuk ve Sengim şehrindeki manastırlar da etraflarında rahip hücreleri ve diğer çeşitli yardımcı fonksiyonları üstlenen müştemilat yapıları ile birlikte ele alınıyordu. Bu yapılar genellikle bir yükselti üzerine yapılmış dikdörtgen planlı yapılardır.

Budist tapınaklar Uygurlardan evvelki Türk dönemlerinde de vardı. Gök-Türkler döneminde Akbeşim şehrinde tipik özellikleriyle Budist tapınaklar yer almaktaydı. Ancak Budist ve Maniheist tapınaklar asıl gelişimini Uygur devrinde göstermiştir.

Uygur manastır ve tapınakları, Selçuklu ve Osmanlı külliyelerinin kaynağını teşkil etmektedir. Uygur tapınakları arasında en önemlilerinden biri Koço tapınağıdır. Akbeşim şehrindeki Budist tapınaklardan birine benzeyen bu mabedin köşelerindeki ve kapılarının yanındaki kuleler sonraki mimarî gelişmeler açısından dikkati çekmektedir.

Diğer önemli tapınaklar arasında Murtuk Sengim’de bulunan bazı dinî yapılardan bahsedebiliriz. Tapınakların bir bölümünde ayrı olarak inşa edilmiş, çok katlı kule şeklinde olup Türkçe olarak ediz ev denilen pagodalar ilgi çekicidir. Bu pagodalardan birisi, Yar-Hoto, şehrinin merkezinde yer alan ana tapınağın sınırı içerisinden işlerine (inşa esnasında duvar içinde bırakılan oyuk) Buda heykelleri yerleştirilmiş bir kule şeklinde yükselmektedir. Stupa denen Budist türbeler, içi dolu bir kubbe şeklindeki yapılırdı. Uygur stupası ise kubbeli otağa benzer bir yapıya dönüşmüştür.

Uygur devri Türk sanatı tarihinin en ilgi çekici mimari eserleri arasında kayalara oyulmuş mağara tapınakları da gösterilebilir. Bu tapınakların esası Çin’in kuzeyinde devlet kuran Tabgaçlarda da görülmektedir. Doğu Türkistan’daki Bezeklik, Kızıl ve Tun-huang mağara tapınakları çok ünlüdür. Bunlar arasında Uygur tarzının en seçkin örnekleri Bezeklik mabetleridir.

Bezeklik mağara tapınakları Murtuk vadisinde, Kızıl Dağ mevkiinde kayalara oyulmuş 40 tapınaktan meydana gelmektedir. Tapınakların genel planı en içte yer alan ve yalnız rahiplerin girebildiği ve tapınılan Buda veya diğer bir ilâhın heykelinin bulunduğu iç tapınak ile bunun etrafındaki dehliz ve ikinci derecede mekânlardan oluşmaktaydı. Bu mabetler duvarları yoğun bir şekilde fresko tekniğiyle yapılmış ve dinî anlamı olan resimlerle bezendiği için Bezeklik adını almıştır.

Türk Budist mimarisinde gelişen stupalar, İslâmiyet’ten sonraki Türk türbe mimarisinin temelini oluşturmaktadır. Uygurlardaki stupa şekli “yurt tipi” çadır şeklinden ilham almıştı. İslâmiyet’ten sonraki Türk mimarisinde soğan kubbe denilen lotus kubbe tipi de ilk kez Uygur stupalarıyla başlamıştır. Türklerden önce stupalar, bir dinî şahsiyetin kemiklerinin ve eşyalarının muhafaza edildiği kubbeli yapılardan ibaretti.

Koço şehrinin surları dışında, kuzeydoğu tarafında bulunan ve Koş-Gumbaz olarak adlandırılan stupalar Uygur stupalarının en güzel örneklerindendir. Aynı şekilde Toyuk şehrindeki stupalar ile Yar-Hoto şehrinin güneydoğusunda bulunan birçok stupa da zikredilmeye değer özelliklere sahiptir.

Genel olarak Orta Asya mimarisinde, özel olarak Uygur mimarisinde sivil mimarinin en önemli ürünleri saraylar ve evlerdir. Saraylar eski ordu-kent kuruluşları nın İç kale kısmına karşılık geliyordu. Bazen yalnız bu iç kale saray olarak nitelendiriliyor, bazen de sur çerisinde saray ve köşkler söz konusu oluyordu.

Koço’da hükümdar sarayı kalıntıları ortaya çıkarılmıştır. Bir set üzerine inşa edilmiş bu saray, aynı zamanda çift sıra surlarla kuşatılmış bir kale (ordu kent) idi. Sarayın mekânlarının kubbeli veya düz tavanlı olduğu ve divanhanelerinin kuzey ve batıda bulunduğu sanılmaktadır. Bu tip saray düzenlemelerinde bazen setin köşelerinde daha küçük köşkler de bulunuyordu.

Sarayların bazı örnekleri bu şekilde bir set üzerinde değildir. Mesela Yar-hoto saray harabeleri surla çevrili bir avlu içerisinde ve başka bir tiptedir. Uygur evleri ise, genellikle kaplumbağa tarzı çatı denilen, kıvrık çatılı, etrafı duvarla çevrili, masif örgülü, dört köşe veya yuvarlak pencerelidir.

Türklerde ordu-kentler sivil ve askerî mimarinin kaynaştığı yapılardır. Proto tipleri Milattan önceki devirlere inen bu kent tipinde, surlar ve kulelerle çevrili, yaşanılan mekânlar ve alanlar topluluğu vardı. En dışta ise bir hendek bulunurdu. Dörtgen plandaki ordu-kentte dört yönden gelen yollar hükümdarın köşkü veya çadırının olduğu yerde kesişirdi. Erken devirlerden sonra ordu kentlerde bir iç kale bir de dış kale teşekkül etmişti. Hükümdar veya yöneticinin iskân edildiği kısım iç kale idi.

Eski Türk topluluklarında önemli askerî yapı örneklerinden olan Karguy ya da Kargu denilen gözetleme kuleleri hudut bölgelerinde, önemli mevkilerde, surlar üzerinde veya sur içinde yer almışlardır. Bu kuleler Türkler ve Çinliler tarafından inşa ediliyordu. Özellikle Gök-Türk devrinden İslâmî döneme kadar olan zaman içerisinde bunlar çok yaygındı. Bu kuleler genellikle dört köşe veya yuvarlak planlı olarak inşa edilmişlerdir. Söz konusu eserler bazen yukarıya doğru incelerek yükselmekte, bazen de yukarıda darlaşan düz bir bölümle sona ererek tepesi kesik bir piramidi andırmaktadır.


 

 Karluklar

Doğu Türkistan da yaşamış ve çeşitli tarihlerde devlet kurmuş bir Türk boyu.8.yy ortalarına doğru varlık gösterdikleri ve 10.yy Müslüman oldukları eski kaynaklarda belirtilmektedir. Karahanlı Devleti'nin kuruluşunda ve yapısında Uygurlar la birlikte yer alan önemli boylardan biri de Karluklar'dır. Yaşama alanlarının Doğu Türkistan'da Tarım Irmağı'ndan batıda ise Talas Vadisi'ne kadar uzandığı sanılmaktadır.

Çin kayıtlarında Ko-lo-lu {~ kalaluk) şeklinde zikredilen adları Türkçe "karlık" (kar yığını) manasında olan"' Karlukların Türk soyundan geldiği ve bir Gök-Türk boyu olduğu Çin kaynağında (T'ang-shu) belirtilmiş ve oturduğu saha olarak da Altayların batısındaki Kara-îrtiş ve Tarbagatay havalisi gösterilmiştir. Karluklar burada üç kabileden kurulu birlik halinde bulunuyorlardı. Daha Istemi zamanında Türk hâkimiyetinin Hazar'ın kuzeyi ve Maveraünnehire doğru genişlemesinde şüphesiz büyük rolleri olan Karluk'ların her iki Gök-Türk hakanlığı devrindeki durumu yukarıda açıklanmıştı. 630-680 yılları arasında, diğer Türk boyları gibi bunların da kendi başlarına buyruk olarak, zaman zaman Çin'e karşı geldikleri görülmektedir. 640 sıralarında Turfan'ın kuzeyine kayan Karluklar, Çinliler tarafından mağlup edilerek (650, 654) P'ei-ting eyaleti (Tanrı Dağları'nın kuzey sahası)'ne bağlandılar. Fakat her kabile kendi reisinin kontrolü altında idi. Bu haberi veren Çin kaynaklarının, 665'e doğru, tekrar toparlanan Karlukların Çin nüfuzundaki ne Batı, ne Doğu Gök-Türk kanadına tabi olmaksızın yaşadıklarını kaydetmesi dikkate değer . Evvelce "Kül-Erkin" unvanını taşıyan Üç-Karluk beyi bu tarihlerde "Yabgu" unvanını almış ve kuvvetli bir orduya sahip olmuştur. Daha sonra Kapgan Kağan tarafından II. Gök-Türk hakanlığına bağlandığını gördüğümüz Karluklar, Çin'in teşvik ve tahriki ile Gök-Türklere karşı ayaklanarak şiddetli mücadelelerde bulunmuşlardı. Bilge Kagan'ın ölümünden sonra tekrar faaliyete geçerek, Uygur ve Basmıl'larla birlikte, Gök-Türk hakanlığının yıkılmasında etkili oldular. Basmıllar hâkim duruma geldikleri sırada (742), "sağ (batı) yabgu" mevkiini alan Karluk başbuğu, Uygur hakanlığının kurucusu Kutluğ Bilge Kül zamanında "sol (doğu) yabgu" oldu. Fakat bu, Karlukların tamamını temsil etmiyordu. Beş-balık havalisinde oturan Karlukların kendi seçtikleri Tun-Bilge adında ayrı bir yabguları vardı Ancak Ötüken'de yeni kurulan Uygur hakanlığı bütün Karluklar tarafından üst tanınıyor ve yabgular hakana bağlı bulunuyorlardı.

Batıda Emevî-Arap ilerlemesini durdurmuş olan Türgiş hakanlığının çöküntüye doğru gittiği bu tarihlerde Orta Asya Türk ülkelerinin korunması gibi bir tarihî vazife bu defa Karluklara düşmüştü. Zira Maveraünnehir yine Arapların nüfuzu altına girmiş ve hatta Seyhun-ötesinde bazı Arap ileri harekatı görülmüştü. Ancak bu, eski devir Emevî istilacılığından farklı idi. Gittikçe hızını artıran Abbasî propagandası, Emevîlerin "imtiyazlı Arap milleti adına fetih" düsturu yerine, bütün Müslümanlar arasında farklılığın kaldırılması ve eşitlik fikrini yayıyordu. Böylece Arap baskısının gücünü kaybetmesi Çinlileri Orta Asya'da bir iktidar boşluğu husule geldiği düşüncesine götürmüş, dolayısıyla Çinliler eski Orta Asya siyasetlerini canlandırarak, Karluk'ların dâhil bulunduğu bölgelere yeniden el koymak istemişlerdi. Bu suretle neticede meşhur Talas (Taraz; bugün Evliya-ata bölgesi) muharebesi vuküa geldi (751 Temmuz). İslamlarla Çinliler arasında cereyan eden bu muharebeye kadar Karluklar T'ang'ların tarafını tutmakta idiler. Fakat onların gittikçe açığa çıkan siyaseti karşısında, Arap’lar la işbirliği yaparak, Çinlilerin ağır yenilgiye uğramasını sağladılar.

 

Tarım havzasından itibaren batı Karluklara, doğu bölgesi Uygurlara ait olmak üzere Orta Asya'nın yine Türk hâkimiyetinde kalmasını temin eden bu savaşta uğradığı bozgun yüzünden Çin, ağır iç buhranlara sürüklenmiş (bk. yk. Uygurlar) ve artık batı ile ilgilenememiştir.

Karluklar, kısa bir müddet, Uygurlarla Orta Asya'da iktidar yarışına giriştilerse de (747), Uygur kaganı Moyen-çor karşısında tutunamayarak Tarım bölgesinden daha batıya çekildiler ve 7-8 yıl içinde (756) Cungarya'ya ve 766'da da çöken Türgiş iktidarının yerine Balasagun, Talas havalisine yerleşmek suretiyle eski Batı Gök-Türk hakanlığı sahasında hâkimiyet tesis ettiler (Arslan İl-tirgüg zamanı) Başkentleri Balasagun idi. Ötüken'in üstünlüğünü tanımakta devam ediyorlar, aynı zamanda, siyasî bir isim olarak "Türkmen" adını da taşıyorlardı. Kendi soylarını Gök-Türk hakan ailesi, Aşına sülalesine bağlayan Kariuk yabguları hâkimiyetin "kutlu Ötüken" ülkesi ile sıkı alakası inancını muhafaza ediyorlardı. Fakat Uygur hakanlığı orada yıkılınca (840), oradaki yeni Kırgız hükümetini dikkate almayan Karluk yabgusu, Türk hakanlarının "meşrü halefi" sıfatı ile, kendini, "Bozkırların kanunî (yani töre gereği) hükümdarı" ilan ederek "Kara Han" unvanını aldı (Bilge Kül Kadır Kagan) ve merkez olarak da, Balasagun (Ka-ra-ordu=Kuz-uluş=Kuz-ordu)'u seçti. İslamiyet’i resmen kabul eden (Sa-tuk Buğra 904-911 arasında) ilk Türk kütlesi olmak ve Müslüman Samanîlerle siyasî mücadelelere girişmekle beraber hem Türk, hem İslam tarihinde çok mühim yer tutan gelecekteki büyük Kara-Hanlı devletini kurmak gibi tarihî rol oynayan, sonra da, bir Pendname'de Gazneli Sultan Mahmud'un babası Sebük-tegin'in o çağda Karluk ülkesi olan Barshan (Bars-gan)'dan neş'et ettiği belirtildiğine göre, Türk-îslam dünyasına Gazneli sultanlar gibi diğer bir büyük sülale vermiş bulunan Karluklar, o sırada İslam çevresinin en yakın komşuları olduklarından, Arapça-Farsça eserlerde kendilerinden çok bahsedilmiştir (Karlukh, Kharlukh, Halluk). Hudüd'ul -Alem (10. asnn son çeyreği)'de verilen bilgiye göre, Karluk ülkesi; doğuda Tanrı Dağları, kuzeyde Oğuzlar, güneyde Yağmaların bir kısmı ve batıda Maveraünnehir ile sınırlanmış çok bakımlı bir memleket olup "Türk ülkelerinin en güzeli" idi. Eserde burada mevcut olan 15 şehir ve kasabanın adları sayılmakta ve Türk kabileleri zikredilmektedir.
Kara-Hanlı Devleti'nin Yağma, Çiğil, Tohsı'larla birlikte, esas kütlesini meydana getirdiği anlaşılan Karluklar, bu hanedan üyeleri arasında mücadeleler baş gösterdiği tarihlerde devlete karşı cephe alarak huzursuzluk çıkarmağa başladılar ki, bu tutumları Kara-Hitay hâkimiyetinin Orta Asya'da çabucak gelişmesinde tesiri olmuş görünmektedir. Kara-Hitay hükümdarı Yeh-lu Ta-şih (Kür-han) 1137'de Semerkant Kara-Hanlı hanı Mahmud'u mağlüp ettiği zaman, bu han'ın dayısı olan Büyük Selçuklu sultanı Sencer'e yaptığı şikâyet, uğranılan yenilgi ile Karlukların ilgisini göstermektedir. Sultan Sencer de Karlukları te'dip etmek için çıktığı seferde karşısında Kür-han'ı bulmuştu. Sencer'in bu savaşta yenilmesi (1141 Katavan savaşı), mühim bir hadise olarak, "put-perest" Kara-Hitayların ta Horasan sınırlarına kadar sokulmalarını sonuçlandırmıştı. Harezmşahlar (îl Arslan zamanı: 1156-1172) ile Kara-Hitaylar arasında da birçok anlaşmazlıklara sebep olan Karlukların, bu arada başbuğlan Yabgu-han öldürüldü (1157), diğer bir Karluk başbuğu, Ayyar Bey, Kara-Hitaylar tarafından esir edildi (1172). Kar-luklara karşı, Harezmşah 'Alaüddin Tekiç de (1172-1200) bozkırlar bölgesine el atarak Kanglı ve Kıpçak gibi diğer Türk boylan ile kendini takviye ihtiyacını duymuştu. Bununla beraber, az sayıda da olsa, Harezmşahlar ordusunda hizmet gören Karlukların, Kara-Hanlı tabiiyetinde olmak üzere Türkistan'da bir beyliğe sahip bulundukları anlaşılıyor. Moğol istilası başladığı sıralarda (1215) merkezi Kayalıg (İli nehrinin doğusunda) olarak devam eden bu beyliğin başında  Arslan Han vardı. Arslan Han, Uygur İdi-kut'u Barçuk ile birlikte, Asya Türk ülkelerini baştan başa çiğneyen Moğollann hükmü altına girdi. Cengiz Han'a itaat eden ilk Müslüman hükümdar olup 1221'de ölen bu Karluk hanının oğluna da, Özkent şehri verilmişti. Cengiz Han zamanı Moğol devleti idaresinde vazife almış Karluklar görülmektedir. Halen Badahçan bölgesi (Afganistan-Tacikistan sınırı) Özbekleri arasında Karluk adlı bir kabile yaşamaktadır.


 

 Türgişler

Adlarının "Türk+s" şeklinde gelişmiş olduğu bildirilen Türgiş'ler On-ok'ların To-lu kolunun bir kısmını teşkil ediyorlardı. Çin kaynaklarında Gök-Türk hakanlığının batıdaki kalabalık boylarından biri olarak ilk defa 651 hadiseleri dolayısı ile zikredilen Türgiş (Tu-k'i-şi)'ler, îli nehri dolaylarında oturuyorlardı. 7. asrın sonlarına doğru, Türgiş şefı olarak görünen Ba-ga Tarkan unvanlı U-çe-le, bağlı bulunduğu tayinli Batı Gök-Türk "kaganı"nın kötü davranışlarından faydalanarak Çor'ları ve Erkin'leri etrafına topladı, kısa zamanda her birinin 7 bin savaççısı olan 20 başbuğlu bir ordu kurmağa muvaffak oldu. Çu vadisinin kuzeybatı ucunda bulunan merkezini kuzeydoğuya nakletti. Turfan ve Kuça "eyalet" lerine kadar hâkimiyetini genişletti, bu gelişme karşısında ülkesini bırakıp Çin başkentine giden tayinli "kağanın ayrılmasından sonra, hemen bütün On-ok sahasını kendi idaresine aldı. Fakat iktidarının bu sağlam devrinde, Kagan Kapgan idaresinde haşmetli çağını yaşayan Doğu Gök-Türklerinin ilerleyişini durdurmak maksadı ile Kırgızlar ve Çin ile işbirliği yapması iyi netice vermedi. Gök-Türk aleyhtarı üçlü ittifakın üyesi olduğu için üzerine yürüyen Tonyukuk tarafından mağlup edildi (698 Bolçu savaşı), On-ok sahası U-çe-le'nin kontrolünde olarak Gök-Türk hakanlığına bağlandı. Onun ölümünde yerine geçerek 706'dan beri tabi "kagan" olan So-ko (U-çe-le'nin oğlu) Çin ile münasebet kurduğu için, bu defa Kül Tegin ve Bilge tarafından 711'de yine Bolçu yakınında hezimete uğratıldı ve telef edildi.
So-ko ile kardeşi Çe-nu arasında ülkede hâkimiyet hususundaki mücadele ve Çe-nu'nun Kapgan Kagan'a sığınmasına dair Çin kaynaklarındaki haber ile kitabelerde "Kara Türgiç" halkının itaate alındığını belirten kayıt So-ko zamanında Türgişlere karşı yapılan başarılı seferin gerekçesini göstermektedir. Ülkenin Bars Beğ idaresine verildiği bu tarihte bir kısım Türgiş halkının da Kengeres (Seyhun nehri kıyıları)'e doğru çekildiği anlaşılıyor (bk.yk. II. Gök-Türk Hakanlığı). Gök-Türk mücadeleleri sırasında Türgişler Su-lu adlı bir Kara-Türgiş çor'unu "kagan" seçtiler (717) ki, Çin haberlerine göre, Gök-Türk uruglarından mühim bir kısım da Bilge'den ayrılarak bu yeni Türgiş hakanının hizmetine girmiştir. Su-lu başkenti, Ta-las'ın kuzeybatısında, Balasagun (Kuz-uluş) şehri olmak üzere, uzunca süren hâkimiyeti zamanında Maveraünnehir'den doğuya Arap ilerlemesini durdurmak suretiyle, Orta Asya halkının "Arap teb'ası" olmasını engelleyen ve üzerinde Türklerin tarihî hak sahibi bulunduğu Maveraünnehir'i yine Türk eline almağa çalışan bir hükümdar olarak görünür.


Daha 714'de Kuteybe'nin, umumî karargahını Merv'den Şaş (Taşkent bölgesi)'a naklederek oradan kuzeye ve diğer taraftan, Kaşgar'a doğru îç-Asya anayolu istikametinde akınlara girişmesi Emevî hilafetinin hedeflerini gösterir gibi idi. Kuteybe'nin ölümü (715 sonbaharı) üzerine bu ileri harekatta dikkati çeken duraklamanın İslam Halifelerince hoş karşılanmadığı, hedefe kararlılık içinde yönelecek kumandan bulmak maksadıyla Horasan valilerini sık sık değiştirmelerinden anlaşılmaktadır. Ancak, valilerin başarısızlığa uğramalarının başlıca sebebi, istiklal istemeleri tabiî olan yerli prenslerin Arap’lar la işbirliği isteksizliğinden ziyade, başında Kagan Su-lu'nun bulunduğu Türgiş topluluğunun şiddetli mukavemeti ve hatta, İslam’ın dinî akidelerini değil, fakat Arap sultasını Maveraünnehir'den söküp atmak azmi idi. Nitekim bu devirde Arap ordularına karşı çıkanların hepsi İslam kaynaklarında "Türk" olarak belirtilmektedir. Büyük mücadelede, tabiatıyla bölgenin ve Seyhun ötesi Türk ülkelerinin, meşhur îç-Asya kervan yolu üzerinde yer alması dolayısıyla, iktisadî ehemmiyeti de büyük rol oynuyordu. Halîfe 'Ömer b. Abd'il-Aziz (717-720) tarafından tayin edilen vali El-Cerrah b. 'Abdullah'ın Seyhun ötesinde giriştiği ilerleme teşebbüsünün, bu kumandanı durdurup muhasara ederek Arap kuvvetlerini geri atacak şekilde gelişen Türk mukavemetinin karşısında sarsılması, Emevîleri, aradaki Türk engelini kaldırmak için, Çin ile temaslar kurmağa sevk etmiş, bu maksatla şüphesiz Arapların müsaadesi ve teşviki ile gerek Maveraünnehir "hükümdar"lanrıdan, gerek doğrudan doğruya Arap'lar dan Çin'e hey ‘etler gönderilmiş ise de, hiç bir netice elde edilememişti. Keza, Türgiş devletinin ana siyaseti anlaşıldıktan sonra, bundan aldıkları cesaretle, Buhara "hâkimi" Tuğşad, Kümez "hakimi" Marayana ve Çaganyan hükümdarının Araplara karşı yardım için Çin'e müracaatları sadece bir nezaket muamelesi ile savuşturulmuştu. Çünkü Arap ordularının Seyhun ötesine geçmeleri ile aynı zamanda (719) başlayan Çin'in batıya doğru Gök-Türk hakanlığının akamete uğrattığı genişleme siyaseti, bu defa Türgiş duvarına çarpma tehlikesiyle karşılaşmakta idi. Çin'in şimdilik "durumu idare" yoluna girmesi dolayısıyla de kendilerini serbest hisseden Türgişler batıda faaliyete geçmişlerdi. Bunun üzerine Maveraünnehir'de beliren Arap aleyhtarı hareketler Türgiş baskısına iyiden iyiye yardımcı oluyordu. Seyhun'u açarak Maveraünnehir'e giren Türk ordusu kumandanı Kül-çor Semerkant yakınında ilk büyük başarıyı kazandı: başında Sa'id Abd'il-Aziz'in bulunduğu Arap kuvvetlerini mağlup etti ve kumandanlarını bir müddet çember içinde tuttu (721). Bu vali değiştirildi. Yerine gelen el-Haraçî (721 sonbaharı) şiddet yoluna başvurup, yerlerini terkeden halkı Hocend bölgesinde teslim olmağa zorlayarak hepsini öldürttüğü için, canlarını kurtarabilenler kütleler halinde Türgiş'lere sığınıyorlardı. Maveraünnehir tam bir kargaşa içine düşmüştü. Halife Hişam (724-743) valiyi azlederek, yerine Müslim b. Saîd'i getirdi (724). Arap askerî kuvvetleri arasında da anlaşmazlık baş göstermiş ve Yemenli kuvvetler te'dip edilmişlerdi.

Fergane'ye yürümek üzere, Muslim idaresinde, Seyhun'u geçen Arap ordusuna karşı bizzat hakan Su-lu çıktı. Ordusuna acele ric'at emri veren Muslim, susuz yollardan cebrî yürüyüş ile 11 gün çekildi ve taşıyamadığı için bütün ağırlığını yakmağa mecbur kaldıktan sonra da "suya erişemeden" Sey-hun yakınında, Türgiş'lerle işbirliği halinde bulunan yerli kuvvetler tarafından durduruldu. Arkadan da hakan hızla gelmekte olduğu için, nihayet bin müşkülat ile önlerindeki engeli aşabilen Arap kuvvetleri, ancak ağır telefat ve zayiat bahasına Semerkan'da doğru çekilebildiler. 724'de, Seyhun ötesindeki bütün Arap kuvvetlerinin geri atılması ile neticelenen ve her tarafta Arap nüfuzunun kırılmasına sebeb olan bu seferdeki bozgunluk, Arap'ları uzunca bir müddet müdafaada kalmağa zorlamış ve yalnız Maveraünnehir'de değil, Toharistan'da ve diğer güney bölgelerinde idareciler ve halk Türgiş'lere kurtarıcı gözü ile bakmağa başlamışlardı. Türk kuvvetlerinin bütün ülkeye yayıldıktan ve Maveraünnehir Arap muhafız Kıta’larının merkezi Semerkand önünde bile göründükleri bu sırada Horasan valisi tekrar değiştirildi. Yeni vali Esed b. 'Abdullah al-Kasrî, 726'da, Huttal'da Su-lu Kagan karşısında başarısızlığa uğradığı için, bütün Maveraünnehir'de Arap iktidarının tehlikeye düştüğü bir zamanda azledildi. Ülkede Emevîlere karşı Şiî ve Abbasî propagandası da hızlanmakta idi. Hakan Su-lu durumdan faydalandı, yerli muhaliflerle ahenkli bir şekilde çalışarak, Buhara'yı zaptetti (728). Arap idaresi Semerkand, Dabüsiya şehirleri ile iki küçük kaleye münhasır kalmıştı. Yerli halka birçok müsaadeler vermesine rağmen ümid ettiği ilgiyi göremiyen yeni vali Aşras bin Abdullah al-Sulamî, Beykent yakınlannda hakan tarafından sıkıştırılarak, ikinci bir "Susuzluk vak'ası" (=Yevm'ul-atş)na düçar edildi, nihayet Semerkand'a doğru çekilmekte iken yetişen hakan ve Kül-çor idaresindeki Türgiş kuvvetleri tarafından Kemerce kalesinde 58 gün müddetle kuşatıldı (729) Artık ta Harezm'de bile Araplara karşı kımıldamalar görülüyordu. Su-lu'nun maksadı, Semerkand'daki Arap merkez ordugahını düşürüp istilacıları Maveraünnehir'den tamamen atmaktı. Bu sebeple Semerkand'ı kuşatmağa hazırlandığı sırada, çarpışmaya cesaret edemiyen karargah kumandanı Sevre bin Hurr, yeni tayin edilen vali Cüneyd bin Abdurrahman'il-Murrî'yi Merv'den imdada çağırdı. Fakat geçiş yolu Türgişler tarafından kesilmişti. Zarurî olarak, dağ yollanna düşen Cü-neyd, dar geçitlerin birinde hakan tarafından sıkıştırıldı ("Geçit savaıı"="Vak'at'üş-Şi'b"), yorgunluğa ilaveten susuz da kalan ordusu yer yer baskına uğruyordu. Nihayet 12 bin kişilik kuvvetinden 10 bininin telef olması karşılığında, Semerkand'a ulaşabildi. Durumdan haberdar edilen Halîfe Hişam'ın emri ile Küfe ve Basra'dan 20 bin kişilik bir takviye gücü Semerkand'a gelirken, kış da yaklaşmakta olduğundan, daha fazla kalmak istemiyen hakan, Buhara'yı da tahliye ederek çekildi (732).


Cüneyd'in 734 başlarında ölümü ile, zaten Arap nüfuz ve kudreti iyice kırılmış olan Horasan vilayetinde "siyah bayrak açan" Abbasî taraftarı Haris bin Sureyc'in Belh'i, arkasından valilik merkezi Merv şehrini zaptetmesi Maveraünnehir'de durumu büsbütün karıştırdı. Yeni valilerin üç sene (734-737) kendisi ile uğraşmak zorunda kaldıklan Haris sonunda Türgişlere iltica etti. Hakan Su-lu Maveraünnehir'e karşı son seferinde hayli müttefik bulmuştu: Haris taraftarlanndan başka, Sogd hükümdarı (yani Gürek veya oğlu), Usrüşana hakimi, Şaş (Taçkent bölgesi) hükümdarı, Huttal hükümdarı. İslam tarihçisi Et-Taberî'de zikredilen bu liste "Maveraünnehir'deki Arap nüfuzunun nasıl Türklere geçmiş olduğunu" açıkça göstermektedir. Ha-kan, Belh'e doğru ilerledi. Cuzcan'a girdi. Önce Toharistan'ı Araplara karşı ayaklandırarak mahallî bir destek sağlamayı faydalı görüyordu. Fakat vali Esed bin 'Abdullah il-Kasrî, hakan ordusunu arkadan vurmağa muvaffak oldu (738. San veya Haristan savaşı). Esasen Su-lu, Araplarla birleşen Cuz-can hükümdarının hıyanetine uğramıştı.

Memleketine dönen ve doğuda da Çinlilere karşı bazı başarılar kazanmış olan (717, 726) Su-lu Kagan, herhalde ömrünü harcadığı bu mücadeleye devam edecekti, fakat kendisi, o zamanlara kadar büyük hizmetlerini gördüğü Kül-çor (Baga Tarkan) tarafından öldürüldü (738) Çin'in, Türk başbuğlarını birbirine düşürme planına dayanan tahrikçi siyaseti bir daha hedefine ulaşmış ve esasen So-ko ile Çe-nu arasındaki anlaşmazlıktan beri (710'larda) Kara ve Sarı olmak üzere ikili teşkilat halinde yaşayan Türgiş boylarını birbirine iyice düşman etmişti. Sarı Türgişler üstünlük kazandılar. Başbuğları Baga Tarkan (Kül-çor), rakibi Kara Türgiş baçbuğu Tu-mo-çe'y'ı yenerek ve onun "kagan" yapılmasını istediği Su-lu'nun oğlunu ortadan kaldırarak kendini "kagan" ilan etti. Bu arada, Çin'in On-ok'lar "ka-ganı" tayin ettiği, Aşına ailesinden, Hin'i mağlup edip öldürmesi (739)529, Çin'i bu defa Kara-Türgişleri desteklemeğe sevk etti. 742'deki Türgiş kaganı îl-etmiş Kutlug Bilge bir Kara-Türgiş başbuğu idi. 753'de hakan olan ve Uygur hakanı Moyen-çor'un himayesine giren Tanrıda Bolmış da bir Ka-ra-Türgiş idi. Uzun süren iki taraf arasındaki mücadeleye Karluklar da karışmışlar, böylece, ihtimal Peçeneklere menşe teşkil eden ve bilhassa mühim bir tarihî hadise olarak kalabalık Oğuz kütlelerinin  Sır-derya'ya doğru batıya intikalini kolaylaştırmış olan Türgiş iktidarı büsbütün zayıflamıştı. Nihayet 20 sene içinde gittikçe kuvvetlenen Karluklar To-lu ve Nu-çi-pi'lere karşı üstünlük kazanarak, ağırlık merkezi Çu vadisi olmak üzere kendi hâkimiyetlerini kurdular (766). 


 

 Hazar hakanlığı

Bulgar Türk Devleti

921 de İslamiyet'i kabul eden ilk büyük Türk devletidir. Mimari abideleri ve maden işleri ehemmiyetlidir.

Oğur'lar (Bulgar'lar)

Büyük Türk Hükümdarı unutulmaz şahsiyet Attila'nın ölümü üzerine; küçük oğlu İRNEK kendisine bağlı Hun kütleleri ile beraber Orta Avrupa'yı terk ederek doğu yönüne doğru ilerlemiş ve Karadeniz kıyılarına geldiklerinde burada yaşayan diğer Türk kütleleri ile karşılaşmış, bunlarla yaşamaya başlamışlardı. Bu karışımdan doğan yeni topluluk Türkçe "Bulgar"(Bulgamak=karışmak) diye anılmaya başlamışlar. Bu sebeple İrnek Bulgar Hükümdar sülalesinin atası sayılmıştır.
Hun kütleleri ile karışan Türklerin asıl adı "OĞUR" dur. Tuna ağzından Volga'ya kadar, Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda ayrı boy birlikler halinde oturuyorlardı. Ural Dağlarının doğusundaki yurtlarından Sabar'lar tarafından uzaklaştırılınca 461-465 yıllarında bu bölgeye gelmişlerdi.
Devlet teşkilatı düzeninde ilk Bulgar birliğinde On-Oğur'lar çoğunluk halindeydi. Bunlar daha ziyade Kafkaslara doğru sahada oturuyor ve evvelce Göktürk’le re bağlı bulunuyorlardı. Göktürk imparatorluğunun dağılmasından sonra Bulgar'lar da ayrı bir devlet kurmuşlardı.
Yeni kurulan bu devletin ilk hükümdarı KURT idi. Sülalesinin Asya Hun Tanhu'larından geldiği ileri sürülmüştür. Kurt'un dağınık Oguz kabilelerini birleştirerek meydana getirdiği ülkesine "Büyük Bulgarya " deniliyordu. Fakat devlet uzun ömürlü olmadı. Kurt'un ölümünden (665)sonra komşu Hazar Hakanlığının baskıları sonucu parçalanarak yıkıldı.


Bu Türk kütleleri defalarca kez devlet kurmakta zorlanmamışlardır. Bunlardan en önemlileri;
1-BÜYÜK BULGARYA DEVLETİ
2-TUNA BULGAR DEVLETİ
3-İTİL BULGAR DEVLETİ
En uzun ömürlü olanı ise şüphesiz Tuna Bulgar Devleti’dir. Bu devlet 679-691 yıllarında Asparuk Kağan'ın idaresinde Dobruca'nın güneyinde kurduğu devlettir. Kısa zamanda gelişmiş ve bugünkü Bulgaristan Devletinin temelleri o zamandan atılmıştı. Bulgar'lar bu topraklarda yaşayan, devlet fikrine yabancı İslav kütlelerini yanlarına alarak bunlara vatan, devlet ve millet kavramlarını öğretmiş, onları teşkilatlandırarak, Bizans ile mücadeleyi öğretmişlerdir.
Tuna Bulgar'larının yine de en sıkı ilişkileri hep Bizans ile olmuş,716 da bir ticaret ve savunma anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşma gereğince 717-718 yıllarında İstanbul Müslüman Arap ordularının kuşatmasına maruz kalınca bu şehri Bizans ile beraber savunmuşlardır. Bu işbirliği Bulgar Devletine iktisadi imkânlar ve huzur sağlamıştır.

TÜRK KÜLTÜRÜNDEKİ BOZULMALAR

Bulgar Hakan'ı OMURTAG Han'ın (814-831) teşkilatçı ve idareci kimliğinin çok iyi olması neticesinde toprakları hızla genişlemiş Tuna-Sava Drava havzası ele geçirilmişti. Ancak gerek bu bölgelerde yaşayan İslav kütleleri, gerekse içlerinde bulunan İslav halk bir araya gelince Devlet içindeki Türk unsurlar az sayıda kalmış, hele birde bunlarla evlenme vakaları başlayınca zaman içinde kalabalık İslav halkın dili ön plana çıkmış ve netice olarak yetişen yeni kuşak İslav dilini ve adetlerini benimsemeye başlamıştı.

Bütün bu unsurların bir araya gelmesi sonucunda Türk kütleler tamamen İslavlaşmıştır. Bu oluşum BORİS HAN'ın Ortodoks dinini 864'te kabul etmesiyle beraber devlet Türk karakterini tamamen yitirip, İslav-Bizans kültür çevresine girmiştir. 


 

Kumanlar (Kıpçaklar)

Eski Türk kavimlerinden biri. Avrupalılarca Kuman olarak anılırlar. Kıpçaklar 11.-14. yüzyıllar arasında Güney Rusya'da Volga'dan Dniyeper'e kadar uzanan bozkırlarda göçebe olarak yaşamışlar. Arap ve Fars kaynaklarında bu yerler Deşti Kıpçak adıyla anılır.

Kuman ismi Türk lehçesinde "sarımtırak" manasına gelmektedir. Bunun için Rus dilinde kendilerine aynı manaya gelen "polovets" Almanca da "Falben" denilmiştir. Kıpçak adı da "öfkeli, birden kızan" manasına gelir. Kuman’lar Türklerin sarışın tipidir diyenlerde olmuştur.

Kıpçak kütlesi Batı Göktürk topluluklarından biriydi. Balkaş'tan İrtiş'e kadar hâkim bulundukları sırada güneyden Kuman'ların gelmesiyle daha da güç kazanarak, Volga üzerinden batıya yönelmişlerdi.1061 ve sonra kendilerinden kaçan bazı Uz ve Peçenek gruplarını hizmete aldığı gerekçesiyle 1068'de Rus Knezleri'nin müttefik kuvvetlerini perişan eden Kuman'lar Güney Rusya sahasına yerleştiler ve Moğol istilasına kadar Karadeniz kuzeyindeki bozkırları hükümleri altında tuttular. Boylar Han unvanını taşırdı.

Kuman hâkimiyeti 1080'lerde Balkaş Gölü-Talas havalisinden Tuna ağzına kadar yayıldı. Kuman-Kıpçak sahası o zamandan beri doğuda "KIPÇAK BOZKIRI" adı ile anılır oldu.
Kuman'ların asıl amacı toprak istilası değil; kendi güvenlikleri için bozkır sınırları ötesindeki siyasi toplulukları daima baskı altında tutmak istiyorlardı. Güvenlik sağlayıcı barış şartlarını, karşı taraf sözünden dönmedikçe de bozmamışlardır.
Kuman'lar Rus Knezleriyle çok uzun mücadeleler vermişler ve bu mücadelelerin en önemlisi olan 1185 yılındaki müttefik Rus kuvvetlerini aşağı Don boyunda kuşatarak hemen, hemen hepsini imha etmişlerdi. Rus prensi İgor esir alınmıştı. Rus milli destanının konusu bu savaştır.


Don ve Kuban dolaylarında Gürcüler ile de yakın ilişkiler kurmuş, onların etkisiyle kısa zamanda Hıristiyan dinini kabul etmişlerdir. Bir müddet sonra 1123 tarihinde Tiflis'i alarak burayı başkent yaptılar. Gürcistan idaresini ise bir müddet sonra tamamen ele geçirip Şimdiki Erzurum ili sınırları içinde kalan Oltu ve İspir'e kadar ilerlediler.1184-1213 yıllarında Gürcü krallığı en parlak çağlarını yaşadı.
Kıpçak tarihindeki diğer ilginç olan bir hadise ise; hayat şartlarının bozulduğu veya kıtlık olduğu zamanlarda bir İslav geleneğini benimseyen Kıpçak' ların daha zengin başka ülkelere çocuklarını yollamalarıdır. İşte bu devletlerden birisi de Mısır'da bulunan EYYÜBİ DEVLETİ' dir. Kıpçaklar böyle zamanlarda çocuklarını para karşılığı Mısır'a gönderiyorlar, Eyyübü Devleti sultanı askeri gücünü yabancılardan sağlamak zorunda olduğu için de bu çocukları ve gençleri sevinçle kabul ediyor, onları özel kışlalarda eğitip orduda görev veriyordu.
Nihayet İZZETTİN AYBEG'in 1250'de Eyyubiler yerine sultan ilan edilmesi ile kurulan Mısır Türk Devleti kısa zamanda Kuman-Kıpçak unsurlarının eline geçti. Sultan KOTUZ' dan sonra, Sultan BAYBARS hem kudretli bir asker, hem de yüksek bir idareci olarak kendini gösterdi. İslam Hilafetini canlandırdı, Moğolları Suriye'den uzaklaştırmayı başardı. Yerine geçen Sultan KALAVUN Moğol, Ermeni, Frank müttefik kuvvetlerini mağlup etti. Kalavun' un çocukları Kölemen Devleti'ne kadar idare ettiler.(1290-1382)
Kıpçak bozkırlarında kalan Kuman'lar ise Moğol kuvvetleri karşısında duramadılar,1223 yılında KALKA Savaşında ve özellikle 1239'daki büyük savaşta uğradıkları ağır yenilgiler dağılmalarına sebep oldu.

Kıpçaklar  Kumanca yada Kıpçak denilen bir Türk ağzı ile konuşuyorlardı. Kıpçak dilinde yazılmış birçok eser vardır. Göçebe bir ulus olmasına karşın Kıpçaklar, kültürleri ve dilleriyle başka Türk ağızlarını, hatta başka ulusları etkilemişlerdir. Kırım Ermenileri bile bir zaman Kıpçakça konuşmuşlardır. Kıpçak kültürü ve dilini en iyi belirten eser, tek yazma nüsha olarak Venedik Saint Marcus Kitaplığı'nda bulunan Codex Cumaniscus'tur.
BORÇ-HAN kumandasındaki Moldava Kuman'ları Hıristiyanlığı kabul edip oralara yerleşti. KÖTEN idaresindeki diğer Kuman kütlesi ise Macaristan'a sığındı. Kıpçak bozkır sahasında Altın-Ordu Devleti kurulduktan sonra ise artık tamamen Kuman-Kıpçak' ların etkisi yok olmuştur.
Bu Türk kavminin tarihi rolleri oldukça geniştir. Bu Türk boyları Rus' ların Karadeniz'e ve Balkanlara sarkmalarına izin vermemiş ve Dağıstan havalisi, Terek boyu ve civar bölgelerin Türkleşmesinde etkili olmuşlardır.


 

  Avar İmparatorluğu

Çin kaynaklarında Juan Batılı kaynaklarda Avar denmiş, Göktürkler bu kavme Apar adını vermişlerdir. lV ve lX yy. arasında dünya tarihinde önemli roller oynamış bir Türk kavmidir. Tarihi, Asya dönemi (lll-Vl.yy) ve Avrupa dönemi (lV-lX yy) olmak üzere ikiye ayrılır.

Hun İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Türkler ‘in ikinci İmparatorluk hanedanı olan Avarlar ,M.S. 200 sıralarında Orta Asya'da bağımsız bir imparatorluk kurdular. İmparatorluk 400 yıllarında İrtiş ırmağından Kore Yarımadası'na kadar uzanıyordu. Avarlar 458 de Çinlilerle yapılan savaşta yenilerek kuzeye doğru çekildiler.552 de O zamana kadar Avarlara bağlı olan Göktürkler Avar İmparatorluğu'na kesin son vererek egemenlikleri altına aldılar. Avarların bir kısmı Çin'e sığındı, geri kalanlarda Batıya doğru çekildiler.

Batı'ya çekilen Avarlar Volga bölgesindeki Oğuz Türkeri’ne sığındılar. Sonra Kafkasların kuzeyine yerleştiler.

Avar Kağanı 558 de Bizans'tan yerleşmeye elverişli toprak istedi. Toprak verilmeyince ilişkileri düşmanca bir nitelik kazandı.

Slav boylarını egemenlikleri altına alıp, Avrupa’nın içlerine doğru akınlar düzenlemeye başladılar.563 de Kağanlar'ı Bayan Yönetiminde bir Avar Devlei kuruldu. Avarlar Bizans ordusunu bozguna uğrattılar. Macaristan'ı ele geçirip bu ülkeye yerleştiler. Avar İmparatorluğu’nun elindeki topraklar Elbe Vadisi ve Alp Dağları'ndan Don Irmağına kadar uzanıyordu. Avarlar bütün Avrupa'yı yağmalayarak ve Bizans'tan büyük vergiler alarak iyice zenginleştiler.617 de ve 626 da olmak üzere Bizans İmparatorluğu'nun başkenti olan Konstantinopolis (İstanbul) u iki defa kuşattılar ise de alamadılar.

Avarlar göçebe bir kavimdi. Kavimlerden oluşan bir federasyon yapısındaydı. Bağlı kavimler sınır boylarına yerleştirilip tampon olarak kullanılırdı. Avarların başında Kağan unvanı taşıyan bir hükümdar ve yuğruç denen vezirler bulunurdu. Devlet örgütlenmesi ordu ve askerliğe dayanıyordu. Atlı birlikler Avarlar'dan oluşurken yayalar Slav kavimlerinden oluşturulurdu. Önceleri Şaman olan Avarlar daha sonra Hristiyanlığı benimsediler.

Sonuç olarak Avrupa’daki Avar hâkimiyetinin Germen ve Slav toplulukları üzerinde önemli etkisi olmuştur. Bu bakımdan ilk olarak Türk hâkimiyetinde yaşayan Slavlar kabile hayatından daha üst bir düzeye çıkabilmişlerdir. Öte yandan özellikle Slav gücünde rolu olan Avarlar Orta ve Doğu Avrupa'nın etnik haritasının hazırlayıcısıdır.

Biyografisi

552 yılındaki Göktürk yenilgisinden sonra batıya göç ederek tuna nehri boylarına geldiler. VI. Yüzyılın ikinci yarısında Macaristan’da güçlü bir devlet kurdular.

Slav topluluklarının devlet ve askeri teşkilatlanmalarında etkili oldular.

Doğu Roma İmparatorluğu üzerine akınlar yaparak bu devleti vergiye bağladılar.

İstanbul’u kuşattılar. (619)

805’te Franklar tarafından yıkıldılar.

“ Avarlar, tarihte İstanbul’u kuşatan ilk Türk devletidir.”

565 te Bayan Kağan tarafından kurulmuştur.

Şaman dinini bırakıp Hristiyan olmaları ve Göktürklerle Bizans'lıların ortak harekâtı neticesinde 835 te yıkılmıştır.

Macaristan merkez olmak üzere Balkanlar, Yugoslavya’nın doğusundan Azak Denizi kuzeyine kadar olan bölge (Don nehri sınır teşkil ediyor) ye yayılan Avarlar, maden işlerinde maharet ile temayüz etmişlerdi. Avar ustaları Avrupa'ya silah ve maden işleri öğretmişlerdir.  


 

Göktürk Devleti

Orta Asya'da Göktürk devletini kuran Türk boyu. Çin kaynaklarından  Göktürkler ‘in (Türk, Türklük, Çince Tucue) Asya Hun’larının soyundan geldiği anlaşılmaktadır. Göktürkler ‘in tarihinin ilk devreleri  efsanelerle karışır.(Başbuğ sülalesi Asena  (Aşina) soyunun bir kurttan türemiş olması).Bumin'in (Çince Tümen) önderliğinde tarih sahnesine çıktıklarında Altay Dağları'nın doğu eteklerinde Avarlar' a bağlı olarak demircilikle uğraşıyorlardı. Bumin 546 da Tölesler'in Avarlar'a karşı başlattığı ayaklanmayı bastırdı ve bu hizmetine karşılık Avar Hakanı' nın kızıyla evlenmek istedi. Bu isteğinin reddedilmesi üzerine Batı Tabgaç hükümdarının kızıyla evlendi. Kayınpederinin de yardımıyla Avar hükümdarı Anakuei'nin üzerine yürüdü ve onu intihara yol açan kesin bir yenilgiye uğrattı. Bu zaferden sonra "il Kağan" unvanını alan Bumin yeni devletinin başkenti yaptığı Ötügen'de Göktürk devletini kurdu.(552) Devletini doğu ve batı olarak iki yönetim birimine ayıran Bumin batı kesimini kendisine bağlı kalmak şartıyla kardeşi İstemi Han'a verdikten sonra aynı yıl içinde öldü. İstemi Batı da topraklarını genişletirken, Ötügen’de tahta çıkan Bumin'in büyük oğlu Kolo (Kara) ve onun vakitsiz ölümü üzerine hakan olan küçük oğlu Mukan döneminde (553-572) Göktürk   devleti gücünün doruğuna ulaştı. Toparlanmaya çalışan Avar artıklarına son darbeyi indiren Mukan (555),daha sonra Çitanlar'la Kırgızlar'ı egemenliği altına aldı ve Çin'i yıllık vergiye bağladı (557).Kızı Prenses Asena'yı  Çu imparatoru ile evlendirerek Çin hanedanıyla akrabalık kurdu. Öte yandan İstemi komutasındaki batı ordusu Altayların batı kesimini Isık-Kul gölünden Tien Şan (Tanrı dağları) kadar olan bölgeyi kısa sürede denetimi altına aldı. Akhunlar'a karşı Sasani Hükümdarı Husrev l ile bir dostluk antlaşması yaptığı gibi kızını da ona verdi. Böylece Göktürkler le Sasaniler arasında sıkışıp kalan Akhun Devleti yıkıldı (557) ve toprakları bu iki devlet arasında bölüşüldü. Bu paylaşım üzerine Orta Asya İpek yolu Göktürkler ‘in eline geçti. Husrev l, İpekyolu’nun Maveraünnehir geçişini egemenliği altına almak için Bizans'a yapılmakta olan İpek taşımacılığını engelledi. Bunun üzerine İstemi Husrev l i İpek yolu'nu açmaya zorlamak için Bizans ile işbirliği siyasetine yöneldi. İstemi'nin etkinlikleri başta olmak üzere tüm askeri ve siyasal girişimlerin adına yapıldığı Mukan ölünce (572) Batıda Hazar Denizi'nden doğuda Japon Denizi'ne kadar uzanan Göktürkler İmparatorluğu’nun başına kardeşi Tapo geçti. Ülkesinin genişliğinden ötürü hakanlığın doğrudan kendi yönetimindeki bölümünü ikiye ayırarak doğusunu ağabeyi Kolo'nun oğlu İşbara'yı batısına da kardeşi Jotan'ı kağan unvanlarıyla atayan Tapo ,Tsi hanedanından bir Çin Prensesi ile evlendiği gibi ,budhacılığı da himaye etti.Çin'de Tsi Hükümdar sülalesi Çu hanedanı tarafından yıkılınca ,oradan kaçarak Ötügen'e sığınan Tsi Prensini Çin İmparatoru sıfatıyla desteklemesi (577) Çular'la arasının açılmasına neden oldu.Böylece güçlü bir orduyla Çin üzerine yürüyen Tapo ,Tsi Prensinin kendilerine teslimi şartıyla bir Çu prensesi vaat edilerek Pekin kapılarında durduruldu.(579) ancak Tsi prensinin bir av sırasında Çular tarafından kaçırılmasına göz yumulması ülkesinde Hakanın saygınlığını iyice sarstı. Göktürk birliğinde önemli çatlakların belirdiği bu dönemde istemi öldü.(576).Yerine geçen oğlu Tardu (576-603) büyük hırsı yüzünden doğu ve batı kanatları arasındaki anlaşmazlığı derinleştirdi. Göktürk devletini parçalamayı siyaset edinen Çinliler, onun bu zayıflığından yararlanarak Tapo'ya karşı Tardu'yu destekledikleri gibi ,Mukan'ın Çinli anadan doğma oğlu Talopien'i de tahat aday göstererek amcasına karşı kışkırttılar. Tapo ölürken (581),kendi oğlu yerine onun hakan olmasını istediyse de devlet meclisi Kolo'nun oğlu İşbara'yı tahta çıkardı. Bunun üzerine batı yabgusu Tardu 'nun yanına sığınan Talopien, amcaoğlu yeni hakana karşı savaşa hazırlanmaya başladı. Bu arada, Çular 'ı devirerek tahtı ele geçiren Suei hanedanından kendi sülalesinin öcünü almak isteyen eşi Çu Prensesinin telkinlerine kapılan İşbara, Çin’e büyük bir ordu gönderdi. Tardu’ya, altından kurt başlı bir tuğ gönderen Suei İmparatoru Venti Yang Çiyen, onu Göktürk hakanı olarak tanıdığını bildirdi (581).çin'e karşı güçbirliği yapmayı öneren İşbara'nın önerisini önce geri çeviren Tardu, daha sonra doğu kesiminin yüksek egemenliğini tanımadığını bildirdi. Böylece Göktürk devleti resmen ikiye bölündü (582).

Doğu Göktürk Hakanlığı. İmparatorluğun bölünmesi karşısında İşbara, Talopien’e ya da Tardu'ya bağlı olduklarını sandığı yüksek rütbeli subayları görevden uzaklaştırmaya, hatta cezalandırmaya başlayınca, bazı komutanlarla yöneticiler Çinliler'den yardım istemek zorunda kaldılar. Başa çıkamadığı iç karışıklıklar karşısında, devletin zararına imparator Venti Yang Çiyen ile anlaşma yapmak yolunu seçen İşbara, sonuçta Doğu Göktürk  hakanlığını Çin'e bağladı (585) ve atalarının tam tersine imparatora  yıllık vergi ödemeyi kabul etti. Hanedan üyelerinin birbirine düştüğü sırada İşbara 'nın ölümü üzerine (587),yerine geçen kardeşi  Yehu (Çulohu) ve devlet meclisinin hakan seçtiği Tulan döneminde (588-600) Çinliler çevirdikleri dolaplarla Ötügen'de sürekli Kargaşa yarattılar. Tulan öldürülünce (600) yerine Çinli Prenses  Tsienkien'le evli olan Kimin geçti. Ülkeyi karısının etkisi altında yöneten Kimin, Çin İmparatoruna gönderdiği mektupta İşbara'nın bile karşı çıktığı Çinli giyim biçimini uygulayacağını bildirdi. Ancak onun ölümünden sonra yerine geçen oğlu Şipi (609-609) Göktürk ulusuna yeniden kişilik kazandırmayı başardı. İmparatorun buyruğu üzerine bir Çinli prensesle evlendiyse de onu Çin'in ülkesinin içişlerine karışmasını engelleyici bir paravana olarak kullandı ve kısa sürede doğu hakanlığı topraklarındaki dağınıklığı giderdi. Böylece Batı da Tibet'e doğuda Amur ırmağına kadar  uzanan  ülkeyi yeniden denetim altına  aldı (615).Ardından Çin'e verilen yıllık haracı kesip savaşa hazırlandı. Şansi’de kuşatılan İmparatorla ordusunu yok olmaktan, Göktürk birliklerinin arasına sızıp Ötügen'de büyük bir ayaklanma çıktığını yayarak kuvvetlerinin geri çekilmesini sağlayan Çin casusları kurtardı.(615).Şipli'den sonra yerine geçen  Çulo (Çuluk) (19-621) Çin'de yönetimi ele geçiren Tang hanedanına karşı devrik Suei sülalesini destekleyince karısı Çinli Prenses İ.Çing tarafından zehirlenerek öldürüldü. Zayıf kişiliki bir han olan kardeşi Kieli (Kili) döneminde (621-630) Tarduşlar Bayırkular ve Uygurlar yönetime karşı ayaklandılar (627).Öte yandan Çitanlar tam anlamıyla Çin'in hizmetine girdiler. Çoktandır beklediği bu kargaşa ortamında yararlanarak Ötügen üzerine yürüyen İmparator Taicung yendiği ve tutsak aldığı Kieli Han'ı Çin Başkentine götürünce, Doğu Göktürk devleti sona erdi.(630) Tang İmparatorunun sarayında görev yapan  Göktürk prensi Kürşad'ın başlattığı ayaklanma da sonuç getiremedi(639)

Batı Göktürk Hakanlığı. Doğu hakanlığıyla resmen ilişkisini kesen Tardu (582 -603) her iki devleti kendi yönetiminde birleştirmek için çaba harcadı.Çin üzerine yaptığı bir seferde Çinliler'in ordunun geçeceği yollarda ki su kaynaklarını zehirleyerek çekilmeleri yüzünden ağır kayıplar vererek  geri dönmek zorunda kaldı (600) Arından Göktürk birliğini gerçekleştirmek için şiddete başvurunca bir çok Türk boyu ayaklandı.Tardu bunlara karşı savaşırken kayıplara karıştı (603).Onun yerine geçen torunu Çulo Kağan döneminde (603-619) ülkede kargaşa ve ayaklanmalar büsbütün arttı.Bu durum karşısında ,karısının akrabası olan İmparatora sığınan Çulo,Çin sarayında yaşamaya başladı ve Doğu Göktürk hanı Şipi'ye teslim edilerek öldürüldü.Devlet meclisinin hakanlığa getirdiği Şikoei (Şeku) durumu düzeltmeye çalıştı.Ardılı Tong Yabgu (Yabgu Kağan)(619-630) Aral Gölü ile kafkasya arasında yaşayan Tölesler'i denetim altına aldı,İranlılar'ı yenerek güney de Kandahar'a kadar olan toprakları ele geçirdi.Ticaret yolları üzerindeki kentlerde bayındırlık çalışmalarına hız verdi.Ancak Batı Göktürk devletinin en parlak dönemini yaşadığı bu yıllarda Onoklar'la karluklar Doğu Han'ı Kieli'nin kışkırtması üzerine yönetime karşı ayaklandılar.bu ara Tong Yabgu da amcası Sepi tarafından öldürülünce (630) ,batı hanlığı da tıpkı ,doğu hanlığı gibi aynı yıl içinde Çin egemenliği altına girdi.

İkinci Göktürk Hakanlığı: Göktürklerin özgürlüklerini yitirdikleri 630-680 arasındaki 50 yıllık karanlık bir dönemden sonra Asena soyundan Kutluğ'un başlattığı ve büyük komutan Tonyukuk'un da katıldığı bağımsızlık savaşı sonunda Göktürk devleti yeniden kuruldu. Bu 50 yıllık karanlık dönemde Çin egemenliği altında dağınık olarak yaşadıkları halde Türkler dil, kültür ve ulusal değerlerini korudular. Gizli bir örgüt kuran Kutluğ, Göktürk önde gelenleriyle öteki Türk boylarını güçbirliğine çağırdı. Yeterli sayıda kuvvet toplayınca, Kuzey Çin'deki Yün-çu eyaletine baskın veren Kutluğ, burada da kendisine katılanlarla birlikte Orhon Irmağıyla Gobi çölü arasında kalan  toprakları denetimi altına aldı.(681).Daha sonra Ötügen ve çevresine akınlara başlayan Göktürkler, Çinliler’in hizmetindeki Oğuzlar'ı yenilgiye uğaratarak Ötügen'i elerine geçirdiler ve Kutluğ Kağan'ı "ilteriş" (İl'i derleyip topşayan) unvanıyla hakan ilan ettiler (682)Çin'e karşı ardı ardına akınlar düzenleyen ilteriş Kağan ,Gansu'dan Pekin'e kadar olan yerleri ele geçirince ,doğuda Kingan dağlarından Kerulen ırmağına ve batıda Altay dağlarına kadar uzanan Türk illeri yeniden Göktürkler'in egemenliği altına girdi.İlteriş yaşamının büyük bir bölümünün geçtiği savaş alanında ölünce (692) yerine tahat çıkan kardeşi Kapağan (Kapgan) Kağan ,Çin'e sürekli akınlar düzenledi.Çitanlar'ı bozguna uğrattı.Kırgızlar'ı egemenliği altına aldı.Böylece ikinci Göktürk Hakanlığı en geniş sınırlarına ulaştı.Oğuz boylarından Bayrıkular'a karşı çıktığı bir seferden zaferle dönerken ,bayırku savaşçılarının tuzağına düşürülerek öldürülen Kapağan'ın yerine geçen oğlubögü (716) Oğuzlar'ın yeniden başlattığı ayaklanmaları bastırmayı başaramadı.Bunun üzerine tahttan indirilen Bögü'nün yerine İlteriş Kağan'ın oğullarından Bilge Hakan olurken (716-734),Kardeşi Gültigin de Göktürk orduları başkomutanlığını üstlendi.Uyumlu bir çalışma ile GÖktürk devletine  en parlak dönemini yaşataniki kardeşten Kültigin 731 de ,Bilge Kağan'da 734 te öldüler.Babasının yerine geçen Türk Bilge Kağan (734-738) ,sonra kardeşi Tengri Han (738-740) ve Türk Bilge Kağan'ın oğlu Tengri Han ll (740-742) döneminde Göktürk hakanlığında çöküş belitileri başgösterdi.Kargaşa tüm ülkeye yayılınca ,duurmdan yararlanan Basmıllar ,Karluklar ve Uygurlar birleşerek yönetime el koyduktan sonra Asena soyundan gelen Basmil Başbuğu kağan ilan edip (742) göktürk Hakanı Ozmış'ı ve ağabeyinin yerine geçmeye çalışan son Göktürk Hükümdarı Pomei yi öldürdüler.bu arada müttefiklerin arasının açılması sonucu Basmil başbuğu ortadan kaldırıldı ve Uygur başbuğu Yagbu Tufa ,Kutlug Bilge Kül unvanıyla tahta çıkarıldı (745) .böylece Ötügen 'de uygur egemenliği başladı.

İlk kez Türk adıyla anılan büyük bir İmparatorluk kuran göktürkler, ilk yazılı belgelerde bu devlet zamanında ortaya konulduğundan tarih açısından da önemli bir yer tutarlar. Hunlar zamanında göcebe yaşamı sürdüren türk boylarının, Göktürkler döneminde yerlerşik yaşamı benimsemeye başlamaları üzerine, Ötügen başta olmak üzere birçok Türk kenti kuruldu. Göktürkler de  de eski Türkler'in Gök-Tanrı (Şamanlık)  inancına uygun olarak hakanın yeryüzünde tanrı iradesini yerine getirmek için devletin başına geçtiğine inanılırdı.

Gök-Türklerin Sosyal Yapısı

Devlet kavramının il ile ifade edildiği Gök-Türklerde en yüksek askerî ve idari mevkide kağan bulunurdu. Hükümdara karşılık olan kağan, devlet başkanı, başkumandan, meclis ve hükümet başkanı idi. Kağanın icraatını denetleyen bir devlet meclisi olan toy mevcuttu. Bu meclis, gerektiğinde kağanları tahtından indiriyor veya kağan olan birini bu makama kabul etmeyebiliyordu. Kağanın hanımı (hatun) da devlet idaresinde söz sahibiydi. Gerektiğinde kağanı kendi fikirleri doğrultusunda etkileyebiliyordu. Diğer taraftan aygucı (başbakan), buyruk (bakan), üge gibi hükümet üyeleri vardı. Aslında kağandan sonra ikinci büyük unvan yabgu (kanat idarecisi)’dur. Daha sonra flad, tegin, ilteber, erkin ve tudun gibi unvanlar sıralanmaktadır. Çin kaynaklarına göre sayılar› 28’den fazla olan bu unvan ve makamlar, devletin içinde bulunduğu duruma göre bazen farklı görevleri yerine getiriyorlardı.

Gök-Türk sosyal yapısı aile, urug (aileler birliği), boy (ok), bodun (millet) ve il (devlet) şeklinde birbirine sıkı sıkıya bağlı halkalar halinde tezahür ediyordu. Gök Türkler, çağdaşları olan devletlere göre çok farklı hukuk sistemine sahiptiler. Anayasa Karşılığı olarak töre vardı. Sosyal düzen töreye bağlı kalınarak sağlanıyor ve herhangi bir bunalım yaşlanmıyordu. Vatana ihanet, adam öldürmek, zina yapmak ve hırsızlık gibi ağır suçların cezası idamdı.

Gök-Türk ekonomisi temelde hayvancılığa (at ve koyun) dayalıydı. Tarıma elverişli bölgelerde ziraat gelişmişti. Mesela Turfan ve civarında sebze ve meyveciliğin çok ilerlediği tespit edilmiştir.

Gök-Türk tarihinin en mühim özelliklerinden birisi, hiç şüphesiz, Orhun havalisi başta olmak üzere bütün Orta Asya’nın değişik yerlerinde Gök-Türk alfabesiyle yazılmış yüzlerce yazıt bırakmış olmalarıdır. Arkeolojik kazılar ilerledikçe birçok yeni yazıtın bulunacağı muhtemeldir. Bugünkü Avrupa milletlerinin çoğunun henüz yazıyı tanımadığı bir devirde Türklerin böyle kültür abidelerine sahip olmaları epey dikkat çekicidir.

Gök-Türk devletinde hanedanın mensup olduğu A-shih-na’nın dışında birçok Türk boyu daha vardı. Kırgız, Karluk, Uygur, Sir Tardufl, Bayırku, Oğuz, Bugu, Basmıl, ızgil, Az ve Türgiş gibi boylar bunların en önemlileri idi. Aslında önceleri Kerulen Irmağı’ndan Karadeniz ve Kafkasların kuzeyine kadar uzanan geniş sahada yaşayan bütün Türk boyların tamamı kaynaklarda Töles adıyla geçmektedir.

Gök-Türk Devleti’nin doğuda ve batıda güçten düşmesi üzerine söz konusu boy grubunun içinden bazıları güçlenerek ön plana çıktılar ve 627 yılından sonra kaynaklarda kendi özel adlarıyla anılmaya başladılar.

EDEBİYAT

Göktürkler 'in sözlü edebiyatlarından günümüze gelebilen  parçalar için kaynaklarında yer alan söylentiler (Bozkurt destanı) , farsça (Cami üt tevarih'teki (Xl.yy) Ergenekon Destanı) yada çok daha yeni dönemlerde yazıya geçmiş Türkçe (Şecere-i Türk teki (Xvll yy.) Ergenekon destanı) metinlerdir.GÖktürk yzılı edebiytını ise Göktüek ABC siyle yazılmış Kültigin (732) ,Bilge Kağan (735) ,Tonyukuk (724-726) yazıtları gibi metinler oluşturur.(Orhun ve Yenisey ) Kültigin ile Bilge Kağan'ın yaşamlarını ,Göktürk devletinin siyasal ve toplumsal olaylarını dile getiren bu ürünler ,gelişmiş bir yazı diliyle ve ustalıklı bir anlatımla düzenlenmişlerdir. Orhun yazıtlarının taşıdığı nitelikler, Türkçenin yazı dili olarak başlangıcını miladın ilk yüzyıllarına  kadar götüren varsayımlara yol açmıştır. Orhun yazıtlarındaki anlatım özelliklerinin söz kalıplarının, kullanış biçimlerinin daha sonraki Türk edebiyatı ürünlerinde  (Ör. Dede korkut kitabı, XV.yy) de sürdüğü görülür.

SANAT

Göktürk döneminden önemli yapıtlar toprak üstündeki yazıtlardan, heykellerden, sunaklardan oluşur. Kudirge, kuray, Tuahta, Gökbulak, Isık-kul kurganlarında da Göktürkler ‘in kültürel ve sanatsal yaşamlarının aydınlanmasını sağlayacak bulgularla karşılaşıldı. Buralarda yapılan incelemelerde toprak eşyaya çok az rastlandı(Dar ağızlı sürahiler, geniş ağızlı çömlekler).bunlar daha çok balıksırtı biçiminde çizgili bezemeliydi. Göktürklere ait önemli buluntulardan bir bölümü gümüşten yapılmış kulplu yada kulpsuz maşrapalardan oluşur.(Katanda, Kuray, Tuyahta , Kopen ) Maşrapaların  altındaki Göktürk yazıları onların önemini artırır. Bu maşrapaların benzerleri dönemin heykellerinin ellerinde de görülür. Deri üzerine metal plakalarla süslü, uçları değişik motifli Göktürk kemerleri de dönemin önemli buluntularıdır. Bu kemer biçimi Turhan ve Avrupa Avarlarında da yaygındı. Altaylar 'da özellikle Tuva'da bulunan heykellerde, bu kenarların uçları abartılı biçimde süslüdür. Kemerlere takılan ve içine çakmaktaşı ile kav konulan deri ya da kumaştan yapılmış çantalar Göktürkler de yaygın olarak kullanılan eşyalardandır. Göktürkler ‘in bu çantaları Volga Bulgarlarında da görülür. Bulgarlar da ele geçen kumaşlar ve aynalar ya Çin yapısıdır yada  onun etkisindedir. Heykellerde görülen yada kurganlarda ortaya çıkarılan takılar arasında, bronzdan yapılmış halka  biçiminde küpeler çoğunluktadır. Eğri kılıçlar (Osmanlı kılıçları gibi kına bağlanmış iki kayışla kemere bağlanıyordu) kemik ağaç ve sinirden yapılmış yaylar, üç kertikli ok uçları, ağaç kabuğundan tirkesler, mızraklar, at koşum takımları buluntular arasında önemli yer tutarlar.

Göktürk ya da Orhon yazıtları dönemin en önemli anıtlarıdır. Son zamanlara değin Bilge Kağan ile Kültigin'in de bu anıtların yanında gömülü olduğu sanılıyordu. Ancak 1958 de Çekoslavak arkeoloji enstitüsü adına Lumir Jist yönetiminde yapılan kazılarda, Orhon vadisinde Kültigin'in mezarının kalıntıları ve onunla ilgili heykeller ortaya çıkarıldı. Mezar soyulmuş heykeller kırılmıştı. Kültigin'in kinin yanında eşinin de oturur biçimde heykeli bulunuyordu. Kültigin'in başındaki tacın önünde, kanatlarını açmış bir kartal kabartması işlenmişti.(Bu motif daha Hunlar döneminden başlayarak gücü simgeliyordu) .Aslında Kültigin ve  eşi yan yana oturur biçimde canlandırılmıştı. Ayrıca çevrede kahramanın öldürdüğü düşmanları simgelediği sanılan ve balbal yada atş nine denilen heykeller, nöbet bekleyen iki koç heykeli, üzerine yazıt taşının dikildiği başı kopmuş bir kaplumbağa heykeli bulundu. Çin’in Tang sülalesi kroniğinde ve Kültigin yazıtında anıtın yapılışına ilişkin ayrıntılı bilgi vardır. Buna göre anıt mezarının yapımı için Çin sarayından altı sanatçı gönderilmişti. Gerçekten de heykeller Orta Asya'daki öteki taş heykellerin tersine beyaz mermerden yapılmış ve Çin heykelleri gibi peydahlanmıştır. Ancak bunlar giysileri ve durumlarıyla Göktürk heykel sanatını yansıtır. Vl-Vlll yy.lar arasında Göktürkler ‘in oturduğu yörelere de, Sibirya ve Moğolistan'da balbal heykellerinin pek çok örneği bulunmuştur. Bunların çoğunun bir elinde kılıç, ötekinde maşrapa biçiminde bir kap vardır. Kemerlerinde içinde çakmaktaşı ve kav bulunan bir torba ya da çanta muskalar, metal tokalar ve plakalar bulunur. Bu anıtlarda bir insan ya tam olarak canlandırılmış  yada yalnızca yüzü ve başı işlenmiştir. Çoğunun kulağı küpelidir. Tuva bu heykeller açısından en zengin yöredir. Burada balbalların bulunduğu kesim duvarlarla çevrilmiştir. Kazalarda balbalların bulunduğu yerde sekizgen planlı tapınak ortaya çıkarıldı. Bu heykellerin bir bölümü Moğolların yüz çizgilerini taşırken bir bölümüde Türkeş, Tölös gibi Türk boylarına benzer giysiler, keme, başlık, ellerdeki eşya silahlar, saçlar, bıyıklar aslına uygundur. Kaftanlar soldan sağa kapanır, saçlar omuzlara serbestçe bırakılır. Türk heykel sanatının özgün yapıtları olan balbalların çoğu Göktürkler döneminden (.vll-Vlll.yy.lardan),bir kısmı da Uygurlar 'dan (lX.yy.dan) kalmadır.

Yenisey vadisindeki Göktürk mezarlıklarında bulunan Vlll.yy. dan koç heykelleri ,Karakoyunlular ve Akkoyun’ lular döneminde D. Anadolu'da Azerbaycan ve Kafkas yörelerinde de görülür. 


 

Ön asya hun imparatorluğu

(Akhunlar Devleti ya da EFTALİTLER)

Hun Devletlerinden biri yaklaşık  350-557 yılları arasında hüküm sürmüş Türk Devleti. Hun Birliği dağıldıktan sonra Altay Bölgesinde Sien-Pi ve Avar (Juan-Juan ) Devletlerine bağlı olarak yaşayan Uar ve Hun kabileleri 350 yıllarında Güney Kazakistan'a geldiler, sonra daha güneye (bugünkü Afganistan'da) Toharistan yöresine yerleştiler. Seyhun ve Sogd(Semerkand yöresi) bölgelerine egemen oldular. Bizans Kaynaklarında Kidara Hunları yada Eftalitler, Göktürklerce Abdel, İran dilinde, İran dilinde Kiyon ya da Haytal, Hind kayıtlarında Huna gibi çeşitli adlarla anılan Akhunlar, o çağda İran'a egemen olan Sasaniler'le dokuz yıl süren savaşlara giriştiler.(349-358) Akhunlar'ın Sasaniler'le   savaşı 427 yılından sonra da sürdü. Sasani hükümdarı Behram Gur bu saldırıları durdurabildi ama ölümünden sonra Akhunlar İran'a baskılarını artırdılar. Akhunlar'ı Eftal hanedanından Kunhas (yada Kuhanaz, Aksunvar, Aksungur, Kün Han) himayesine aldığı Firuz'u Sasani Tahtına çıkardı(459).Bu yardımına karşılık Telekan ve Tirmiz kentlerini aldı. Kuzey Hindistan'a düzenlediği bir seferle Guptalar devletini yıktı; Pencab'ı ele geçirdi.(470).Kunhas'ın hanedanının adına bağlı olarak "Eftalitler" diye de anılan Akhunlar, İran’da çıkan Mazdek ayaklanmasına karşı Sasani Şahı Kavaz'a (Kubad yada Kavad) yardım ettiler. Kendilerine sığınan Kavaz'ın yanına 30.000 süvari vererek ayaklanmayı bastırmasını sağladılar (499).Toraman Han ve Oğlu Mihiragula döneminde, Akhunlar göçlerinin doruğuna ulaştılar.(Vl.yy.başı) Kuzey Hindistan ,Orta Asya 'da Kuça, Karaşar, Kandehar, aksu ve dolayları ülke topraklarına katıldı; İpek Yolu’nun bir bölümü denetimlerine geçti. Sonraki yıllarda İran, Sasani hükümdarı Hüsrev l yönetiminde güçlenirken Orta Asya 'da Göktürk devleti kuruldu (552).Akhunlar dostları Avarlar ‘la anlaşarak bu iki güçlü devlete karşı koymak istediler. Ancak Hüsrev l ile Göktürk hükümdarı istemi işbirliği yaparak Akhun Devletini yıktılar, topraklarını paylaştılar.

Üç kol halinde gelişmiş olan hun siyasi hakimiyeti -Kafkasya'daki (Derben kuzeyi- Hazar denizi arasında) Hunların Hazar hakanlığı idaresine girinceye kadar süren kısa hakimiyetleri dışında- bu suretle tarihe karışmakla beraber, Hunlara mensup Türk soyundan çeşitli kütleler, büyük Hun çağında şahsiyetini bulan zengin kültürleriyle göreceğimiz gibi, Asya, Avrupa ve Afrika kıt’alarında, Tabgaç, Gök-Türk, Türgiş, Karluk, Uygur, Oğuz, Bulgar, Sabar, Hazar, Kuman, vb gibi türlü adlar altında ve yeni güçlü devletler, imparatorluklar kurararak yaşamaya devam etmişlerdir. Türk milleti denilen büyük alemin çocukları olan bu kütleler, aynı zamanda Rus, Macar, İslav-Bulgar, Romen, Gürcü devletlerinin kuruluş ve gelişmelerinde başlıca rol oynamışlar ve daha sonraki bütün İslam-Türk siyasi teşekküllerine askeri, hukuki ve sosyal yönlerden ana kaynak vazifesi görmüşlerdir.

Beşinci asır ortaları V.ve Vl yüzyıllarda Batı Asya'da Aral gölü doğusunda yerleşerek güçlü bir devlet kurmuş bir Türk kavmi olan Avarlar'dan ayrılıp ayrı bir devlet kuruduktan sonra kısa zamanda İran, Afganistan ve Hindistan'ın bir bölümünü ele geçirerek yurtlarını kuran Akhunlar. Vl. yüzyılın sonuna doğru 565 te Gök Türkler'le İranlılar'ın müşterek harekâtı neticesinde yıkılmıştır.

Hazar kıyılarından  Kuzey Hindistan’a, Afganistan’a İç Asya'ya kadar uzanan bölgede hüküm sürmüşlerdir.


 

Avrupa Hun devleti (Batı Hunları)


Aral gölü ve   ve Türkistan bölgelerinde yaşayan Hu halkları ,iklim değişikliği yada doğrudan gelen Uarlar'ın baskısıyla yurtlarını terk ederek Volga'nın batısına geçtiler (374) Başbuğlar'ı Balamir'in yönetiminde önce Ostrogotları sonra Vizigotlar'ı çökerttiler (Vizigotlar'ın batıya hareketleri Avrupa'yı alt üst eden Kavimler Göçü' nü başlattı ) Gotlar' dan Alanlar' dan ve Germen Taifaller'den oluşturdukları kuvvetlerle güçlenmiş olarak 378 de Tuna'yı geçtiler ve herhangi bir direnişle karşılaşmadan Trakya'ya kadar ilerlediler, âmâ bir süre sonra yurtlarına döndüler.400 yılına doğru Balamir'in oğlu yada torunu Uldız'ın büyük kuvvetlerle Tuna'nın batısında görülmemiş kavimler göçünün ikinci dalgasını başlattı. Batıya kaçan Vandallar ve Vizigotlar roma topraklarına gürdüler. Vizigotlar'ın önderi Alarik 402 de Roma ya girerek kenti üç gün yağmaladı. Çeşitli Germen kavimlerini (Vandallar, Saksonlar, Alamanlar)  çevresine toplayan Radagais'in İtalya’da ki ilerleyişini durduramayan  Roma Hunlar'dan yardım istemek zorunda kaldı. Uldız, Roma takviyeli kuvvetleriyle Radagais 'i Floransa yakınlarında yendi ve öldürdü.410 sıralarında ölen Uldız'ın ardılı Kaarton'un doğuda Balkaş Gölü'ne kadar uzandığı sanılan Hun İmparatorluğu'nun doğu sınırları ile ilgilenmiş olması olasıdır. Avrupa kaynaklarının  Hunlardan yeniden bahsettiği 412 yılında İmparatorluğun başında Rua bulunuyordu. Rua 422 de Bizans üzerine bir ordu gönderdi ve hiç bir direniş göstermeyen Bizans'ı vergiye bağladı.(350 libre altın).Bizans'ın Roma üzerinde bir ordu göndermesi Roma' nın bir kez daha Hunlardan yardım istemesine yol açtı. Rua'nın 60.000 kişilik bir orduyla harekete geçmesi üzerine Bizans savaşa girmeden kuvvetlerini geri çekti. Rua'nın ölümü (434) üzerine yerine kardeşi Muncuk'un oğulları Attila ve Bleda geçtiler. Attila Doğu Roma’nın ödediği yıllık vergiyi iki katına çıkardı.(Margos barışı) .437 de Oktar'ın komuta ettiği, Hunlar Ren kıyılarında yaşayan Burgundlar'ı yenilgiye uğrattılar. Böylece hu egemenliği kuzey denizi ve Manş kıyılarına kadar yayıldı. Attila 440 tan başlayarak Doğu Roma üzerindeki baskıyı artırdı.441-442 de Singidunum  (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya'ya doğru ilerleyen Attila, Batı Roma 'nın araya girmesiyle durdu. Yapılan barış antlaşmasında eski koşullar aynen yinelendiği gibi, Tuna boyundaki kaleler   Hunlar'a bırakıldı.445 te kardeşi Bleda'yı öldürten Attila, Hunlar'ın tek imparatoru oldu.447 de yeniden Doğu Roma imparatorluğu üzerine yürüyerek Serdica (Sofya),Philoppopolis (Filibe) , Arcadiopolis (Lüleburgaz) kentlerini zapt etti. Barış isteyen Bizans, savaş tazminatı ödemeyi ve yıllık vergi miktarını üç katına çıkarmayı kabul etmek zorunda kaldı(Anatolios Barışı) .Bizans’ı denetimi altına alan Attila bu kez Batı Roma 'ya yöneldi.451 yılı başlarında Galya ya girdi. Romalı General Aetius'la Aurelian (Orleans) yakınında yaptığı savaşta kesin bir sonuç alamadı. Ertesi yıl Alpler'i geçerek Po ovasına indi. Hular'ın yolu üzerindeki kentleri ele geçirerek Roma üzerine yürümesi Batı Roma 'yı barış istemek zorunda bıraktı. Attila'nın ölümü (453)üzerine birbiri ardından Hun İmparatorluğunun başına geçen oğulları İrlek (453-454),Dengizik (454-469) ve İrnek (469) imparatorluğun birliğini sağlayamadılar ,İrlek ayaklanan Germen kavimleriyle savaşırken öldü, Dengizik'in imparatorluğun birliğini sağlama çabaları sonuç vermedi.. Sonunda Bizans’la yapılan bir savaşta  hayatını kaybetti. Orta Avrupa'da tutunmalarının imkânsızlığını anlayan İrnek, Hunların büyük bir bölümüyle Karadeniz'in Batı kıyılarına döndü.

Hular'ın Güney İran ve Batı Afganistan 'a inen bir kolu ise Akhunlar adını aldı.

Altay dağları eteklerindeki Pazırık'ta bulunan Kurganlarda Rus arkeolog Rudenko tarafından yapılan kazılarda İ.Ö.lll.yy. lar dan bir çok eşya (halı , kilim, keçe, eyer altı örtüsü, at koşum takımları ,dört tekerlekli araba gibi daha çok göçebelikle ilgli yapıtlar ) insan ve hayvan iskeletleri bulundu. Halı ve çeşitli dokumalar, bu sanatın Hunlar' da özel bir yeri olduğunu gösterir. Bunların bi bölümünde ahemeni sanatının etkileri görülürse de keçe üzerine ince ve renkli deriler yapıştırılarak süslenen eyer altı örtüleri tümüyle  hun üslubundadır. Kurganlardan birinde bulunan bir halı üstün tekniği motiflerinin zenginliğiyle dikkati çeker, keçeden yapılmış ve eyer altı örtüsü üzerine renkli dergiden kesilerek yapıştırılmış parçalarla elde edilen, dağ keçisine saldıran kartal betimi gerçekçi üslubunun yanı sıra hun sanatına özgü olarak aynı motifin bakışık düzende iki kez kullanılması açısından da ilginçtir. Benzer buluntular içeren Katanda ve şibe  kurganları da aynı dönemdedir. Alma Ata'nın 50 km doğusunda Isık-kul yakınlarındaki Esik kurganında ortaya çıkarılan bir delikanlıya ait altın giyisi ve altın plakalar K.ve Orta Asya sanatının gelişmiş örnekleridir. İ.Ö.lV. yy.’a tarihlenen ve sayıları dört bini bulan altın plakalarda at, kaplan, geyik, pars, kurt, dağ keçisi, aslan ve yırtıcı kuş figürleri hayvan mücadelesi sahneleri büyük bir ustalıkla işlenmiştir. Gümüşten bit kadehin içindeki yirmi altı harften oluşan yazıt, Hun ve; Göktürk Abc lerinin ilişkisini ortaya koyması açısından önemlidir. Selenga Nehri'nin Baykal Gölü’ne döküldüğü yerin yakınındaki Noyun Ula bölgesinde ki l.yy 'a tarihlenen Korganlardan birinde çok iyi işçilik gösteren ahşap bir tabut bulundu Mezar odası ipek keçe ve yünden örtülerle kaplıydı Mezardan ayrıca hun sanatını aydınlatan pek çok gümüş plaka eyer takımları, üçayaklı masalar, ahşap eşya, tunç kaplar, takılar giysiler  ortaya çıkarıldı (tümü, Lenigrad Ermitaj müzsesi'ndedir) Kurganlardan birinde bulunan bir işlemede Hun atlıların bir hücumu canlandırılıyordu.

  

B:BATI AVRUPA HUNLARI

Kimlikleri hakkında 200 yıldan beri türlü tahminler yürütülen ve bazı bilginler tarafından Moğol (K. Shiratory, Asya Hunlarını Moğol saydığı için), Türk-Moğol karışımı (P. Pelliot, R. Grousset), Türk-Moğol-Mançu karıçımı (L. Cahun vb.), Fin-Ugor (Klaproth, K. F. Neumann vb.) oldukları veya doğrudan doğruya îslav menşeinden geldikleri (Venelin, îlovayski, Zabelin, înostrantsev), yahut Germen soyuna mensup bulundukları (Müllen-hoff, A. Fick, R. Much, J. Hoops), veya Kafkas kavimlerinden bir kol teçkil ettikleri (L.Jeliç, Gy. Meszaros) ileri sürülen Batı Hunlannın Asya Hunlarının torunları oldukları son zamanlardaki araştırmalarla daha da açıklık kazanmıştır. Bu hususta birçok tarihî, coğrafî, linguistique ve kültürel deliller gösterilmiştir: Coğrafyacı Strabon (ölm. 25) Hunların Grek -Baktria krallığının doğusunda olduklarını söylerken, tarihçi Plinius (ölm. 125) adı geçen krallığın Hunlar tarafından yıkıldığını kaydeder ki, bu Hunlar'ı Çin kaynakları Hiung-nu olarak tanıtmıştır. Orosius (1. asrın sonları) ve Ptolemaios (M.Ö. 160-170) haritalannda "Hun"ların oturduklan bölgeler Çin kaynaklarında Hiung-nulann toprakları olarak belirtilmiştir. Batı Hunlarının Asya Hunlarından geldikleri hakkında kuvvetli bir delil de Fr. Hirth tarafından ortaya konmuştur. Buna göre, 355-365 yıllarında Alan ülkesinin (Hazar-Aral arası) istila edilmesi münasebeti ile Çin kaynakları (Wei-shu) bu memleketin Hiung-nular tarafından zapt olunduğunu kaydederken, o devir Latin yazan A. Marcellinus (4. asır sonu) fethin Hunlar tarafından yapıldığını belirtmiştir. Aynı hadise üzerinde birbirini doğrulayan bir Uzak-doğu ve bir Batı kaynağının tesbit ettiği Hiung-nu=Hun aynîliği, Çin'de, Hun başbuğu Liu Yüan sülalesi (304-329) tarafından Lo-Yang'ın zaptında (311) esir düşen Sogdlu tacirlerden bahseden, Çin Tabgaç hüküm-darı Kao-çung (452-465)'a yazılmış Sogd dilinde bir metin ile de ayrıca teyit edilmektedir.

Geniş Hun imparatorluğu topraklarnda başta Gotça olmak üzere çeşitli Germen lehçeleri, îslav, îranî ve Fin-Ugor dilleri, Latince ve Grekçe konuşulmakta idi. Kaynaklarımızda Hunlardan kalma dil yadigârlarından bir kısmının bu yabancı dillere ait olması tabiî görülebileceği gibi, hatta Hun hükümdar ailesinden veya yakın akrabalarından bazılarının adlannın bilhassa Gotlarla çok sıkı münasebet dolayısıyla Gotça'dan gelmiş olmasıda mümkündür. Fakat hükümdar sülalesinin soyca Türk olduğunda ve Hun kütlesinin Türkçe konuştuğunda şüphe yoktur. Hükümdar ailesinde tesbit edilen adlar şöyledir: Karaton (kara don = siyah renkte elbise. Veya Ka-ra-tun /güçlü soy/: , Muncuk (boncuk, aynı zamanda "bayrak" manasında, Attila'nın babası), Attila, îlek, Dengizik (=dengiz = deniz'den), îrnek (Attila'nın üç oğlu), Aybars, Oktar (Attila'nın amcaları), Arıkan (Arıghan). Tanınmış kimseler: Basık, Kursık, Atakam, Eşkam. Topluluk: Akatir, Şar (Sarı = ak) - Ogur. Ayrıca, kımız Hatta Dura-Europos (Fırat nehrinin orta mecraında Suriye-Irak sınırına ya-kın yerde buluntu yeri)'da ele geçen M. 3. yüzyıl ortalarından kalma Parth ve Parsî dilindeki kitabede Güney Kafkasya'daki Hunlann Erk Kapgan, Topçak, Tarkan-beg, Kubrat, Kurtak gibi Türkçe adlar taşıdıkları ileri sürülmekte ve Batı Hun hükümdar ailesinin Asya tan Hularından indiklerini tespit bile mümkün görülmektedir.

Hunlar 4. asnn ortalarında Alan ülkesini ele geçirdikten sonra, 374'de îtil (Volga) kıyılarında göründüler. O tarihlerde Karadeniz kuzeyindeki düzlükler bir Germen kavmi olan Got'ların işgali altında idi. Don-Dinyeper nehirleri arasında Doğu Got'ları (Ostrogot), onun batısında Batı Got'lan (Vizigot) bulunuyordu. Daha batıda Transilvanya ve Galiçya'da Gepid'ler, bugünkü Macaristan'da Tisza nehri havalisinde Vandal'lar vardı. Bu dört Germen kavmi dışında aynı bölgede îranlı ve îslav kütleler, daha başka küçük Germen topluluklar da yaşıyordu. Hun başbuğu Balamır (veya Balamber)'ın idaresindeki büyük taarruz önce Doğu Got'larına çarptı ve bu devleti yıktı (374), kral Ermanarikh intihar etti. Yerine geçen Hunimund. Hunlar tarafından "tayin" edilmişti. "Hayret edilecek bir hareket kabiliyeti ve geliş-miş bir süvari taktiği ile" devam eden Hun taarruzu'^'nun Dinyeper kenarında vurduğu ağır darbe Batı Got'larını da çökertti ve kral Atanarikh, kalabalık Vizigot kütleleri ile batıya doğru kaçtı (375). Böylece Hun askerî gücü-nün harekete geçirdiği ve çeşitli kavimlerin birbirlerini yerlerinden atarak, topraklarından çıkararak, Roma imparatorluğunun kuzey eyaletlerini alt-üst ederek ta İspanya’ya kadar uzanmak suretiyle Avrupa'nın ethnique çehresini değiştiren tarihî "Kavimler Göçü" başlamış oldu. Anî ve şiddetli Hun darbelerinin, beklenmedik mahallerde görünen Hun akıncı müfrezelerinin Doğu Avrupa kavimleri arasında uyandırdığı dehşet, Batı dünyasında korkunç akisler yaratmış, Hunlar aleyhine, çoğu Latin ve Grek kaynaklarında kayıtlı, inanılmaz rivayet ve hikayelerin çıkmasına ve yayılmasına sebep olmuştur. Hunlar Gotlardan, Alanlardan ve Germen Taifallardan teşkil ettikleri yardımcı kuvvetlerle takviyeli olarak ilk defa 378 baharında Tuna'yı geçtiler ve Romalılardan mukavemet görmeksizin Trakya'ya kadar ilerlediler. Ancak Roma topraklarında görünen bu kuvvetler keşif vazifesini yapan öncülerdi. Nitekim aynı tarihlerde bugünkü Macaristan ovalarına kadar akınlar tertiplenmişti Hunlardan korkan, bugünkü Avusturya arazisindeki Markomanlarla Kuadlar Roma topraklarına geçmeye hazırlanırken, îran asıllı Sarmatlar sınırları ("limes") aşıp Roma İmparatorluğu’na giriyor, önce Transilvanya'da duraklamış olan Batı Gotlan da Roma hudutlarını geçiyorlardı (381). Diğer taraftan bir kısım Germen menşeli kütlelerle İranlı Baştarnalar Pan-nonia (Batı Macaristan)'dan Alplere doğru sarkarak İtalya’yı tehdide başlamışlardı.

Hunlar Roma İmparatoru Theodosios I'in ölüm yılı olan 395'te yeniden harekete geçtiler. Bu hareket iki cepheli idi: Hunlardan bir kısım Balkanlar'dan Trakya'ya ilerlerken, daha büyük sayıda diğer bir kısım Kafkaslar üzerinden Anadolu'ya yöneltilmişti. Hun devletinin Don nehri havalisindeki "doğu kanadı" tarafından tertiplenen Anadolu akını, Basık ve Kursık adlı iki başbuğun idaresinde idi. Romalıları olduğu kadar Sasanî imparatorluğunu da telaşa düşüren bu akında Hun süvarileri Erzurum bölgesinden itibaren Karasu, Fırat vadilerini takiben Melitene (Malatya)'ye ve Kilikia (Çukurova)'ya ilerlemişler, bölgenin en tahkimli kaleleri olan Edessa (Urfa) ve Antakya'yı bir müddet kuşattıktan sonra, Suriye'ye inerek Tyros (Sür)'u baskı altına almışlar, oradan Kudüs'e yönelmişlerdi. Çok süratli cereyan eden bu harekâttan korkuya kapıldıkları için Hunlara dair acaip hikâyeler uyduran kilise adamlarının dehşet dolu gözleri önünde, akıncılar sonbahara doğru, kuzeye çark ederek Orta Anadolu'ya, Kappadokia  Galatia (Kayseri-Ankara ve havalisi)'ya ulaştılar ve oradan Azerbaycan-Bakü yolu ile kuzeye, merkezlerine döndüler (395-396). Bu, Türkler ‘in Anadolu'da, tarihî kayıtlarla sabit ilk görünüşleri olmalıdır. 398'de daha küçük çapta tekrarlanan bu akınlar karşısında Doğu Roma'nın genç imparatoru Arkadius hiçbir ciddî tedbir alamamıştı.

Batıda Hun baskısı, 400 yılına doğru, başbuğ Uldız kumandasında iyice hissedildi. Balamır'ın oğlu veya torunu olduğu sanılan Uldız, Attila'nın son yıllarına kadar takip edilecek Hun dış siyasetinin esaslarını tesbit etmişti ki, buna göre, Doğu Roma, yani Bizans daima baskı altında tutulacak, Batı Roma ile iyi münasebetler devam ettirilecekti. Çünkü Bizans'ın Hun nüfuzuna alınması ilk hedefi teşkil ediyor, buna karşılık, Batı Roma topraklarına tecavüz ederek huzursuzluk çıkaran "barbar" kavimler aynı zamanda Hunların da düşmanları oldukları için, Batı Roma ile müşterek hareket gerekiyordu. Nitekim Uldız'ın Tuna'da görünmesi ile Kavimler Göçü'nün 2. büyük dalgası başlamış, Asding Vandalları, Hunlardan kaçan Vizigotlar İtalya’da görünmüşlerdi. Alarikh'in idaresindeki bu Got tehlikesi Romalı kumandan Stilikho tarafından güçlükle önlendi (Nisan 402). Fakat daha korkunç bir barbar belirdi ki, bu da, Hun korkusu ile yerlerini terk etmiş olan Vandal'ları, Sueb'leri, Kuad'ları, Burgond'ları, Sakson'ları, Alaman'ları vb. kendi demir yumruğu altında birleştirmiş olarak Roma üzerine atılan Radagais idi. İtalya’da müthiş tahribat yapıyor, Roma'yı yeryüzünden kaldıracağmı ilan ediyordu. Stilikho'nun bile Pavia savaçında durdurmağa muvaffak olamadığı bu barbar şef, ancak Türkler karşısında mahküm oldu. Büyük Feasu-lae (= Fiesole, Floransa'nın güneyinde) muharebesinde bizzat Uldız'ın kumanda ettiği, Romalı kuvvetlerle takviyeli Hun ordusu tarafından mağlüp edilen Radagais yakalandı ve idam edildi (Ağustos 406). Bu zaferi ile Uldız Roma'yı kurtarmış oldu. O aynı zamanda Hun kudretinden bir kere daha ürken Vandal, Alan, Sueb, Sarmat, Kelt vb. kütlelerini Ren nehri ötesine, Galya'ya gitmeğe zorlamakla, Hunların batıya yönelik yolları üzerindeki engelleri kaldırmış, buralarda Hun kuvvetlerinin serbest hareketlerine imkân hazırlamıştı.


Sınırları Asya'da Aral gölünün doğusuna kadar uzandığı anlaşılan Hun imparatorluğunun "batı kanadı" kralı (= elig, bk. aş. Kültür: Hükümdar) olduğu tahmin edilen Uldız 404-405 yıllarında ve bilhassa 409 yılında Tuna'yı geçerek, nehrin güneyinde bazı köprübaşlarını tutmak suretiyle Bizans'a Hun tehdidinin eksilmediğini göstermiş ve Grek kaynaklarına göre (Sozomenos, Codex Theodosianos vb.), kendisi ile barış müzakeresi için gönderilen Trakya umumî valisi (magister militum)'ne "Güneş'in battıgı yere kadar her yeri zapt edebilirim" diyerek meydan okumuştu. Uldız'ın ölümü (410 sıraları)'nden sonra Hun imparatorluğunun başında Karaton bulunuyordu. Bunun hakkında bildiğimiz sadece 412 yılında Bizans elçisi Olympiodoros'un onun yanına gitmiş olduğudur138. Karaton daha çok doğu işleri ile uğraşmış görünmektedir. 422'ye kadar Hunlar hakkında bilgi verilmediğinden o kanattaki meşguliyetin on sene kadar sürdüğü tahmin edilmektedir. 422 yılı Avrupa Hunları tarihinde yeni bir devrin başlangıcı gibidir. Bu sene-de Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten (Rua, Muncuk, Aybars, Oktar) biri olan Rııa, imparatorluk makamını işgal ediyor, Muncuk (Attila'nın babası) erken öldüğü için, diğer iki kardeş "kanat elig'leri" durumunda bulunuyorlardı. Siyasette Uldız'ın izinde yürüyen Rua, Bizans'ın, Hun ordusunu isyana teşvik etmek ve tabi kavimleri Hun'lardan ayırmak maksadı ile Hun topraklarında faaliyete geçirdiği casusluk şebekesini ve propagandacıları ileri sürerek tertiplediği Balkan seferinde (422), mukavemet göstermeyen Bizans'ı yıllık vergiye bağladı: 350 libre altın (25,200 solidus) İmparator Theodosios II. (408-450)'nin, 423'te henüz 4 yaşında iken Batı Roma imparatoru ilan edilen Valentinianus III. karçısında Roma'ya sa-hip olmak iddiası ile îtalya'ya ordu ve donanma sevk etmesi Batı Roma'yı Hunlara daha çok yaklaştırdı. Roma Senatosu'nun da küçük imparatorun yerine 1. "Notarius" (devlet baş müsteşarı) Johannes'i seçmesi üzerine o sırada 35 yaşında bulunan ünlü asilzade F. Aetius (Aesius), yardım sağlamak için Rua'nın yanına geldi. Hun imparatoru 60 bin süvari başında îtalya'ya yöneldi. Savaşa girmeden kuvvetlerini çeken Bizans'tan ağırca bir harp tazminatı alındı. İleride Attila ile hesaplaşacak olan Aetius gençlik çağının Roma tahtı içlerine karışmaktan doğan buhranlı anlannı Hun yardımı ile atlatmış, "magister militum" iken "konsül"lüğe yükseldiği 432 yılında Afrika'da Vandal kralı Geiserikh ile mücadele eden rakibi Bonifacius karşısında, canını Rua'ya sığınmak suretiyle kurtarmış, imparator Valentinianus'un annesi Placidia da Hun kuvvetlerinin îtalya'ya yönelmesi üzerine Aetius ile uzlaşmağa mecbur olmuştu.
Bütün bunlar Rua'nın kuvvetli şahsiyeti ile Hun devletinin her iki Roma'nın iç ve dış siyasetlerine yön verdiğini göstermekte idi. Artık Hunlara tabi "barbar" kavimlerin Roma'ya güvenerek herhangi bir harekete kalkışmaları bahis konusu değildi. Ancak, Bizans tarihçisi Priskos'un ifadesi ile "Rua'dan barışı yılda 350 libre altınla satın almış olan Theodosios II" yine de, Hun idaresinde yaşayan yabancıları gizlice kışkırtmaktan geri kalmıyordu. Bu sebeple Rua o zamana kadar mutad olan, Bizanslıların Hun imparatorluğundaki yabancılardan ücretli asker toplama faaliyetlerini ve Bizanslı tacirlerin Hun topraklarında ticaret yapmalarını yasak etti. Ülkesi dahilinde hiçbir Grek serbest dolaçamayacak ve ticaret belirli sınır kasabalarında yapılacaktı. Bu arada Rua, bir müddet önce Bizans'a sığınmış olan Hun ileri gelenlerinden Mama ile Atakam'ın oğullarının ve diğer Hun kaçaklarının iadesini istedi. Theodosios II. süratle andlaşma yolu bulmak ümidi ile elçilik hey'etini Hun başkentine göndermeğe karar verdi. Fakat o sırada Rua öldü (434 bahan). Bizans kudretli bir düşmandan kurtulduğu için seviniyor, piskopos Proculos, vaazlarında Tanrı'nın, dindar împarator Theodosios'un dualarını kabul ederek Bizans üzerinden bir tehlikeyi kaldırdığını söylüyordu Fakat Hun sınırlarına gelen Bizans elçilik hey'eti Rua'yı da gölgede bırakan bir başbuğ ile karşılaştı: Attila (Etil).
Hunların başına geçtiği zaman 39-40 yaşlarında olan Attila, babası Muncuk erken öldüğü için, amcası Rua'nın yanında yetişmiş, onunla birlikte seferlere katılmış, çeşitli kavimleri yakından tanımak imkânını bulmuş, devlet idaresini ve Hun iç ve dış siyasetinin esaslarını öğrenmişti. Memleketi büyük kardeşi Bleda (sonraları Macarlar tarafından Buda diye amlmıştır) ile birlikte devralmıçlardı. Fakat kaynaklarda açıklandığına göre, eğlenceden hoşlanan, enerjisi kıt Buda, ikinci planda kalarak, devleti ciddî bir hükümdar vasfını taşıyan kardeşine bırakmıçtı. Ordu ve dış ilişkilerin düzenlenmesi Attila'nın elinde idi. Amcaları Aybars (doğu kanadı elig'i) ve Oktar (batı ka-nadı elig'i), Rua zamanındaki yerlerini muhafaza ediyorlardı. Aralarında iddia edildiği gibi bir rekabet bahis konusu olmadıktan başka, Bleda da "ikti-dar hırsı ile yanan" Attila tarafından ortadan kaldırılmış değildi. Attila'nın yardımcısı sıfatı ile 11 yıl Hun imparatorluğunun idaresine katılan Bleda 445'te eceli ile ölmüştür.
434 yılı baharında Hun sınırlarına gelen Bizans elçilerini Attila, Tuna ile Morava nehrinin birleştiği yerdeki Bizans Margos (bugünkü Dubravica) kalesinin tam karşısında- Tuna'nın kuzey kıyısında- bulunan Konstantia surları önünde, at üzerinde karşıladı ve dinlenmelerine dahi izin vermediği elçilerin biri konsül-general, diğeri seçkin bir diplomat olan temsilcilerine, ta-leplerini, barış şartlan olarak yazdırdı. Konstantia Barışı (veya Margos Barışı) diye anılan bu andlaşmanın başlıca maddelerine göre, Bizans bundan böyle Hunlara bağlı kavimlerle müzakerelere, ittifaklara girişmeyecek, Hunlardan kaçanlara esir alınmış Bizans teb'ası dahil sığınma hakkı tanımayacak, Bizans elinde bulunanlar iade edilecek (Grek asılh olanlar için fidye verilebilecek), ticarî münasebetler yine belirli sınır kasabalarında devam edecek ve Bizans'ın ödemeyi taahhüt ettiği yıllık vergi iki katına (700 libre altın veya 50, 400 solidus) çıkanlacaktı.
Theodosios II'nin aynen kabul ettiği bu anlaşmanın hükümleri icabı olarak, Hunlara iade edilen kaçakları Attila, daha Bizans ülkesi içinde, Trakya'da Karsus (Bulgaristan'da Hirsovo) kalesinde astırdı. Bu durum Hunlar arasında olduğu kadar Bizans'ta, Roma'da ve diğer kavimler arasın-da Attila adının dehşet saçan bir otoritenin timsali haline gelmesine yardım etti. Bundan sonra Attila, imparatorluğun doğu bölgelerinde, at üzerinde, aylarca süren bir teftiş gezisi yaparak, îtil (Volga) kıyılarındaki Şaragur (Ak-Ogur)'ların ayaklanma teçebbüsünü bastırdı (435). Batı kanadının ağırlık merkezi Tuna etrafında, doğu kanadının ağırlık merkezi Dinyeper havalisinde olduğu tahmin edilen bu tarihlerde Hun imparatorluğunda, kaynaklardan (Priskos, Jordanes, P. Diaconus, J. Honorius vb.) takip edilebildiği kadar, başlıca şu topluluklar yer almışlardı:
a. Germenler (doğudan batıya): Doğu Got, Gepid, Turciling, Sueb, Markoman, Kuad, Herul, Rugi, Skir.
b. îslavlar (Orta ve Batı Rusya'da): Veneda, Ant, Sklaven.
c. îranlılar (Kafkaslar'dan Tuna'ya kadar, dağınık halde): Alan, Sarmat, Baştarna, Neur, Roxolan.
d. Fin-Ugorlar (Ural'dan Baltık'a kadar): Çeremis, Mordvin, Merya, Veşi, Çud, Est, Vidivari.
e. Türkler: împaratorluğun her tarafına yayılmış olarak Hunlar, Karadeniz kuzeyi düzlüklerinde Volga'ya kadar Beş-ogur, Altı-ogur, On-ogur, Şaragur, Azak'ın batısında Akatir. Volga'nın doğusunda Sabar ve başka Türk kütlelerdi.

Sayıları 45'e varan ve çeçitli dil ve soydan olan bu kavimler yalnız siyasî yönden bir birlik teçkil etmekte, yabancı kavim veya zümreler ancak reisleri, şefleri ve kralları vasıtası ile devlete bağlı bulunmakta idiler. Hun imparatorluğu dahilinde sükünet vardı. 442 yılında, Hun devlet meclisi başkanı ve başbakan olan   Onegesios ile Attila'nın büyük oğlıı îlek idaresindeki Hun orduları tarafından bastırılan Akatir isyanı dışında bu sükünet bozulmamıçtı. Halbuki Roma imparatorlu-ğunda, Kavimler Göçü dolayısiyle hareket halinde olan kavimlerin geçiş yolları üzerinde geniş ölçüde tahribat yapmaları, yerli halkın mahsülatını zorla ellerinden almaları vb. yüzünden patlak veren ve genişleyen köylü (Bagaudlar) isyanlan nizam ve asayişi iyice sarsmış, buna karşı Roma, Aetius vasıtası ile bir kere daha Hunlara müracaat zorunda kalmıştı. îki yıl kadar süren müdahale sonunda, Attila'nın gönderdiği Hun müfrezelerinin yardımı ile isyancı elebaşılar Aetius tarafından ortadan kaldınldı ise de bu defa da, Kral Gundikar idaresinde bugünkü Belçika bölgesine saldıran Burgondlarla savaşmağa mecbur olundu. Bilhassa Necker nehri boyunca cereyan eden muharebelerde Hun ordusuna batı kanadı elig'i Oktar kumanda edi-yordu ki, rivayete göre, Kral Gundikar dahil 20 bin Burgond'un öldüğü bu Hun-Burgond mücadelesi Almanların meşhur "Nibelungen" destanlarına konu teçkil etmiştir. Bütün "Germania"nın Hunlar tarafından zaptını tamamlayan bu savaşlar neticesinde, 436'yı takip eden yıllarda, şu kavimlerin de Türk idaresine alındığı anlaşılmaktadır: Burgondlar, Bayavurlar, Yuthanglar, aşağı Ren sahasındaki Franklar, Türingler, Longobardlar Hun hâkimiyetinin "Okyanus adaları"na, yani Kuzey Denizi ve Manş kıyılanna ulaştığı, hadiselere çağdaş tarihçi Priskos tarafından bildirilmiştir.
440'dan itibaren Attila Bizans'a karşı baskıyı artırdı. Çünkü Theodosios II, Konstantia andlaçmasının hükümlerine aykırı olarak, Hunlardan kaçanları iadede ağır davranıyor, hatta bunlardan bazılarını yüksek makamlara getiriyordu. Mesela Got menşeli Arnegisclus'u "general" rütbesi ile Trakya'da Hun sınırında vazifelendirmişti. Müşterek pazar yerlerinde Grek tacirleri Hunları aldatıyorlardı. Margos piskoposu, Konstantia civannda, kıymetli madenlerden yapılmış silahlan ve ziynet eşyası ile birlikte gömülen Hun büyüklerinin mezarlarını soymuş  bu davranış Hunları infiale sevk etmişti. Nihayet Bizans, yukarıda geçen Akatirler isyanında tahrikçi rol oynamıştı. Diğer taraftan Kuzey Afrika Vandal kralı Geiserikh, Akdeniz'deki harekatını engelleyen Bizans'a karşı Attila'dan yardım istemişti. Bu sebeplerle Attila'nın idaresinde olarak, Margos'un zaptı ile başlayan 1. Balkan seferi (441-442), Singidunum (Belgrad) ve Naissus (Niş) üzerinden Trakya'ya doğru gelişirken, Batı Roma'nın aracılığı neticesinde hızını kesti. Roma orduları başkumandanı Aetius, bundan böyle Theodosios'un andlaşma şartlarına riayet edeceğini garantilemek üzere kendi oğlu Karpilio'yu Hun sarayına rehine olarak göndermişti. Bu sefer sonunda Tuna boyundaki kaleler Hun idaresine geçmiş, daha geri hatlardaki tahkimat yıktırılmıç, Balkanlar'da Hunlara karşı durabilecek mukavemet yuvaları kaldırılmıştı.

445'te Bleda'nın ölümü üzerine tek baçına Hun imparatoru olan Attila, iktidarının çahikasına yükselmekte idi. Batı Asya ile Orta Avrupa'ya hakimdi. Her iki Roma'nın durumları meydanda idi. Attila'ya karşı koyabilecek bir kuvvetin kalmayışı, bir psikolojik belirti olarak, "savaş tannsı Ares'ın kılıcını Attila'nın ellerine verdi. Priskos'a göre, uzun zamandan beri kayıp olan bu kutlu kılıç bir Hun çobanı tarafından bulunarak Attila'ya getirilmişti. Artık dünyanm fethi yakındı, zira Ares'in kılıcı vasıtası ile yeryüzüne hükmetme yetkisinin Tanrı tarafından Attila'ya tevdi edildiğine inanılıyordu.

Bu duruma ilaveten Bizans'ın kaçakları geri vermekten çekinmesi, yıllık vergiyi ödemede isteksizliği 2. Balkan seferinin açılmasına sebep oldu (447). Attila'nın idaresi altında birkaç noktadan Tuna'yı geçen Hun ordusu, iki koldan ilerleyerek kaleleri, Sardika (Sofya), Philippopolis (Filibe), Marki-anopolis (Preslav), Arkadiopolis (Lüleburgaz) müstahkem mevki ve şehirlerini zapt ede ede ve Tesalya'da Termopil'e kadar geniş bir daire çizdikten sonra, Bizans başkentini kuşatmak üzere Athyra (Büyük Çekmece)'ya ulaştı. Orada, barış yapmak için Theodosios'un süratle gönderdiği magister ve patricius Anatolios, Attila tarafından kabul edildi ve anlaşmaya varıldı (Anatolios Barışı). Buna göre, Tuna'nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacak, buralardaki pazarlar yerine, artık bir Hun sınır şehri haline gelen Naissus(Niş)'da ortak pazar kurulacak, Bizans, harp tazminatı olarak 6000 libre altın ödeyecekti. Ayrıca yıllık vergi üç katına (2100 libre altın veya aş. yk. 150.000 solidus) çıkarılmıştı.

Bizans bakımından en ağır şart yıllık vergi idi. Her sene bu kadar altın tedarik edilmesi imparatorluğun takatini aşıyordu. Theodosios, sarayındaki ileri gelenlerin de tavsiyesiyle, garip bir kurtuluş yolu buldu: Bir suikast ile Attila'yı ortadan kaldırmayı planladı. Başında Edekon (umumiyetle kabul edildiğine göre, Skir Germenlerinin şefi. Fakat A. Vambery'ye göre Türk. Adın aslı Edikkün) ve Orestes (Pannonia'lı bir Romalı)'in bulunduğu Hun elçilik heyeti ile birlikte Bizans başkentinden Attila'nın devlet merkezine, yani Orta Macaristan'a doğru yola çıkan, tanınmış hukuk bilgini Maximinos bakanlığındaki heyette, seyahat notları, başta Attila ve çağı olmak üzere 5. asır Avrupa Türk tarihini ayrıntılı şekilde öğrenmemize yardım eden kâtip Priskos da dâhil bulunuyordu. Suikastı gerçekleştirmekle vazifeli Bigila'nın da katıldığı heyet 448 yılı yazında Hun başkentine (yeri belirlenememiştir) geldiğinde, durumdan Edekon vasıtası ile haberdar olan Attila, yaptığı alenî sorguda Bigila'ya maksat ve faaliyetlerini itiraf ettirdi. Bizanslıların hiçbirine dokunmadı, fakat Theodosios'a hitaben yazdığı şu mesajı hususi elçi ile imparatora yolladı: "Theodosios, Attila gibi, asîl bir bahanın oğludur. Atila, babası Mııncuk'tan aldığı asaleti mufıafaza etmiş, fakat Theodosios Attila'nın haraçgüzarı olmakla köle durumuna düşmüştür. Theodosios kölelik haysiyetini de koruyamamıştır, çünkü efendisi olan Attila'nın canına kıymak istemiştir. Attila'yı teskin etmek üzere Bizans' tan, derhal, yukarıda adı geçen Anatolios ile magister ve kançılar Nomos başkanlığında ikinci bir heyet yola çıkarıldı. Bu elçiler Hun başkentinde Attila'yı, tahminler hilafına, sakin ve yumuşak buldular. Zira Hun dış siyaseti değişmekte idi: İmparator Theodosios'un şahsında Bizans'ı tamamen kendi iradesine bağlı kabul eden Attila, artık Batı Roma'ya yönelme zamanının yaklaştığı kanaatine varmış bulunuyordu.
Batı Roma'ya esasen son mühim askerî destek 439 yılında yapılmış, ondan sonra yardımlar tedricen kesilmişti. Batı Roma, Hun devletine yıllık vergisini muntazaman ödemekle beraber gelişen yeni durumun farkında olan başkumandan Aetius, muhtemel bir Hun-Roma çatışmasına hazırlanmakta idi: "Barbarlarla münasebetlerini düzeltmiş, onlardan aldığı ücretli askerlerle, Türk usulünde, çoğu süvari birliklerinden kurulu ordular teşkiline girişmiş, Hunlara bağlı bazı kavimlerle gizli temaslar aramağa başlamıştı. Buna karşılık Attila da 443 yıllarında tekrar alevlenen ve Galya'dan İspanya'ya da sıçrayan köylü isyanları ile yakından ilgileniyor, Roma'ya karşı Vandallarla işbirliği imkânlarını araştırıyordu. O da, şüphesiz, Roma imparatorluğu ve "Barbarlardan meydana gelen bütün bir Batı dünyası ile hesaplaşacağı için işin ehemmiyet ve nezaketini takdir etmekte idi.
448'lerden itibaren iki yıl kadar süren Hun siyasî ve askerî hazırlığı tamamlanınca, Attila ilk diplomatik taarruzunu Roma'ya yöneltti. İmparator Valentinianus III'ün kız kardeşi olup, vaktiyle, evlenmek arzusu ile Attila'ya nişan yüzüğü gönderen ve 425'ten beri imparator hukukunu haiz olduğunu belirlemek üzere "Aııgıısta" unvanı ile anılan, delişmen tabiatlı Honoria'yı zevceliğe kabul ettiğini bildiren Attila, çehiz olarak imparatorluğun Honoria'nın hissesine düşen yarısını veya "Augusta"nın kocası sıfatı ile Roma İmparatorluğunun idaresine iştirak hakkını istedi. Önce oyalama yolunu tutan Valentinianus ile Aetius'un teklifi nihayet açıkça reddetmeleri, büyük Hun seferini meşru duruma soktu. Ren kıyılarındaki Ripuar Frankları ve Vizigotlarla ilgili bir iki anlaşmazlık da savaş havasını olgunlaştırdı.

451 başlarında Orta Macaristan'dan batıya harekete geçen Hun kuvvetlerinin mevcudu, 80-100 bini Türk, bir o kadarı da yardımcı Germen ve îslav olmak üzere 200 bin kişi civarında idi. Hun orduları Mart ayı ortalarına doğru Ren nehrini üç noktadan açarak Galya'ya girdiği sırada, îtalya'dan yola çıktıktan sonra, Hun düşmanı "barbar"ların sağladığı takviyelerle sayısı yine 200 bine yükselen Aetius kumandasındaki Roma ordusu Galya'da kuzeye doğru hızla ilerliyor; Hun ordulan Mettis (Metz)'i (7 Nisan) ve Durocortorum (Rheims)'i zapt ederek Paris yakınındaki Aurelianum (Orleans) şehrine ulaştığı zaman, Aetius da oraya yetişmiş bulunuyordu. Fakat karşılaşma Attila'nın Türk taktiğine daha uygun gördüğü Katalaunum (veya Campus Mauriacus /Kampus Mavriyakus/ sahası. Troyes şehrinin batısında Champagne ovasına doğru)'da oldu (20 Haziran 451) Batı dünyasının iki yansının birbiri üzerine yüklendiği, nihayet 24 saat süren ve iki tarafın çok ağır kayıplar verdiği (Jordanes'e göre 165 bin ölü!) muhakkak olan bu büyük savaşta kimin galip geldiği hala münakaşa edilmektedir. Avrupalı tarihçiler, ta A. Thierry'den beri (1856), Attila'nın yenildiğini söylerler ve buna Roma kuvvetlerinin imha edilmeden Hunların çekildiğini delil gösterirler. Ancak son araştırmalar meseleye biraz daha ışık tutmuş görünmektedir: Anlaşılmıştır ki, savaş gününün akçamı Roma ordusu dağılmış, birlikleri arasında irtibatı kaybeden başkumandan Aetius bile yanlışlıkla düştüğü Hun kıt'aları arasından güçlükle kurtulmuş, ertesi gün erken saatlerde, Roma'ya bağlı Batı Got ordusu, savaşta ölen kral Theodorikh'in oğlu Thorismund idaresinde, muharebe meydanından uzaklaşmış, ağır kayıplara uğrayan Frank kuvvetleri de onlan takip etmişti. Ayrıca bu savaşta Attila'nın gayesine ulaştığı da aşikardı. Batıyı hakimiyetine alabilmek için Roma imparatorluğunun insan ve asker deposu durumunda olan Galya barbarlarını saf dışı etmek isteği ile önce Galya'ya yürümüş olan Attila, Roma'nın bu tabiî müttefiklerinin savaş gücünü kırarak, Roma'yı desteksiz bırakmağa muvaffak olmuştu. Ünlü Aetius'un Roma'da gözden düşmesi bunun neticesi idi. Ordularını Galya ortasından oldukça sağlam ve disiplin içinde 20 gün kadar bir zamanda kendi başkenti bölgesine getirebilen Attila kudret ve "korkunçluğunu" muhafaza ettiğine göre, Kampus Mauriakus'ta Batı imparatorluğunun ne kazandığı, o sırada Roma'da sık sık sorulan suallerdendi. Nitekim, daha bir yıl geçmeden Attila, îtalya seferine başladığı zaman Roma'nın Hunlara karşı çıkaracak kuvveti kalmamıştı. Hadiselere çağdaş Prosper Tiro (Papa Leo I'in katibi)'nun kaydettiğine göre Aetius, mukavemet imkansızlığı dolayısiyle, împarator Valentinianus'un îtalya'dan ayrılmasını tavsiye etmekte idi.

Attila 452 baharında çekirdeğini süvari kuvvetlerin teşkil ettiği 100 bin kişilik ordusunu Julia Alpleri'nden geçirerek bugünkü Venedik düzlüğüne indirdi. Oradaki meşhur Aquileia kalesini zaptettikten sonra Po ovasına girdi. Aemilia bölgesini işgale başlayıp Roma imparatorluğunun o zamanki başkenti Ravenna'yı tehdit etmesi meselenin nihayete erdirilmesine kafi geldi. Roma sarayı endişeli, halk telaşlı, Senato ne olursa olsun barış yap-mak karannda idi. Kilise de bu arzuya katıldı. Sür'atle bir hey'et hazırlandı. Hitabeti ile meşhur Papa Leo 1 ("Büyük Leo") baçkanlığında konsül G. Avi-anus ve eski "praefecture" Trygetius'dan kurulu bu hey'et, Mincio ırmağının Po nehrine döküldüğü düzlükte ordugâhını kurmuş olan Attila tarafından kabul edildi (452 Temmuz ortası). Papa, imparator ve bütün Hıristiyan dünyası adına, büyük Türk başbuğundan Roma'yı esirgemesini rica etti. Beş yıl kadar önce kahir bir kuvvetle Çekmece ‘ye kadar geldiği halde nasıl İstanbul'u tahrip etmekten kaçınmış ise, Papa'nın ağzından Roma'nın teslim olduğunu öğrendikten sonra bu eski medeniyet merkezini korumayı da vazife sayan Attila, muzaffer ordusu ile başkentine dönerken, şüphesiz, tıpkı Bizans gibi, Batı Roma imparatorluğunun da kendi iradesine bağlandığı kanaatinde idi Priskos'un, 448'de Hun başkentinde Batı Roma elçisi Romulus'dan duyarak belirttiği üzere, şimdi sıra Orta-doğudaki Sasanîlerde idi. Oranın da himayeye alınması ile "dünya hâkimiyeti" gerçekleşecekti. Fakat bu, Attila'ya nasip olmadı. İtalya seferinden dönüçte, rivayete göre zifaf gecesinde herhangi bir iç kanama neticesi ağzından, burnundan kan boşanmak suretiyle öldü (453). Yaşı 60 civarında idi.

Attila, milletlerin hafızalarında ölümsüzlüğe ulaşmış tarihin nadir simalarından biridir. Hatırası etrafında İtalya'da, Galya ‘da, Germen memleketlerinde, Britanya'da, İskandinavya'da ve bütün Orta Avmpa'da asırlarca ağızdan ağıza dolaşan efsaneler türemiş, romancılara, ressamlara, heykeltıraşlara konu olmuş, hakkında en çok kitap yazılan şahsiyetlerden biri durumuna yükselmiş, tiyatro yazarlarına, kompozitörlere ilham vermiş, adına bir düzineye yakın opera bestelenmiştir. Son yarım asırda yapılan tarafsız tarih araştırmaları onun, Hıristiyan Orta-çagının taassup kokulu uydurmaları ile ilgisi bulunmadığını, Nibelungen Destanlar başta olmak üzere, çağdaşı kayıtları onu iyiliksever, babacan, çok yüksek vasıfta bir hükümdar olarak tanıdığını ortaya koymuştur.
Attila'nın ölümünden sonra, hatunu Arıgkan'dan doğan üç oğlu; sırasıyla îlek, Dengizik, îrnek, babalarının yerini tutamadılar. İmparator olan îlek, ayaklanan Germen kavimleri ile yaptığı Nedao (Avusturya'da) savaşında hayatını kaybetti (454). Çok cesur, fakat siyasî zekadan mahrum Dengizik, imparatorluk birliğini yeniden kurmak için neticesiz mücadeleler içinde çırpına çırpına nihayet bir Bizanslının kılıcı ile can verdi (469). îrnek ise, büyük kardeşlerinin ölümünden sonra, artık Orta Avrupa'da tutunmanın zorluğunu anlayarak, savaşlarda yorgun düşen Hunların büyük kısmı ile Karadeniz'in batı kıyılarına döndü.

İrnek idaresindeki Hunların, önce Güney Rusya düzlüklerinde görünen, sonra Balkanlar'da ve Orta Avrupa'da birer devlet kuran Bulgarlar ile Macarların teşekkülünde büyük rol oynadığı anlaşılmaktadır. Tarihî kayıtlarda Bulgar-Türk devletinin hükümdar ailesi olan Dulo (Doulo) sülalesi 'ne mensup gösterilen îrnek, Macar geleneklerinde, Macar kabilelerini Tuna boyuna getirerek orada yerleştiren Arpad hanedanı tarafından ata tanınmaktadır. 4. asırda Hunlara, Volga'dan batıya doğru rehberlik eden geyik motifli "Sihirli Geyik" efsanesinde de, Hunlarla Macarlar (Hunor-Moger) kardeş gösterilmiştir. Nihayet Macaristan'da yaşamış olan Sekellerin Hunların çocukları olduğu zannını uyandıran bir başbuğ Çaba Efsanesi vardır. Avrupa Hun kütlesi yalnız bu Türk devlet ve topluluklarının oluşuna ve kültür yönünden Batı Avrasya'sına sağlam bir zemin vermekle kalmamış, daha mühim olarak, Asya kıta’sında yer darlığı, kıtlık yüzünden veya siyasî-askerî bir sebeple sıkıntıya düşen ve bu tedirginlikten kurtulmak için huzurlu, rahat, hür yeni iklimler arayan Türk kütlelerine Batı yönünün açıcısı olmuştur. Aynı zamanda, yol üzerindeki îndo-îranî ve Germen gruplarını (Alanlar, Sarmatlar, Gotlar vb.) ileriye, uzaklara iterek veya kısmen kendi içinde eriterek temizlemek suretiyle bu yolu, sonraki 900 yıl müddetle Türk göçlerinin hizmetine hazırlamıştır. Bu noktanın bilhassa belirtildiği  batı araştırmalarında, Hunlar üzerinde Avrupa'nın çeşitli kültürel tesiri konusunda düşülen aşırılık da dikkatten kaçmamaktadır.
Attila'nın sarayında, yabancı kökenden görevlilerin bulunduğu, bunların yüksek mevkiler işgal ettiği ve Türk, Got, Latin dillerinin aynı ölçülerde konuşulduğu doğrudur. Ancak, halkı Germen ve Latin olan Avrupa kıta’sında tabii sayılması gereken bu durumun, derin kültür tesirinden ziyade, Hun-Türk imparatorluğunun niteliğinden doğduğunu kabul etmek daha isabetli olur. Nitekim Hun topluluğu ne dil, ne de hayat tarzı yönlerinden değişikliğe uğramamış, siyasî iktidar sona erince de oraları bırakıp Türk çevresine dönmek tercih edilmiştir. Buna karşılık, Hun hakimiyeti çağının Avrupa'da şu derin etkileri olmuştur:

ç. Batı Roma imparatorluğunun yıkılması (476. îtalya'nın ilk yabancı kıralı Odovakar, Attila'nın sadık adamlarından Edekon'un oğlu idi) ve büyük istila hareketlerinin başlaması üzerine çok mühim bir tarihî gelişme olarak, Roma-Germen gruplaşma eğiliminin uyanması yolu ile siyasî;

T.C.

…………………….  KAYMAKAMLIĞI

………………….. İlkokulu Müdürlüğü

……………….

Sayı:230/

Konu:02.09.2013onu:2013-2014 Öğretim Yılı Sene Başı

Öğretmenler Kurulu Toplantısı.

………………………………………….. İLKÖĞRETİM OKULU İDARECİ VE ÖĞRETMENLERİNE

2013–2014 Öğretim Yılı Sene Başı Öğretmenler Kurulu Toplantısı, ekteki gündem maddeleri görüşülmek üzere 02.09.2013 Pazartesi günü saat 10.00’da yapılacaktır.

Bütün öğretmenlerin belirtilen gün ve saatte hazır bulunmalarını rica ederim.

……………….

Okul Müdür

TOPLANTI GÜNDEMİ

1. Açılış ve yoklama.

2. Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın söylenmesi.

3. Tutanak yazımı için katip üye seçimi.

4. Türk Milli Eğitiminin ve ilköğretimlerin amaçlarının okunması.

5. İlköğretim Kurumları Yönetmeliği'nin incelenmesi, değişikliklerin gözden geçirilmesi.

6. 2012–2013 Öğretim Yılının değerlendirilmesi.

7. 2013–2014 Öğretim Yılı için planlanan hedefler.

8. Sınıf, ve Sınıf Rehber Öğretmenlerinin belirlenmesi.

9. Seçmeli Derslerin seçimi.

10. Ünitelendirilmiş Yıllık Ders Planları ve Günlük Ders Planları.

11. Zümre, Şube ve Veli Toplantıları.

12. Gezi, gözlem, deney ve çevre incelemeleri.

13. Sınıf kitaplıkları ve demirbaşlar.

14. Öğretmenlerin nöbet görevi.

15. Öğretmen ve öğrenci kılık kıyafetleri. (17849 R.G. Öğretmen – 2365 T.D. Öğrenci)

16. Mazeret izinleri, sevkler ve yapılacak işlemler.

17. Sınıf ve Branş Öğretmenlerinin tutması gerekli dosya ve defterler.

18. Duyurular, tamimler, genelgeler.

19. Bayrak törenleri ve diğer törenler.

20. Öğrenci davranışları, devam devamsızlık durumları.

21. Sınıf ve okulun temizliği, okul düzeni ve demokratik düzen.

22. Okul araç ve gereçlerin korunması, elektrik ve su kullanımı ile ilgili tasarrufa dikkat etme.

23. Belirli Gün ve Haftalar ile ilgili görev paylaşımı.

24. Okulda Oluşturulması Gereken Kurul, Komisyon, Ekip ve Komitelere öğretmen seçimi.

a) Okul Rehber Öğretmeninin seçilmesi.

b) Okul Rehberlik ve Psikolojik Danışma Servisi'nin oluşturulması.

c) Eğitim Kurulları Yönergesine Göre "Öğrenci Kurulu" na Öğretmen seçilmesi.

ç) Okul Aile Birliği'ne üyelerin seçilmesi.

d) Satın Alma Muayene ve Teslim Alma Komisyonu Komisyonu üyelerinin seçilmesi.

e) Demirbaş Eşya Sayım Komisyonu üyelerinin seçilmesi.

g) Öğrenci Davranışlarını Değerlendirme Kurulu üyelerinin seçilmesi.

h) Yarışmalar için "Yarışmalardan Sorumlu Komisyon" un oluşturulması.

ı) Milli Bayramlar için Kutlama Komiteleri'nin oluşturulması.

i) Okul Gelişim Yönetim Ekibi'nin Oluşturulması.

j) Toplam Kalite Yönetimi (TKY) Ekip'lerinin oluşturulması.

1) Teknolojiden Yararlanma Ekibi.

2) Etkin Ders İşleme Ekibi.

3) Temizlik Ekibi.

4) Bahçe Düzenlemesi Ekibi.

5) Okulu Güzelleştirme Ekibi.

6) Okullar Arası İşbirliği Ekibi.

7) Kütüphane Kurulumu Ekibi.

8) Fakir Öğrencilere Yardım Ekibi.

9) Okul-Veli İşbirliği Ekibi.

k) Sivil Savunma Ekibi ve Yangından Korunma Ekipleri'nin oluşturulması.

l) Yazı, Şiir ve Resim İnceleme Komitesi

25. Dilek ve temenniler

Bunlarda İşinize Yarayabilir:

01)  Açılış, yoklama ve kurul kâtipliğine 2 öğretmenin seçilmesi. * kurulun çalışma esaslarının açıklanması, 

02) Personelin tanıtılması, personel arasındaki iş bölümünün açıklanması, 

03) Bir önceki yılın genel hatlarıyla değerlendirilmesi,

* Son teftiş raporunun okunması, aksaklıkların giderilme yollarının belirlenmesi, 04) Yeni gelen emir, genelge, tebliğ ve değişikliklerin duyurulması,

05) Öğrenci kayıt-kabul, devam-devamsızlık, kılık-kıyafet durumunun görüşülmesi,

06) Zümre ve Şube öğretmenler kurullarının gündemlerinin tespiti, 

* Okul zümre başkanlarının belirlenmesi, * Bu kurulların yapılma zaman, gündem ve esaslarının belirlenmesi, 07) Ders planlarının yapılışında uyulacak usul ve esasların açıklanması,

* Ünitelendirilmiş yıllık planların idareye son teslim zamanının belirlenmesi, * Seçmeli derslerin belirlenmesi, 08) Öğrenci başarısını ölçme, sınavlar, sınıf geçme ve yetiştirme kursu açılması konularının görüşülmesi, 

09) Ders dışı eğitim faaliyetleri, proje ve performans görevlerinin veriliş ve değerlendirme esaslarının açıklanması,

10) İdarece seçilen şube rehber öğretmenlerinin kurula bildirilmesi, * Şube rehber öğretmenlerinin görevleri ve öğrenci tanıma çalışmalarının açıklanması, 11) Okulun yapısına, personel sayısına ve çevre imkânlarına göre kurulabilecek öğrenci kulüplerinin tartışılıp, tavsiyelerin belirlenmesi, 

12) Sosyal etkinlik danışman öğretmenlerinin seçimi, 

* Danışman öğretmenlerin görevlerinin açıklanması, * Kulüp çalışma odalarının belirlenmesi, * Sosyal Etkinlikler Kurulunun belirlenmesi ( T.D.2569, Md. 8 ) * Belirli gün ve haftalarda yapılacak çalışmaların öğrenci kulüplerine paylaştırılması, 13) Bunların dışında yapılacak sosyal, kültürel, sportif, izcilik, yarışma, sergi, v.s. faaliyetlerin ve bunları üstlenecek görevlilerin belirlenmesi, 

14) Veli toplantılarının gündemlerinin ve zamanlarının belirlenmesi,

15) Personelin maaş, ücret, izin, rapor, taltif, tecziye, v.s. hak ve sorumluluklarının 

görüşülmesi, 16) Öğretmen-öğrenci nöbet işleri ve vakit çizelgesinin uygulanmasının açıklanması, 

17) Yangın ekiplerinin oluşturulması, güvenlik tedbirleri ve yapılacak tatbikatların 

kararlaştırılması, 18) Eşya, araç-gereçlerin korunması, tertip-düzen, temizlik ve tasarruf tedbirlerinin görüşülmesi, 

19) Diğer görevlere, kurul ve komisyonlara seçimlerin yapılması, 

a-Aile birliği temsilcileri ( 1 idareci, 1 öğretmen asil ve yedek), 
b-Satın alma komisyonu üyeleri ( İ.Y. 100 ), 
c-Muayene ve teslim alma-( Demirbaş eşya sayım )-komisyonu üyeleri ( İ.Y. 101), 
d-Yazı inceleme kurulu üyeleri ( TD. 2569),
e-Rehberlik ve psikolojik danışma hizmetleri yürütme komisyonu üyeleri ( TD. 2524),
f-Psiko Sosyal Müdahale Komisyonu kurulması ( 2002/ 11 nolu Genelge ), 
g-Kütüphane öğretmeninin seçimi, 
h-Kütüphane kaynaklarının tespiti ve seçimi komisyonunun oluşturulması (TD. 2529),
ı-Öğrenci kurulu rehber öğretmeninin seçimi, ( İ.Y. 97),
i-Okul Gelişim Yönetim Ekibi’nin kurulması, ( İ.Y. 4/ i, 99), 
j-Öğrenci Davranışlarını Değerlendirme Kurulunun kurulması ( İ.Y. 113 ),
k-Yöneltme Öneri Kurulunun belirlenmesi ( TD. 2552), 
l-Bu kurul, komisyon ve görevlere seçilenlerin çalışma usul ve esaslarının açıklanması,
20) Öğretmenler arasında yapılan sınıf ve ders dağılımlarının duyurulması, * Haftalık ders program taslağının açıklanması, 

21) Öğretmenlerin görev ve çalışma esaslarının belirtilmesi,

22) Toplam Kalite Yönetimi ve Müfredat Laboratuar Okulları Yönergelerinin okunması, 

* T.K.Y. uygulama projelerinin gerçekleştirilmesi için komisyon kurulması (TD.2506, 2533),

23) İhtiyaç duyulan konularda Bakanlığa sunulacak hususların karara bağlanması, 
24) Varsa diğer konular, dilek ve temenniler ve kapanış.

***** İkinci yarıyıl başında, en geç ikinci haftanın sonuna kadar zorunlu olarak yapılan öğretmenler kurulunda da; öğretim yılı başında görüşülen gündem maddeleri aynen ele alınıp, bu konularda 1. dönem yapılan çalışmalar değerlendirilir ve varsa aksaklıkların düzeltilmesi için yeni kararlar alınır. Buna ilaveten, kurul gündemine; 

25- Mayıs ayında yapılacak yöneltme ile ilgili veli bilgilendirme toplantısının tarihinin belirlenmesi,

26- Sınıf ve şubelerin derslerdeki başarı düzeylerinin görüşülmesi,

27- Sosyal etkinlikler, toplum hizmeti çalışmaları, rehberlik çalışmaları, kurul ve komisyonların çalışmalarının değerlendirilmesi” 

28- Yöneltme Öneri Kurulunda görev verilecek branş öğretmenlerinin belirlenmesi (TD. 2552),

29- Bakanlığa sunulması gereken yeni öneriler ve soruların belirlenmesi, diye dört madde daha eklenir.

***** Öğretim yılı sonunda yapılan öğretmenler kurulunda ise; ikinci yarıyıl başındaki kurul gündemi aynen görüşülür, ancak buradaki değerlendirmeler öğretim yılının başından itibaren yapılan bütün çalışmaları kapsayacak şekilde yapılır ve görülen eksiklik ve aksaklıkların gelecek yılda nasıl düzeltilebileceğine yönelik tavsiye kararları alınır)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T.C.
İSTANBUL VALİLİĞİ
…………………………………… İlköğretim Okulu Müdürlüğü

Sayı:                                                                                                                  ……………………………….

Konu:ll. dönem sene başı Öğretmenler kurulu toplantısı

Tüm Öğretmenlere

2010–2011 Eğitim Öğretim yılı ll. dönem sene başı Öğretmenler kurulu toplantısı 08 Şubat Cuma günü saat 13.30 da Okul Toplantı salonunda yapılacaktır. Tüm Öğretmenlerimizin belirtilen gün ve saatte toplantıda hazır bulunmalarını önemle rica ederim

………………

Okul Müdürü

İlköğretim okulu 2.dönem başı öğretmenler kurlu toplantı gündemi

1-Açılış-yoklama
2-Saygı duruşu ve İstiklal Marşı
3–2011/2012 Eğitim Öğretim yılı 1.döneminin değerlendirilmesi.
4-Önceki toplantılarda alınan kararların gözden geçirilmesi.
5-OGS sınavına girecek öğrencilerin görüşülmesi.
6-Şube Rehber Öğretmeni ( 76 ) ve  kurulu (96) yapılan çalışmalarla toplantıya gelinecek
7-Zümre Zümre Öğretmenler kurulu (Madde: 95)
8-İlköğretimin Amaçları okunacak.
9-Öğrenci dosyaları (Madde:23)
10-Ölçme ve değerlendirme (32.35.36.38.40.maddeler) Proje-Performans-Dereceli Puanlama Anahtarı-Sınavlar vb
11-Not çizelgeleri (Madde:41–42–43)
12-Öğrenci başarısının değerlendirilmesi.(Madde:47)
13-Öğretmenin görev ve sorumlulukları. (Madde:64)
14-Yazılı emirlerin okunması. (Madde:65)
15-Özür bildirme ve izin alma. (Madde:66–67)
16- Toplantıya katılma. (Madde:69)
17-Araç-Gereç kullanma. (Madde:70)
18-Nöbet Hizmetleri. Madde:71)
19-Öğrenci kurulu (Madde:97)
20-Öğrenci Davranışlarını Değerlendirme kurulu (Madde:113)
21-Okul Gelişim Yönetim Ekibi (Çalışmalarla Birlikte Gelinecek)
22-Yönetme Yönergesi (Sekizinci Sınıflar)
23-Öğrenci Nöbet Hizmetleri. (Madde:138)
24-Kılık-Kıyafet (Madde: 141)
25-Okul-Çevre ilişkisi ( Madde:143)
26-Dershane Araç ve Bakımı (Madde:145)
27-Okul Kütüphanesi ve Sınıf Kitaplıkları (Madde:146)

28-Fotokopi çekim saatlerinin ayarlanması.
29-Okul, sınıf ve okul eklentilerinin tertip ve düzeni.
30-Beden Eğitimi dersinde dikkat edilecek hususlar.
31-Veli Toplantıları ve Öğrenci görüşmeleri.
32-Yapılacak olan Resim-Şiir-Kompozisyon vb. yarışmalara katılma.
33–2.dönem yapılacak sosyal ve kültürel faaliyetlerin gözden geçirilmesi.

 

34-Dilek ve Temenniler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

T.C

……………………… KAYMAKAMLIĞI

………………………………… İlkokulu Müdürlüğü

Sayı             : 61958378-903-

Konu          : Ders Yılı Sonu Öğretmenler

Kurulu Toplantısı.

…………………………………….. İLKOKULU ÖĞRETMENLERİNE

İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinin 94. maddeleri gereği 24.06.2013 Pazartesi günü saat 09.00 ‘da aşağıdaki gündem maddelerini görüşmek üzere Öğretmenler Kurulu toplantısı yapılacaktır.

Bilgilerinize rica ederim.

……………………….

Okul Müdürü

GÜNDEM

Açılış ve Yoklama Saygı duruşu ve İstiklal Marşı

Yazman seçimi

Gündem maddelerinin okunarak ilave edilmesi istenen konuların gündeme alınması.

Bir önceki öğretmenler kurul toplantısında alınan kararların okunması ve uygulamaların değerlendirilmesi

2012/2013 Eğitim Öğretim Yılının değerlendirilmesi.

Başarı – Başarısızlık sebepleri.

Sınıflara göre başarı – başarısızlık oranları.

Sosyal Kulüp ve Rehberlik çalışmalarının değerlendirilmesi.(Tüm Kulüpler Kısaca değerlendirilecek.)

Okulumuzda yapılan sosyal etkinliklerin değerlendirilmesi.

Yıl sonu yapılacak iş ve işlemler(Öğrenci Dosyaları, Ders defterleri, Ders kesim raporları, Sosyal Kulüp Faaliyet Raporları, Ödev ve yazılı kâğıtları, not defterleri, sınıf kitaplık listeleri ve kitaplar, Sınıf kitaplık ve öğretmen dolap anahtarları).

Sene boyu yapılan proje çalışmaları raporlarının değerlendirilmesi. Okuyan ve Yazan Okullar Projesi, AB Projesi ve uygulanan diğer projeler.

Kaynaştırma Öğrencilerinin Durumunun görüşülmesi.

Dilek ve temenniler.

Kapanış.

ÖĞRETMEN ANILARI

1980 li yıllardı Branşım olmamasına rağmen 8.sınıfların Din kültürü dersine giriyordum. Bir gün işlediğimiz konu üzerinde uzun uzun konuştuk. İnsanlar arsındaki sevgi ve saygı erozyonunu sokaklarda söylenen çirkin sözleri büyüğe saygı küçüğe sevgisizliği tartışırken arka sıradan bir kız öğrenci parmak kaldırdı; buyurun dedim, öğrenci ayağa kalktı ve bütün samimiyetiyle konuşmaya başladı

-Hocam sizi çok seviyoruz. Biz iki kardeşiz abimde burada (o sırada abisi olan erkek öğrencide ayağa kalktı) oda sizi çok seviyor. Bu anlattıklarınız burada konuşulanlar bizi çok etkiliyor. Biz Almanya’dan geldik babam burada çocuk yetişmez deyip bizi Türkiye ye getridir. Fakat inanın geldiğimize pişman olduk. Biz bir günün 24 saatinden sadece 4 saati sizinle beraberiz diğer 20 saati ailemiz sokağımız ve arkadaşlarımızla geçiyor. Sokağa çıkıyoruz küfür hakaret kavga eve giriyoruz sıkılıyoruz sonunda da bir sürü istenmeyen davranış ve hareketler ortaya çıkıyor…..

Aradan yılar geçmesine rağmen bu öğrencinin o gün söyledikleri de o anki hali de hiç gözümün önünden gitmez

Mustafa kültür

Zeytinburnu ilköğretim okulu

 

 


 

 

Odamda otururken kapı çalındı içeriye üç dört erkek öğrenci girerek

-Hocam size bir şey söylemek istiyoruz deyince

-Buyurun söyleyin, dedim

-Hocam bizim sınıfta ……………………………..……. Adlı kız öğrenci konuşurken çok çirkin konuşuyor, küfürlü sözler söylüyor, biz ne söylediğini size söylemeye utanıyoruz en uygun olarak size söylemeyi düşündük, deyince

-Peki, ne söylüyor burada kız öğrenci yâda bayan yok çekinmeyin söyleyin dememe rağmen öğrenciler söylemek istemediler ve çıkıp gittiler.

Başka öğrencileri de habersiz çağırıp sorduğumdan durumun gerçek olduğuna kanaat getirdim ve bahsi geçen kız öğrenciyi çağırdım odama geldi

-Kızım nasılsın dersler nasıl gibi giriş kısmının hemen başında

-Hocam bunu geçelim de esas konuya gelelim ne sormak istiyorsunuz söyleyin deyince

-Kızım sen arkadaşlarınla küfürlü sözlerle konuşuyormuşsun dememle öğrenci lafı yapıştırdı;

-Hocam söyleyin hangi Or...pu çocuğu söyledi!...

Adem Yıldız
Z. Burnu Tic.Meslek Lisesi Müd.

 


 

 

Ben sosyal bilgiler öğretmeni Hakan ÇİÇEK. 2006-2007 öğretim yılını asker öğretmen olarak geçirdiğim Kars Küçükyusuf köyündeki yaşanmış ilginç bir anımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Ekim ayının ortaları. Okulumuz sınıf öğretmeni Antakyalı Vedat ALIÇ derste son kullanma tarihi konusunu işliyor. Son kullanma tarihi geçmiş ürünlerin alınmamasını, alındıysa da iade edilmesini söylüyor. Bu arada sınıfta bulunan öğrenciler köy bakkalından aldıklarına bakıyorlar. Bir öğrenci aldığı bisküvinin son kullanma tarihinin geçtiğini fark ediyor. Bu durum üzerine sınıf öğretmeni öğrencisine teneffüste bakkala gidip bu ürünün son kullanma tarihi geçtiği için değiştirmesini ister.

Teneffüs biter öğretmen derse girer. Bir bakar ki öğrenci ağlıyor. Nedenini sorar öğrenci cevap vermez, utanır. Öğretmen ısrar edince arkadaşı gerçeği anlatır. Bakkalda yaşanan olay aynen şöyledir.

- Bakkal amca selamünaleyküm.

- Aleykümselam.

- Bakkal amca, bakkal amca bu bisküvinin son kullanma tarihi geçmiş.

- Ne diyon lan.

-Bakkal amca bunun son kullanma tarihi geçmiş yenisini ver.

- Senin ananı ............... Defol.

Öğretmenimiz öğrenciye "Peki oğlum sonra ne yaptın." diye sorar. Öğrenci de "Bisküviyi yedim hocam." der.

Şimdi biz bu yaşanmış olaydan neyi anlıyoruz.

HER KUŞUN ETİ YENMEZ

Hakan ÇİÇEK

 


 

 

 

ADIN ŞAD OLSUN SÜLEYMAN

Hakkâri ilinin bakır rengi dağlarının gölgesinde bir küçük ilçe olan Çukurca’da öğretmenlik yaparken sıra gelmişti askerlik görevini yapmaya. Tüm meslektaş arkadaşlarım gibi bende müracaatımı yapıp beklemeye başladım. Tahminen Çukurca’da asker öğretmen olarak öğretmenlik görevime devam edecektim. Tahmin edilen olmamıştı. Görev yerim yedek subay okuluydu. İlk günlerde Çukurca’daki öğrencilerimden ve öğretmen arkadaşlarımdan ayrı kalacağım için üzülmüş hatta bunalıma girmiştim. Ama sorun değildi, vatan görevi her yerde aynı olmalıydı. Günler birbiri ardına geçti. Zorlu eğitim süresi sona ermiş ve görev yerimizi belirleyeceğimiz kura çekim günü gelmişti. Ben Kıbrıs’ta görev yapacaktım.

Aynı günün gecesi gazinoda oturup tüm arkadaşlar beraber geçirdiğimiz son saatlerin şerefine çaylarımızı yudumlarken birinin boynunu bükmüş şekilde bana doğru yürüdüğünü gördüm. İyi akşamlar diyerek elini uzattı. Bu el daha sonra uğrunda gözyaşı dökeceğim Süleyman’ın eliydi. Benim Çukurca’da görev yaptığımı öğrenmiş. Kendisine de Çukurca görevi çıkınca o andan itibaren ümitsizliğe kapılarak hayalleri yıkılmıştı. Benim yanıma Çukurca ve Hakkâri ile alakalı bilgi almak için gelmişti. Hakkâri ile alakalı hiç bir şey bilmiyordu. Aslen Yozgat ilinde Türkçe öğretmenliği yapıyormuş. Yeni nişanlanarak askerliğe koşmuştu bu güzel öğretmenim. Ben Süleyman ile yaklaşık iki saat konuştum Hakkâri ve Çukurca’nın güzel yanlarından konuştum durdum. Çukurca’da akşamların bir başka olduğunu,  Zap suyunun o hırçınlığının insanı nasıl büyülediğini  ve en önemlisi eski günlerdeki gibi terör belasının artık yaşanmadığından bahsettim. Ben her konuştuğumda Süleyman’ın gözleri biraz daha açılıyordu. Yüzündeki tebessümlerin bana nasıl göz kırptığını hissedebiliyordum.

Zaman gelmişti hepimiz yeni askerlik görevlerimiz için kura çektiğimiz yerlere dağılacaktık. Sabah gazinoda Süleyman ile karşılaştık. O gece konuşmalarımla çok samimi olduğumu ve o günden beri içinin rahat olduğunu söylüyordu. Vedalaşarak ayrıldık. Süleyman öğretmen Hakkâri’ye gideceği için asla korkmuyordu. Asla çekinmiyordu. Süleyman’ın tek düşüncesi canından çok nişanlısından ayrı kalmak. Görev yaptığı Yozgat İlindeki öğrencilerinden ve meslektaşlarından ayrı kalmaktı.

Ben Kıbrıs’ta vatan görevimi yapmak için yola çıktım; Günler birbiri ardına geçip durdu. her şeyin bir sonu olduğu gibi bu işinde bir sonuna yaklaşmıştık. Kıbrıs’taki son günümde Yedek subay okulundan devre arkadaşlarıyla veda yemeğinde konuşurken derinden bir ses gelerek benim kalbimin ortasına bir hançer gibi saplanmıştı. Elimdeki çay bardağı yere düşerek tuz buz olmuştu. O derinden gelen ses Bir gün önce Hakkâri Çukurca’da Süleyman adında bir asteğmenin şehit olduğunu söylüyordu. Konuşmalar ardı arkası kesilmeden devam ediyordu. Bu şehidin Öğretmen olduğu hem de nişanlı olduğunu inat ederek söylüyordu. O gün kimseye bir şey söyleyemedim. Süleyman’ı tanıdığımı, Ruhunun Rabbine yükseldiği yeri ona benim anlattığımı kimseye söyleyemedim. Türkiye’ye dönme sevinci bende bir anda yerini utanca ve üzüntüye bırakmıştı.

Gerçek mesleğimiz öğretmenlik  olduğu bilinciyle askerlik psikolojisini zor da olsa üzerimden yavaş yavaş atmaya başlamıştım. Çukurca’ya dönmek ve köyümdeki okulda yarım bıraktığım işlere devam etmek üzere yola çıktım. Hiçbir şey tahmin ettiğim gibi olmamıştı. Çukurca Kaymakamı beni yanına çağırtmış ve bana İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü görevine düşündüğünü söyledi bana. Kaymakam Bey beni hiç tanımıyordu. Bana bu şekilde yaklaşması beni çok şaşırttı. Ben köyüme dönmek için yola çıkmıştım; Fakat Allah’ım beni Çukurca merkezde tuttu. Yeni görevim olan Şube müdürlüğü görevine başladım. İlk başta zorlansam da kolayca adapte oldum. Şu bir geçek ki hiçbir zaman öğrenciler ile uğraşmak gibi lezzetli bir iş olamaz. Yeni görevimde sürekli bürokrasi işleri bana haz vermiyordu.

Günler devam ediyordu. Terör zamanında Çukurca İlçesine bağlı boşaltılan bir köy vardı. O köy işler yoluna girdiği için tekrar köye dönüş projesi kapsamına alınmış ve sağda solda yaşayan haklı birer birer topraklarına dönmeye başlamıştı. Kaymakam Bey bir sabah beni odasına çağırarak; hayatımda hiçbir zaman unutamayacağım bir zaman diliminin tohumlarını attı. Köyün ismi Ormanlı idi. Köyün okulu 1994 yılından beri kullanılmadığı için harabeye dönmüş ve tekrar açılması gerektiğini bahsetti. Tabi bu işte bana düşüyordu. İŞ büyüktü sonuçta öğrenciler evlerinin hemen yanı başındaki okula kavuşacak ve rezillikten kurtulacaklardı. Ayrıca köye bir renk gelecekti. Ben hemen işe koyuldum.

Yeni okulun yapımı yaklaşık 3 ay sürdü. Mükemmel bir okul ortaya çıkmıştı. İki derslikli ve lojmanı olan. Hani derler ya biz sadece vesileyiz. Yapan o, Eden o, Eyleyen o. Ama insana yinede haz veren bir şeylerin olması çok güzel hele bu iş okul olunca. Okulun her tuğlasında benim parmak izim mutlaka vardır. Sınıflardaki tahtaların duvara çakılması, Bayrakların Asılması, Sıraların taşınmasına kadar her bir işi gocunmadan zevk alarak yaptım.

Her şey bitmişti. Ortaya Mükemmel bir iş çıkmıştı. Sıra geldi şimdi okulun ismini vermeye, çünkü okulun faaliyete girmesi için resmi isim işleminin yapılması gerekiyordu. Hakkâri’de meşhur bir adet vardır.  Yeni bir devlet kurumu yapılınca verilen isim mutlaka bu vatan için kanını dökmüş şehitlerden birisi olur. Bu Aziz şehitlerimizin isimleri verilerek bitmesi mümkün değil. Çünkü çok çiçeğimiz bu mazlum topraklarda solmuş. Benim aklıma bir isim gelmişti. Kaymakam Bey’den çekindiğim için bir türlü onunla bu fikri paylaşamıyordum. İçim içime sığmıyordu. Bir yolunu bulup bulduğum ismi Kaymakam Bey’e söylemeliydim. Bir sabah tüm cesaretimi toplayarak odasının kapısını çaldım. Hiç vakit kaybetmeyerek konuya girdim. O kadar heyecanlıydım ki heyecandan titriyordum. Beni heyecanlandıran korku filan değildi. Söyleyeceğim ismin sahibiydi. Evet, bu isim bir zamanlar silah arkadaşlığı yaptığım Rahmetli Süleyman ŞAHİN den başkası değildi.

Dönemin Kaymakamına durumu güzel bir şekilde anlattıktan sonra vatan ve millet duyguları çok ağır basan kaymakamımız benim bu isteğimi yani okulun isminin ŞEHİT ASTEĞMEN SÜLEYMAN ŞAHİN olarak konulmasını kabul etti. Bana hemen bu konuyu halledeceği sözünü vererek işe koyuldu. Aradan bir hafta geçti ve tüm Hakkâri devlet erkanı ile Vali beyi bekliyorduk. Çukurca ilçesinin yeni okulunu açılış töreni için. Nihayet okulumuzu vali bey açmıştı ve öğrenciler yani Süleyman’ın öğrencileri sıralarına oturmuşlardı bile. O sıralardan artık nice bu vatan için hizmet edecek Süleyman’lar yetişecekti artık. O Süleyman’lar yetiştikçe benim şehit devre arkadaşımın da kanı yerde kalmayacak……

Ruhun şad olsun şehit asteğmen Süleyman şahin

SERKAN METİN

Hakkari/2004

 


 

Halis TÜRK
Seyit Köyü İlkokulu Öğretmeni
GİRESUN

Öğretmenliğimin ilk yılları resim müzik gibi derslere çok önem veriyorum. Hatta köyde öğrencilerin yaptıkları resimleri toplayarak bir resim sergisi açtım bu sergi çok ilginç bulunduğundan bölge radyolarında bol bol anons edildi ve halkın ziyaret etmesi istendi.

Halk Eğitim merkezinde açılan sergideki resimlerden biri çok ilginç bulunmuştu öğrenci yaptığı resimde sisler arasında bir davul çalınıyordu. Resmin konusu da "Köyde düğün' dü" . Çocuğa resimde ne anlattığını sorunca:

-Köyde düğünü anlattım öğretmenim!...diye cevap verdi

-Peki burada hiç İnsan yok!...

-Benim gittiğim düğünde sadece davul görünüyordu öğretmenim.

 

 


 

 

Fazlı ŞİRİN
Faruk Timurtaş İlköğretim Okulu müdürü

 

Odamda otururken okulumuzun en çalışkan ve akıllı   öğrencilerinden ………………………………………….. içeri girip :

-Hocam ..................................Öğretmen bana vurdu. Buna hakkı yok suçum nedir diye sordum sen suçunu biliyorsun deyip kulağımı çekti, deyince olayın fazla önemli olmadığını fakat öğrencinin bunu gurur meselesi yaptığını anladım ve öğrenciyi sakinleştirmeye ve ikna etmeye çalıştım ona öğretmenin öğrenciyi hiçbir zaman dövmek isteklisi olmadığını onunda moralinin bozuk olabileceğini böyle basit meseleleri büyütmemelerini öğretmenlerin öğrencilerini bugün dövse de yarın mutlaka onu seveceğini söyledimse de pek anlamak istemediğini gördüm... Hala öğrenci şikâyetinde ısrar etmeye devam edince gülümseyerek:

-Peki, kızım sen de gel benim kulağımı çek ödeşin! Deyince durdu özür dilerim hocam deyip odadan çıktı.

 


 

 

Nevzat Korkut

Selim lisesi

 

Kendi hatalarımı görmek için Öğrencilere:

-Çocuklar benim taklidimi kim yapacak? Diye sordum. Sınıfın en zeki öğrencilerinden biri tahtaya kalktı ve taklidimi yapmaya başladı.

-İçeriye girdi sınıfın içinde bir tur attıktan sonra sobanın yanına vardı yanıp yanmadığını kontrol ettikten sonra arkadaşlarına dönüp:

-Bu soba niye yanmıyor? Öğrencilerse:

-Gaz yok hocam!...

-Gaz yoksa hindi de yok mu çocuklar?... ben her zaman böyle diyormuşum ama ben  hiç farkında değilmişim...

 


 

 

Mustafa Kültür                                                                                                    
Kocatepe okulu Eyüp

 

Öğretmenliğimizin ilk yılları toy tecrübesiz birer öğretmen adayıyız. Derste öğrencilere sigaranın zararlarını uzun uzun anlattım. Zil çaldı ve sınıftan çıkmadan sigarayı yaktım. Bu esna da   sınıfın en zeki öğrencilerinden Orhan yanıma geldi ve:

-Öğretmenim bize uzun uzun sigaranın zararlarını anlattınız ama hemen siz sigara yaktınız madem zararlı siz niye içiyorsunuz?

Birden ne diyeceğimi şaşırdım cevap vermedim ama işin gerçeği şuydu ki

Doğrusu Orhan çok haklı idi yanlışı yapan bendim.

 

 

 


 

 

NE ZAMAN MAAŞ VERECEKSİN

 

Ağustos ayının 20 leri gibi sabahleyin okula geldim içeri girdim bayanın biri peşimden içeri girdi. Herhâlde acelesi var erken kayıt yaptırmak istiyor, diye düşündüm. Yardımcı olayım diye

-Buyurun kayıt mı yaptıracaktınız?  Deyince

-Yok, hocam kayıt değil maaş almaya geldim. Vatandaş okulu Sosyal dayanışma fonu zannedip okula gelmiş

 

 

Yüksel Nazikoğlu
F. Timurtaş ilköğretim okulu Md. yard.

 

 


 

 

 

Mustafa Kültür
Kocatepe Okulu İ.O. Eyüp

Öğretmenliğimizin ilk yılları Eyüp İlçesinde bir okulda çalışıyorum okul müdürü Trabzonlu bayanın bir tanesi çocuğunu okula getirmiş okul müdürüne dert yanıyor, çocuğunu şikâyet ediyor.

Valla hocam ben bu çocuğa anlattım anlattım bir türlü öğretemedim. Geri zekâlımımdır, aptal mıdır, Laz mıdır nedir bir türlü anlamıyor.

Babam Arıkaya Köyü Öğretmeni Merhum Hasan Kültür'ün anısı

Mehmet B...... ı matematik dersinde tahtaya kaldırdım anlattığım konuyla ilgili kendisine bir örnek verip yapmasını söyledim. Uğraşıyor fakat bir türlü yapamıyordu. Sonunda çok sinirlendim kendisine bir tokat attım yere düştü ayağa kalkıp tekrar tahtaya sarıldı. Bu manzara karşısında kendimi tutamayıp bahçeye attım ve hüngür hüngür ağlamaya başladım. Mehmet’in suçu yoktu  yapmak istiyordu fakat yapamıyordu çünkü onun kapasitesi bu kadardı.

 

 


 

 

Mustafa Kültür

Zeytinburnu İlköğretim Okulu öğretmeni

Öğretmenlikte 5.yılım  ilk defa 1.sınıf okutuyorum. Öğrencileri tanımaya onlara bir şeyler vermeye azami gayret gösteriyorum. Aradan günler geçti  zamanla  okumayı öğrenen öğrencileri  ayrı gruplar halinde oturtup diğer öğrencileri yetiştirmeye çalışıyorum. Yeni öğrenciler okuyanların arasına katılıyor, eski okuyanlara tekrarlar yaptırılıyor. Yapılan çalışmalar pekiştiriliyor.

Yine bir gün sınıfa geldim okumayı söken öğrencilere bir hikâye kitabı verip okumalarını söyledim sinirli sinirli birkaç öğrenciye bağırdım bu arada içine kapanık iki yıllık Kenan adlı bir öğrencinin yanına vardım ve okumasını söyledim.

 

 

Çocuk korkudan kekelemeye başladı sinirlenip kendisine bir tokat attım o sırada zil çaldı öğrenciler dışarıya çıktı attığım tokattan pişman olmuştum bende öğrencelerin peşinden bahçeye çıktım. Kenan’ı takip etmeye başladım bu çocuk güzel okuyordu ne olmuştu ona yoksa ben mi yanlış yapmıştım diye düşünürken sezdirmeden Kenan'ı takip etmeye başladım, Kenan okulun arka bahçesine geçip duvara yüzünü dayayıp ağlamaya başladı pişmanlığım daha da arttı top oynayan öğrencilerin yanına gidip bende oynamaya başladım güya farkında olmadan topu Kenan'a doğru fırlattım hiçbir şey yokmuş gibi

-Kenan topu tut sende bizimle oyna dedim ve oynamaya başladık oyun, şaka derken Kenan bayağı neşelenmiş üzgün hali gitmişti, zil çaldı tekrar içeriye girdik yeniden Kenan'a okumasını söyledim Kenan gayet güzel okumaya başladı demek ki ben büyük bir hata yapmıştım sonrada bu hatayı düzeltmişim ya düzeltmeseydim belki de bir çocuğu kendi iç dünyasında bunalıma sürükleyip büyük bir vebal altına girecektim.

 

 


 

 

Bitlis'te bir köy okulunda  çalışıyordum bir gün okula müfettiş geldi. Dersime girdi. Öğrencilere dönerek:

-Çocuklar spiker ne demektir? Diye sorudu, bütün öğrenciler parmak kaldırdı bende hayret ettim çünkü ben sınıfta hiç bundan bahsetmemiştim bu öğrenciler bunu nereden biliyordu. Müfettiş bir öğrenciyi kaldırıp cevaplamasını isteyince çocuk:

-Beyaz eşek, diye cevaplayınca benim jeton düştü çünkü yörede spi kar,ker ise eşek anlamında kullanılıyordu e çocuklarda haliyle beyaz eşek diye cevap vermişlerdi...

 

Nazif Baydur
Faruk Timurtaş ilköğretim okulu

 

 


 

 

 

Mustafa Kültür

Zeytinburnu ilköğretim okulu

Okulumuzda bulunan alt özel sınıfa teftiş için müfettiş girer. Sınıf öğretmeni durumdan habersiz öğrencilere sessiz çalışmalarını kendisinin biraz uyuyacağını söyleyip masanın üzerinde kestirmeye başlar. Müfettiş içeri girince başkan:

-Sen kimsin? Diye sorar, müfettişse

-Ben müfettişim öğretmeniniz nerede deyince, başkan:

-Valla öğretmenin uykusu var, uyuyor, sakın ses çıkarma, eğer uyandırırsan senin de ananı ..ker benimde

 

 


 

 

 

Mustafa Kültür
Kocatepe İlk Okulu Eyüp

Öğretmenliğimin ilk yılları matematik dersindeyim örnek problemler çözdükten sonra üç öğrenciyi tahtaya kaldırıp birer alıştırma verip yapmalarını söyledim. Bir gün önce gelen kömürü yağmur altında gece yarısına kadar taşımaktan hem yoruldum hem de uykusuz kaldım uykusuzluk ve yorgunluktan masada otururken bir an uykuya kalmışım o sırada öğrenci verilen alıştırmayı bitirip seslendi:

—Öğretmenim tamam yaptım. Yanındaki arkadaşı çıkıştı

-Sus öğretmeni uyandıracaksın  derken uyandım sınıfla beraber gülmeye başladık.

 

 


 

 

Ahmet Özkaya
Gevaş Lisesi 1982

Öğretmenliğimin henüz birinci ayı öğrencilerin bizlere 1 Nisan  şakası yapacaklarına dair bazı duyumlarımız olduğundan çaktırmadan bekliyoruz acaba ne gibi bir muzırlık planladılar.

Derse girdim birden sınıfta bir gürültüdür koptu, sağa sola baktım bir şey göremedim ama sınıfta tıkıtık tıkıtık bir sesler öğrencilerde bir gülüşme kahkaha birde ne göreyim cevizi ucundan kırıp nasıl becermişlerse kedinin ayaklarını ceviz kabuğunun içine geçirmişler kedi zıpladıkça yere vuran cevizin sesleri kediyi korkutuyor bu sefer kedi daha hızlı koşmaya başlıyor hız arttıkça kedide can acısı ve korkuyla daha fazla hızlanıyor.

Hayvanı yakalayıp ayaklarını kurtardık ve salıverdik.

 

 

 

 


 

 

 

 

 

Mustafa Kültür

Kocatepe İlkokulu Okulu Eyüp

Derse giriş zili çalmış öğrenciler hızlıca içeri girmeye başlamıştı. Nevin adında küçük sevimli bir öğrencim vardı birden yere düştüğünü gördüm yanına koştum. Baktım kaşının üstü açılmış kanıyor yara bayağı büyük hemen kucağıma aldım Eyüp SSK hastanesine koştum çocuk kucağımda gitmeden önce de ailesine haber gönderdim. Hastaneye varıncaya kadar bayağı yoruldum içeri girdik nöbetçi doktoru bulduk yaraya baktı ve dikiş atılması için bizi bir odaya gönderdi. Dikiş hazırlıkları başladı fakat benim bir türlü içim almadığından dikiş atılırken yanından ayrılmak istedim hem annesi ve babası da gelmiş yanına varmak istiyordu fakat   Nevin elimi sıkıca tuttu ve:

-Öğretmenim ne olur beni bırakma!.. bu ses beni çok duygulandırdı ve kendisine annesi ile babasının geldiğini söyledim o ise:

-Olsun öğretmenim ben seni istiyorum beni bırakma deyip yattığı yerde elimi öpmeye ve kendine doğru çekmeye başladı  artık ne olursa olsun onu bırakamazdım ama herhalde öğretmenliğin büyüklüğü ve kutsallığı burada...

 

 

 

 


 

 

 

 

Mustafa  Kültür
Zeytinburnu İ.O.O

 

1984-1985 Öğretim yılı l. sınıf öğrencilerini okutuyorum. Sınıfa  geldim, sınıf başkanını çağırdım ve:

-Oğlum git yukarıda müdür yardımcısı Cemal Bakkal var ondan yoklama defterini al gel, dedim. Çocuk durdu ve bana bakarak:

-Öğretmenim! Senin Bakkal'a değil ‘de bizim Bakkal’a gidip o dediğin defteri alsam  olmaz mı? Yakın hemen şuracıkta...

 


 

 

Nişancı ne demektir

 

Sosyal bilgiler dersinde anlatılan konuları ders sonunda tekrar etmek düşüncesiyle öğrencilere sorular sormaya başladım bir öğrenciyi kaldırdım ve

- Kızım söyle bakalım nişancı ne demektir? Çocuk

- Öğretmenim kız istemeye gidenler söz kestikten sonra karşı tarafa bohça getirirler onlara nişancı denir!…

 

Aysel Başova

Zeytinburnu İlköğretim Okulu Öğretmeni

 

 

 

Öğrencilere ders bitiminde ödev verirken kesinlikle tembihledim yarın mutlaka konuyu ezberleyeceksiniz, öyle  ezberleyeceksiniz ki  gözleriniz kapalı yazacaksınız tahtaya.

Ertesi gün okula geldik derse girdik bir öğrenciyi tahtaya kaldırdım ve ödevi yazmasını istedim. Baktım çocuk gözlerini  kapatmış tahtaya yazmaya  çalışıyor göremediği içinde tahtada cümleler düz değil de yukarı doğru  uzanmış gidiyor. Kızım   ne yapıyorsun deyince çocuk

-Öğretmenim siz gözleriniz kapalı yazacaksınız dediniz bende bakmadan yazmaya çalışıyorum onun için düz yazamıyorum!..

 

 

Aysel Başova

Zeytinburnu İlköğretim Okulu Öğretmeni

 

 


 

 

Bilgisayar dersinde işleyeceğim konuda faydalanmak için öğrencilere Winword ü açın ve İstiklal Marşı'nı yazın dedim. Herkes yazmaya başladı bende arada dolaşıp kontrol ediyorum. Hatalar varsa uyarıyorum, sorulara cevaplar veriyorum birde baktım öğrencinin biri hemen bitirmiş interneti açıp sörf yapmaya başlamış.

-Sen niçin yazmıyorsun... diye sorunca

-Hocam ben yazdım... deyip hemen Word sayfasını açtı fakat yazılanın kopyala yapıştır olduğu belli oluyordu. Kızarak hemen onu sil ve yeniden yaz deyince

-hocam inan ki ben yazdım diye cevap verdi elime mausu alıp nasıl kopyala yapıştır uyguladığını ve nereden kopyasının anlaşıldığını kendisine gösterdim ayrıca da hemen onu sil ve yeniden yazmaya başla ama sakın kopyala yapıştır yapma uyarısından sonra öğrenci sayfayı sildi sonra bana dönerek

-Hocam yeniden kopyala yapıştır yapsam olmaz mı?...

 

Mustafa  KÜLTÜR


 

36 Sene öğretmenlik yaptım. Bu okulda görev yaparken Kubilay adında bir öğrencim vardı, 2. Sınıf’a geldiğimizde daha okumayı sökmemişti.

Bir gün öncesinden müfettiş geleceği haberini aldık. Dosyalar tamamlanıyor derken herkes bir telaş içindeydi.

Ertesi gün,    Müfettiş sınıfımıza teftiş amacıyla geldi, sınıf mevcuduna baktı, sınıfı saydı ve iki öğrencinin eksik olduğunu söyledi.

“Ogün” adındaki öğrencim hemen yerinden fırladı

-Ayhan hasta ama Kubilay okuma yazma öğrenemediği için öğretmenimiz ona sen yarın gelme dedi. Demesiyle o an ki mahcubiyetimi hala hatırlarım.

 

Hacer Sinangil

Behramağa İlköğretim Okulu öğretmeni

 


 

 

Vatandaşlık dersinde iyi insan nasıl olur topluma nasıl faydalı olabiliriz gibi konular üzerinde  duruyor sonrada çevremizden örnekler veriyoruz. Arka sıralarda bulunan bir öğrenci parmak kaldırdı ve:

-Hocam geçen gün otobüse bindim yolda birkaç kişi daha bindi arka tarafa geçtiler ve koltukların derilerini soydular deyince,

—Peki, o gençlere kimse bir şey demedi mi? diye sorunca çocuk hemen cevap verdi

-Yok, hocam genç değillerdi

—Ne idiler

-Yaşlıydılar hocam sizin yaşınızda vardılar deyince kendimi tutamadım uzun süre güldüm o zamanlar henüz 28 yaşındaydım ve kendimi daha genç çocuk görüyordum ama bir şeyler değiştiğini çocuk çok güzel ve samimi olarak bana söylemişti!..

 

Mustafa KÜLTÜR

Faruk Timurtaş İlköğretim Okulu Zeytinburnu

Öğretmen Olmak İstiyorum

Ben öğretmen olmak istiyorum.
Ben, şairimin mısralarında dil,
Genç kızımın gergefinde nakış nakış gül,
Aşığımın sazında tel,
Öpülesi bir el olmak istiyorum:
Ben, öğretmen olmak istiyorum...

en, çaresizliğin filizlendiği yerde ümit,
Korkunun mayalandığı yerde yürek,
Güçsüzlüğün güçlendiği yerde bilek olmak istiyorum;
Ben, öğretmen olmak istiyorum...

Şu öksüz yavruya sımsıcak kucak,
Şu yetim çocuğa yanan bir ocak,
Çorak toprağa yağan yağmur,
Azgın sulara bend,
Mehmet’imin elinde çağlar açan kılıç,
Doktorumun elinde derman saçan neşter
Mimarımın, mühendisimin elinde pergel, cetvel,
Ben ana ben baba,
Ben Fatih, ben İbni Sina,
Ben Mimar Sinan olmak istiyorum:
Ben, öğretmen olmak istiyorum...

Ben öğretmen olmak istiyorum...
Vatan evladına Türklüğü öğretmek için,
Ben öğretmen olmak istiyorum
İstiklal marşını gururla söyletmek için,
Ben, öğretmen olmak istiyorum
Milletimi muasır medeniyet seviyesine? Yükseltmek için...

Ben, zehirli mantarların,
Deve dikenlerinin ,
Ayrık otlarının boy attığı verimsiz bir toprak değil,
Ben;
Kırlarında elvan elvan çiçeklerin açtığı,
Dağlarında hür kuşların uçtuğu,
Pınarından susayanın içtiği,
Yollarından yiğitlerin geçtiği,
Çiftçisinin başak başak kardeşliği biçtiği
Bir vatan olmak istiyorum:
Ben öğretmen olmak istiyorum...

Ben öğretmen olmasam diyorum...
O zaman kim öğretir güzel Türkçemi
Henüz anne diyen dillere,
Kim öğretir insanlığı, duyguyu genç nesillere,
Kim öğretir büyüğünü saymayı,
Küçüğünü şefkat ile sevmeyi?


Ben öğretmen olmasam diyorum...
O zaman şu körpe fidan
Nasıl öğrenecek sert rüzgârlara göğüs germeyi,
Nasıl öğrenecek, çiçek açıp meyve vermeyi?
Şu gelinlik kızım ,
Şu bıyıkları yeni terleyen delikanlım
Kimden öğrenecek insan gibi sevilmeyi, sevmeyi;
Vatan için, millet için, bayrak için
Göz kırpmadan ölmeyi?

Ben öğretmen olmalıyım diyorum;
Çünkü vatanımı severim,
Çünkü bilirim vatan için ölmesini...
Alnımda şeref tacıdır
Tarihim, Cumhuriyetim, Türklüğüm...

Ben öğretmen olmalıyım diyorum;
Çünkü heyecan veriyor bana
Şu çeşme, şu kervansaray, şu cami, şu türbe;
Şu davul, şu zurna,
Şu halay, şu horon, şu bar, şu zeybek...
Bana heyecan veriyor
Anamın yazmasındaki oya, söylediği ninni, ağıt.
Tat alıyorum ekmeğimden, aşımdan
Gurur veriyor bana milli kültürüm...

Ben öğretmen olmalıyım diyorum;
Çünkü biliyorum affetmesini,
Biliyorum asil duygularla insanları sevmesini...

Ben öğretmen olmalıyım diyorum;
Çünkü inkar etmiyorum tarihimi
Hor görmüyorum geçmişimi,
Atalarım önümde en büyük rehber diyorum.
Çünkü ben özenmiyorum
İnsana, insanlığa saygı duymayan hiçbir fikre,
Çünkü ben bel bağlamadım
Örfüme, âdetime, dinime ters düşen çirkinliklere...

Sen öğretmen olmalısın kardeşim;
Sen namussun, vicdansın, adaletsin...
Sen müspet ilimsin kardeşim
Sen irfansın, inançsın geleceğimi aydınlatan...
Sen, buram buram tüten vatan sevgisi,
Sen, burcu burcu kokan Türklük duygususun.
Sen öğretmen olmalısın kardeşim,
Sen öğretmen olmalısın...

Biz öğretmen olmalıyız kardeşlerim;
Biz görmeyenlere göz,
Duymayanlara kulak,
Yürüyemeyenlere ayak olmalıyız...

Biz öğretmen olmalıyız kardeşlerim kızıyla, erkeğiyle
Layık olabilmek için
Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır? diyen
Ulu önder Atatürk’e...

Biz şairlerimizin mısralarında dil,
Genç kızlarımızın gergeflerinde nakış nakış gül,
Aşıklarımızın sazlarında tel,
Öpülesi bir el olmalıyız :
Biz öğretmen olmalıyız.

M. Nejat SEFERCİOĞLU

 


 

 

 

BİR ÇOCUĞUN YÜREĞİ

-Öykü şiir-


Yüreklerimizde yaşayan tüm öğretmenlerimize

Her nedense bu mevsimde
Bir buruk sevinç dolar içime
Çocukluğum canlanır içimde
Bir elimde anam, bir elimden babam tutar
İki el değil, sanki iki kanattır, onlar iki yanımda
Uçarım sevinçten... Ve ilk kanat çırpış böyle başlar
Uçarım, bir yuvadan öbür yuvaya
Uçarım, beni saran kucaktan aydınlatan ocağa
Bir ayrılık düşer çocuk bedenime
Daha doyamadan oyuncaklarıma
Bölünür yüreğim ortasından, kalır yarısı evde
Gözlerim kâh kapıda, kâh pencerelerde
Ninnilerimi bir melek söyler şimdi bana
Isıtır ellerimi, çözer düğüm düğüm dillerimi
Ağladıkça siler yanaklarımı ipekten eliyle
Tamamlar beni öğretmenim, tamamlar yüreğiyle
Bir çocuğun yüreği bir anaya, bir yâre
Birde bölünür öğretmene
Bir çocuğun yüreği
Körpe körpe salınır öğretmene
Çocuklarla dolar sokaklar kasımlarda

Yırtık pabuçlarımı alıp elime
Koşarım okulumun ilk günlerine
Giyerim önlüğümü yeniden, hünerli elleriyle dikmişti annem
Gözlerimde domur domur yaş
İçimde kıpır kıpır biraz sevinç, biraz telaş
Ceplerime çerez doldurur ninem, harçlık verir dedem
Ayaklarıma dolanır tekirim
Misketlerim, bebeklerim boynu bükük kalır odasında
Tozu dumana katarak bindiğim
Değnekten atımı  bile bırakır bahçe kapısında
Yürürüm bir yavru serçe gibi
Ürkek adımlarla
Sonra... Karışırım kalabalığa...
Ve göz göze gelirim onunla
O sadece bana bakar
İşte o an bir güven dolar ta ciğerlerime kadar
Yürekte büyür çocuk, yüreğiyle büyür
Ne kadar küçük olsada yaşım
Büyürüm içimde, bulutlara değer başım
Bir çocuğun yüreği bir anaya, bir yare
Bir çocuğun yüreği dal dal büyür öğretmene

Güneş 24 Kasımlarda yeniden doğar alnıma
Bir taze kan dolaşır damarlarımda
Kucaklar sımsıkı sevmeyi öğretir
Har sabah yeniden doğmayı öğretir
O
Yüreğimi
Kutsal bir sandık gibi
Açarken titreyendir
Bana doğru eğilen
Eğildikçe yükselendir
Eldir, Ayaktır, yürütendir
Düşleriyle geleceği büyütendir...
Adım çocuk, umutlarım tomurcuk
Hangi dalda açsam o ışık arar bulur beni
Anam gibi bağrına basar
Çınar gibi sarar beni
Bir çocuğun yüreği bir anaya, bir yare
Bir de açılır öğretmene
Bir çocuğun yüreği çiçek çiçek saçılır öğretmene

Bir serhat türküsü gezer dudaklarımda
Vatanım, Türkiye'm yükselir burcumda
Bir ışık yayılır
Edirne'den Ardahan'a
Esaret, yoksulluk ve karanlık üstüne
Gönüllerde bir kıvılcım çakar
Bir ateş yanar dağ başlarında
Toprak evlerde kandil kandil umut
Hudutlarda çırpınan bayrak olur.
Yanan mumdur, ışıyan yıldızdır gecelerde
Işıksız, yolsuz, çaresiz uzak köylerde
Işıktır, yoldur, tutunacak daldır
Hudutlara sığmaz, bir küçük yürekte
Bir yüreciktir sultandır
O çocuğun yüreği bir anaya, bir yâre
Bir de can olur öğretmene
O çocuğun yüreği  harman olur sevgilere

Bir destan coşkusu dolar yüreğime
Kurtuluşumuz canlanır gözümde
Kocatepe de duman tüter
Çoban ateşi değil, barut kokusudur genzimizi
Yakan
Sular bulanmıştır
Kanlarımızdır Sakarya ya oluk akan
Gün, ölüm kalım günü; gün davranma günü
İş başa düşmüştür
Süngüsü yoktur, kalemini süngü yapar
Mermisi yoktur

İstanbul da Milli Eğitim     Kasım 2002

 

 


 

 

BEN ÖĞRETMENİM ÇOCUKLAR

Ben öğretmenim çocuklar,
Unuttuğunuz yüzleriniz bende,
Gülüşleriniz, gözleriniz,
Dolaştığınız bahçelerde  kalan
İzleriniz bende.

Bazan sevgiyle dolu,
Bazan kırılmış,
Ama her zaman taze
O duygulu, sıcak, afacan,
Cana can katan sözleriniz bende.

Ben öğretmenim çocuklar,
Şimdilerdeki değil, eski sizlerle yaşarım,
Düşerseniz düşerim, koşarsanız koşarım.
İçimi bir tuhaf eder kan,
Sıyrılmış kollarınız, çizilmiş dizleriniz bende.

Unutmam hiçbirinizi,
Bininizi, on bininizi,
Kendiniz bile unuturken o günlerdeki kendinizi.
Ben görürüm, siz görmeden geçersiniz bazen,
İncinir o eski dost yüzleriniz bende.

Ben öğretmenim çocuklar,
Ayrılsam da sizinleyim sınıfta, bahçede, sokakta.
Hani arada bir kararırdı bakışlarınızda yeşil tahta,
Benim de içim kararırdı o zaman,
O zaman benden kaçan gözleriniz bende.

Sizi yüceltmede sabırsızlanır titizlenirdim,
Taşardı sesim koridorlara, salonlara,
Kayar gibi olurdu altınızda sıra.
İşte o vurucu rüzgâr da savrulan
Uçuk benizleriniz bende.

Bu kardeşten kardeş, babadan baba adama
Ne oldu dercesine kesilirdi nefesleriniz.
Bırakırmıydım eksik kalsın sizde bir yan
Bilgiden, sanattan, insanlıktan..
O gün o çığlığı koparan sizlersiniz bende.

Ben öğretmenim çocuklar,
Usul usul ince
Bereketli yağmurlar gibi yağmak isterim üstünüze.
Çalsın bütün ziller tepelerden, doruklardan
yine bu gün son dersiniz bende...

Coşkun ERTEPINAR

 


 

 

 

EMMİME MEKTUP

Bir köy öğretmeninin yaşadıkları

Emmi, Karlı dağların tepesinden

Soğuk suların gözesinden,

Dağların bittiği, ufukların tükendiği yerden,

Köyümü sana anlatayım mı?

Yaya yürünen karlı yolları

Geçiyor insanların sabırla şükürle yılları,

Gelmeyecek yolcuyu bekleyen gözleri

Mustafa emmiyi İsmail dayıyı sana anlatayım mı?

İstersen anlatmayayım yavruların yalın ayağını

Anlatayım sana ineklerini, koyunlarını

Doktoru isteyen yok veteriner arayanı

Çocuklarınsa şamarlandığını anlatayım mı?

Bunların yok başka düşüncesi karınları doydu mu?

Hele birde bol demlediysen demsiz çayı

Ama sen beceremezsin kırtlamayı

Yeğeninin çektiklerini anlatayım mı?

Defter yok kalem yok, Nasıl okutursan okut

Dimağlara bir şeyler ek sonra unut

Ben beceremiyorum okutabilirsen gel sen okut.

Çalışsan da emeklerinin boşa gideceğini anlatayım mı?

Fatma yine dersine çalışmamış,

Murat kalemsiz gelmiş,

Ali defterini evde unutmuş.

Bunlardan bana ne diyemediğimi anlatayım mı?

Yalnızlıkla geçen günlerimi,

Elbisesi yırtık, lastiği delik öğrencilerimi.

Birde beni mektupsuz bırakan EMMİMİ

Vefasız çıkan sevdiklerimi anlatayım mı?

Yine de güzeldir diye kendimi avuttuğumu

Bekliyorum, gelmeyeceğini bildiğim yolcuyu

Zaten kaybedersem birde umudumu

Burada yok olup gideceğimi anlatayım mı?

Ama ben ayakta durmalıyım anlatmalıyım davamı

Eğitmeliyim yarının büyüğü yavruları

Ben erisem bile saçmalıyım etrafıma ışığımı

Sen bilirsin davamı ama sana da anlatayım mı?

 

 


 

 

BİRMUALLİM

ÖĞRETMEN

Bir yolun başındasın, en güzel en ideal,

Bu mutlu yolculuğa ne olur benide al.

Henüz bir öğrenciyim yedi sekiz yaşında

Bir elimde tebeşir kara tahta başında.

Gönlüm mutlu günlerin en tatlı hatırasında,

Bu oturan ben miyim bir okul sırasında?

İşte arkadaşlarım buradalar, artık şenim,

Ders anlatacak şimdi, gül yüzlü öğretmenim.

Ben miyim  parmak kaldıran sana doğru.

Ödev yapmış olmanın gözlerimde gururu.

Bu bir nice zamandır, böylesi akıp giden.

Kaldı bu günaydınlar kaç yıllık teselliden.

Bu kaçıncı özleyiş, bu kaçıncı yolculuk?

Dağların annacından pırıl pırıl bir ufuk.

Bir okul bahçesinde düş gibi bu gün, yarın

Cıvıl cıvıl sesleri taşacak çocukların.

Öylesi serpilecek, hayatı saran büyü,

Sen de söyleyeceksin o güzelim türküyü.

Sende yaşayacaksın bu aşkı destan destan,

Gelişecek ilimle elbet bu güzel vatan.

İnsan bir fidan gibi her gün biraz daha hür,

Doğar hatıralarla, hatıralarla büyür.

Bir yolun başındasın en güzel en ideal,

Bu mutlu yolculuğa ne olur benide al.

Feyzi HALICI

 


 

 

 

 

İLK IŞIK

Sen sınıfa girdiğin zaman

Karanlıklar silinirdi kara tahtadan

Ağlayan kitaplar güler

Aç kalan umutlar beslenirdi

Önce içimizde kuşkuyu

Sonra korkuyu yıkardı bakışların

Sesinde sabahlar seslenirdi

Çiçek çiçek açılan gözlerimiz

Çakılıp kalırdı sevincin yüzüne

Bütün geçmiş gelecekle süslenirdi

Sen çıktıktan sonra sınıftan

Birinin sportotodan gelirdi sesi

Birinin kör karanlıktan

Biri bıyık bıyık binerken bir ata

Biri sakal sakal inerdi bir attan

İnan ki

Bazen ağlardık yalnızlıktan

Sen ki bahçıvanı idin geleceğin

Henüz ışımamış yüreklerimize

Güneşin rengiyle güller diktin

O güvercin kanatlı kitapları

İlk sen tutuşturdun ellerimize

Bize düşünceni değil

Düşünmenin yüceliğini öğrettin

Bu yüzden de bir sabah vakti

Siirt illerine sürgün gittin

Yücel Adnan

 

 


 

 

 

BEN BİR ÖĞRETMENİM

Ben bir öğretmenim

Okulların birinde

Duymayı, düşünmeyi öğretirim

Derslerimde.

Bir söz yumağıdır, ders dediğin de,

İnsan göklerinden, rahmet yerine

Kitaplar dolusu yağar da yağar...

Fikrin ve duygunun bahçelerinde.

Benim çocuklarım bu bahçelerde

Bu yağmur altında ıslanmadılar...

Bir yağmur sonrası gelin, seyredin!

Her taraf tepeden tırnağa bahar...

Bulutsuz, masmavi dünyalarına

Sevginin, sevincin güneşi doğar.

Böyle çocuklarla dolar her yanım.

Çocuklar kardeşim,

Çocuklar arkadaşım,

Canım...

Onlarda toplanmıştır

Geçip giden zamanım.

Bir parıltı görsem gözlerinde.

Bilgiden anlayıştan yana,

Bir hal olur bana.

Zannedersiniz ki,

Dünyalar benim.

Çocuklar, kitaplar, yazı tahtası,

Enine boyuna bütün zamanlar...

Dört duvar arası bir dershanede

Her dinden, her dilden gelmiş, insanlar,

Bizimle konuşur, hayal ederler...

Bağlanır kalırız kendilerine.

Hikâye anlatır, şiir söylerler,

Mutluluk üstüne, ümit üstüne.

Kurtulup çıkarız dar dünyamızdan!..

Sonsuz bir güzellik sarmıştır bizi,

Pırıl pırıl yanan gözlerimizi.

Her türlü yapmacıktan uzakta,

Temiz ve aydınlık dolu bir dünyada

Özlediğimiz hayatla

Yaşadığımız hayat canlanır

Karşımızda.

M. Gündüz GÖKTÜRK

 


 

 

 

BENİM GECELERİM

Ben bir muzdarip öğretmenim ama,

Kısa bir yol bilirim

Güneşe, aya...

Bir yol bilirim

Hıçkırıktan kahkahaya...

Yedi sekiz yıldan beridir,

Hamamda türkü söyler gibidir,

En güzel derslerimi

Geceleri veririm yatağımda...

Yumurcaklar beni dinler uzağımda,

Hepsi kulak kesilmiş!

Sınıf alabildiğine geniş mi geniş...

Geceler benim karatahtamdır,

Parmaklarım tebeşir.

Ben bir muzdarip öğretmenim ama

Fecrimde devler güreşir.

Kısa bir yol bilirim

Güneşe, aya...

Bir yol bilirim

Hıçkırıktan kahkahaya...

ASRAL Suat Salih

 

 


 

 

BEN  KELHOK KÖYÜNDE ÖĞRETMEN

Ben Kelhok köyünde öğretmen

Kopup gelmişim başkent yöresinden

Irmaklar geçmişim dağlar geçmişim

En son istasyonda inmişim trenden

Sonra alıp bavulumu

Keçi yollarına tırmanmışım

Giysilerimin yarısını çakırdikenlerini beğenmiş

Pabuçlarımı sevmiş yolumun sivri taşları

Köye girmişim bir gece yorgun argın

Ertesi gün alıp bu ilk mektubu yazmışım

Ben Kelhok köyünde öğretmen

On dokuzuna yeni basmışım

Telli Ahmet

 


 

 

 

 

Gökdelen köyü öğretmeni

Ben Gökdelen köyünde öğretmen Hasan

Ben onaltı martlarda varım.

Kutsallaşırım kürsülerde

Ben vatan olurum; geriliğe yumruk

Sevgi taşırım, sıcak mı sıcak

Ülkü olurum, ışık olurum

Ben Gökdelen köyünde öğretmen Hasan

Ben onaltı Martları düşünürüm

İpince bir sızı girer yüreğime

Dedikleriniz aklıma gelir bir bir

Milyon kez utanırım

Ben Gökdelen köyünde öğretmen Hasan

Ben onaltı Martlarda varım

Ertuğrul KARAKOÇ

 

 


 

 

 

KÖY ÖĞRETMENLERİ

Yurdumuz uçsuz bucaksız,
Gökte yıldız kadar köylerimiz var.
Ama uzak, ama harap, ama garipsi..
Alın benim gönlümden de o kadar.


Uzak köylerimizde kuşlar gibi
Her sabah çocuklar size uçar.
Ama küçük, ama büyüyen, ama güleç..
Alın benim gönlümden de o kadar.


Siz kara göklerin yıldızları,
Işıtın yurdumuzu sabaha kadar!
Ama düşe kalka, ama yiğit, ama umutlu..
Alın benim gönlümden de o kadar.

Çemişkezek'te, Patnos'ta, Malazgirt'te doğanlar!
Malazgirt'e, Çemişkezek'e, Patnos'a gitmezseniz,
Çocuklarınız öksüz kalır, yetim kalır,
Köylere ışık iletmezseniz.

Dağlara, vadilere, ovalara
Tespihler gibi saçılmış köyler,
Rüzgara karşı bir bayrak,
Sevinçle türküsünü söyler.

Sevinçle türküsünü söyler
Bir idare lambası küçük, solgun.
En azından üçyüz pare dam
Umudu en azından üçyüz çocuğun.

Ve onlar saçları uzamış,
Çatlak ellerinde çıkınları,
Üç saat, dört saat ötelerden
Yorgundur, sessizdir akınları.

Ve onlar, yıldızlar gibi
Gözleri ışıl ışıl yananlar.
Oyuncak için değil, kâğıt, kalem
Kitap için gizlice ağlayanlar.


Ve onlar âşıktan bilya,
Sopadan at yapanlar.
Kurt yavruları gibi, kuzular gibi
Dağ başlarını çınlatanlar.

........

Çemişkezek'te, Patnos'ta, Malazgirt’te doğanlar,
Bütün bunları düşünmelisiniz.
Yüce ırmaklar gibi sessiz, sürekli
Kağnılarla, arabalarla, kamyonlarla
Akıp köylere gitmelisiniz!


Yurdumuza ışık iletmelisiniz...


Cahit KÜLEBİ

 


 

 

 

 

 

ÖĞRETMENİM

Bütün karanlığın ulu güneşi,

Her gece gönlüme dol öğretmenim.

Kim ki çıkmak ister ömür dağına,

Ancak senden başlar yol öğretmenim.


Hep çürüsün sana küfreden diller,

Kökten kopsun sana taş atan eller,

Senden küçük güzellikler,

güzeller, Sendeki bir başka hal öğretmenim.


Satır satır düşüncemde kanımsın,

Kanımın içinde başka canımsın,

Yaratandan sonra küçük tanrımsın,

Sende hikmet, kudret bol öğretmenim.


Adaletin A harfini sen yazdın,

Zorlukları sen öğrettin, sen çözdün,

Hesabı keşfettin, atomu ezdin,

Sana tüm engeller kul öğretmenim.

Sen ağlarken ya ben nasıl güleyim?

Rehbersiz menzili nasıl bulayım?

Eline, gönlüne kurban olayım,

İşte bir canım var, al öğretmenim.


Mahzuni sızlanır övgüm az diye,

Benden neler çektin, oku, yaz diye,

Gene yatır dizlerine saz diye,

Beni ölene dek çal öğretmenim...

AŞIK MAHZUNİ ŞERİF

 

 


 

 

 

SEN ÖĞRETMENSİN

Sen, Yunusça sevdalanan yürek,
Sen Yusuf'ça bükülmeyen bilek
Sen, ipeğe sarılmış çeliksin;
Sen; öğretmensin.

Uzak dağ köylerinin çiğdem çiçeği
Öksüz nevruzu, zemherilerin.
Bahar muştusu kardelensin;
Sen; öğretmensin.

Hani,
Gün batımı tepebaşlarında
Yalnız ağaçlar olur ya;
Yurdumun dört yanında
En ücra dağ başlarında
Yalnız ağaçlar ihtişamında,
Kızıl gurup güzelliğindesin;
Sen; öğretmensin.

Ben tanırım seni,
Çektiklerini ben bilirim.
Dağ köylerinin tipi uğultularında
Yalnızlığını sigara dumanlarına
Efkârını memleket türkülerine yükleyensin;
Sen; öğretmensin.

Sen, bazen Volga, bazen Tuna
Bazen Seyhan, Deli Kür Çay
Bazen Çoruh, bereket yüklü Fırat,
Kaynağı Cennet olan Dicle'sin;
Sen; öğretmensin.


Fatihler yetiştiren Akşemsettin,
Yavuz'un can dostu Hasan Can.
Dervişsin Yesevi ocağında.
İnsan sarrafı,
Yarınların mimarı,
Ahlâk abidesisin;
Sen; öğretmensin.

Kara katran gecelere aydınlık
Sislere rüzgârdır ülkün.
Almadan veren elsin,
Mum gibi eriyensin;
Sen; öğretmensin.

Seni arayanların
Nerede bulacaklarını biliyorum:
Yunus'un sevgisinde,
Yusuf'un çilesinde,
Aydınlık yarınların gözbebeklerindesin;
Sen; öğretmensin..

Sen, elinde ak tebeşir
Kara tahta başında
Karanlık yarınlara
Ak ipliklerle
Aydınlık şafaklar örensin.
Sen; öğretmensin.

Ve
Yiğitçe kafa tutarken kahpeliklere,
Bileğini bükerken namertliklerin
Kahpe kurşunlarla vurulan devsin.
Bayrağın gölgesinde bayraklaşırken
Gönüllerdesin;

Sen; öğretmensin...


 

 

 

 

OKUL VE ÖĞRETMEN

Okul bir Kâbe’dir, öğretmen ışık,

Yüreğim onların aşkıyla vurur…

Olmuşum onlara ezelden aşık,

Onlardan gelir hep duyduğum gurur.

Öpüp öğretmenin nurlu elinden,

Tavaf et arkadaş ,sen de okulunu!…

Aşmayan ömründe bir köy belinden

Olmaz bu yurdun kölesi, kulu!...

Bizi yetiştiren onlardır, onlar.

Nurlanır onlardan gökteki hilal…

Şu büyük gerçeği biliyor milyonlar:

Onların eseri Mustafa Kemal!...

Koşalım okula haydi çocuklar,

Öğretmen bizleri bekliyor orada…

Aydınlık içinde kalsın ufuklar,

Biz de birer güneş olalım yurda…

Cemal Oğuz ÖCAL

(DİDEM EMRE 6/A 54)

İndirmek istediğiniz form üzerine mausun sağ kulakçığı ile tıklayıp açılan pencereden "Resmi farklı kaydet" seçeneğini tıklayrak belgeyi bilgisyarınıza indirebilirsinizekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 01

 

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 02

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 03

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 04

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 05


 

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 06

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 07

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 08

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 09


 

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 10

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 10

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 11

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 12


 

 

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 13

 

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 14

 

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 14

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 15

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 16

 

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 17

ekler meb ikogretim okuloncesi yonetmelik 26072014 18

 

 

sozlesme rnegi


 

 

04.05.2005 tarih ve 25805 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Arşiv Hizmetleri Hakkında Yönetmeliğin yürürlükten kaldırılmasına dair yönetmelik yayımlandığı tarihten itibaren; Milli Eğitim Bakanlığı Merkez, Taşra, Yurtdışı Teşkilatı ve bağlı kuruluşları, Devlet Arşiv Hizmetleri Hakkında Yönetmelik Hükümlerine tabi olup Arşiv malzemelerinin saklama süreleri açısından aşağıdaki cetvele göre işlem yapacaklardır.

Arşiv malzemelerinin saklama süreleri cetveli

SIRANO MALZEMENİNADI SAKLANACAĞI ARŞİV VE SÜRESİ (YIL)
1 Diploma defteri Okul, il veya ilçe MEM-Süresiz
2 Öğrenci Künye Defteri Okulda-Süresiz
3 Tasdikname Defteri Okulda-Süresiz
4 Sınıf Geçme Defteri Okulda-Süresiz
5 Sınıf Geçme Defteri Okul, İl ve İlçe MEM-Süresiz
6 Karne Kayıt Defteri Okulda-Süresiz
7 Okul Dışı Künye Defteri Okulda-Süresiz
8 Ders Denetleme Defteri Okulda-Süresiz
9 Günlük Nöbet Defteri Okulda-Süresiz
10 Öğretmen, memur,hizmetli devam- devamsızlık Defteri Okulda-Süresiz
11 Personel devam-devamsızlık cetveli İlgili Birimde-l yıl
12 Öğretmen not defteri Okulda-l yıl
13 Sınıf Ders Defteri Okulda-l yıl
14 Öğrenci Yoklama Defteri Okulda-2 yıl
15 Öğrenci Hasta Sevk Defteri Okulda-l Yıl
16 Hasta Kayıt Revir Defteri Okulda-l Yıl
17 Revir İlaç Sarf Defteri Okulda-5 yıl
18 Disiplin Kurulu Karar Defteri İlgili Birimde-l0 yıl
19 Öğrenci Eşya Dağıtımı Defteri İlgili Birimde-5 yıl
20 Öğrenci Taksit Defteri İlgili Birimde-3 yıl
21 Günlük Tabela Defteri İlgili Birimde-l yıl
22 Kurs Belgesi Defteri İlgili Birimde-Süresiz
23 Demirbaş Eşya Defterleri (Bakanlık onay İle değiştirildikten sonra) İlgili Birimde-5 yıl
24 Demirbaş Eşya Özet Defteri İlgili Birimde-Süresiz
25 Teftiş Defteri İlgili Birimde-Süresiz
26 Gelen-Giden Evrak Defteri İlgili Birimde-5-yıl
27 Ortak kayıt defteri (Kooperatif) İlgili Birimde-Süresiz
28 Yönetim Kurulu Karar Defteri İlgili Birimde-5 Yıl
29 Envanter ve Bilanço Defteri İlgili Birimde-5 yıl
30 Ortak Alışveriş Defteri İlgili Birimde-3 yıl
31 Temizlik Malzeme Sarf Defteri Okulda-5 yıl
32 Takım Dağıtım Defteri İlgili Birimde-l yıl
33 Ruhsatname ve Muadelet Vesikaları Kütük Defteri İlgili Birimde-Süresiz
34 Yoğaltım Defteri Okulda-5 yıl
35 Ayniyat ve Yevmiye Defteri Okulda-5 Yıl
36 Kasa Defteri Okulda-5 yıl
37 Ambar Esas Defteri İlgili Birimde-5 yıl
38 Alacaklılar-Borçlular Defteri İlgili Birimde-5 yıl
39 Depo Defteri İlgili Birimde-Süresiz
40 Üye Kayıt Defteri İlgili Birimde-Süresiz
41 Danışma Kurulu Kararı Defteri İlgili Birimde-l0 yıl
42 Kol Faaliyetleri Defteri İlgili Birimde-5 yıl
43 Maaş-Ücret Defteri İlgili Birimde-Süresiz
44 Ek Ders Ücretleri Defteri İlgili Birimde-5 yıl
45 Ödenek, Avans-Kredi Defteri İlgili Birimde-5 yıl
46 Öğrenci Dosyası (Gündüzlü,Yatılı,Burslu) Okulda- Süresiz
47 Yurtdışında Öğrenim Gören Dövizli, Dövizsiz Özel-Resmi Öğrenci Dosyası İlgili Birimde-Süresiz
48 Kanaat Not Çizelgesi Dosyası Okulda-3 yıl (Denetim Görmesi  Şartıyla)
49 Öğretmenler Kurulu Tutanakları Dosyası Okulda-5 yıl
50 Disiplin Kurulu Belgeleri Dosyası Okulda-6 yıl
51 Öğretmenlerin Haftalık Ders Dağıtım çizelgesi Okulda-3 yıl ilgili Dairede l yıl
52 Personel Özlük Dosyası Son görev yaptığı yerde 66 yaş kadar
53 Gizli Yazılar Dosyası (Yönetmeliğin 7. Maddesine göre gizliliği kaldırılmayanlar) Seferberlik Dosyası İlgili Birimde- Süresiz
54 Gider Tahakkukuyla ilgili Dosyalar

İlgili Birimde-5 yıl (Sayıştayda İlamı

Kesinleşmesi Şartıyla

55 İnceleme-Soruşturma Dosyası Soruşturmayı Yapan Birimde-Süresiz
56 Yüksek Disiplin Kurulu Kararları İlgili Birimde-Süresiz
57 Sicil Dosyaları İlgili Birimde l0l yıl saklandıktan sonra Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğüne gönderilecek
58 Emeklilik Dosyası İlgili Birimde-Süresiz
59

Mecburi Hizmet Takibat Dosyası

(Takibat Bittikten Sonra)

İlgili Birimde-5 yıl
60 Stajyerlik Dosyası Okulda-5 yıl
6l Kapanan Özel Öğretim Kurum Dosyaları İlgili Birimde-5 yıl
62 İdari Dava Dosyaları İlgili Birimde-l0 yıl
63 Konut Tahsisi Dosyası İlgili Birimde-Süresiz
64 Konut Kirası Dosyası İlgili Birimde-5 yıl
65 Yurtdışı Teşkilatının Avans Kredi ve Mahsup Dosyaları İlgili Birimde-5 yıl (Sayıştayda İlamı Kesinleşmesi Şartıyla)
66 GAP Projesi ile ilgili Dosyalar İlgili Birimde-5 yıl
67 Milli Güvenlik Siyaseti ile ilgili Yazışmalar Dosyası

İlgili Birimde-5 yıl, Bakanlık Arşivinde

Süresiz

68 Eğitim- Öğretim Yüksek Kurulu, Talim ve Terbiye Kurulu, Danışma Kurulları ve sürekli Kurulların Kararları Milletlerarası Antlaşmalar, Projeler Kararlar İlgili Birimde-5 yıl Bakanlık Arşivinde l0 yıl saklandıktan sonra DAGM. Devredilecek.
69 Resmi Burslu Yüksek Ögrenim Öğrencilerinin ödeneklerinin tespit Edilmesine ait Bakanlar Kurulu Kararları İlgili Birimde-Süresiz
70 Şura Toplantılarıyla ilgili karar, plan ve dökümanlar İlgili Birimde-5 yıl, Bakanlık  Arşivinde süresiz
71 Ders ve yardımcı ders kitaplarının asılları ile bunlara ait programlar ve şartnameler İlgili Birimde-Süresiz
72 Talim ve Terbiye Kurulu Mütalaaları İlgili Birimde-Süresiz
73 Öğretim Programları ve bunlara ait raporlar, kararlar İlgili Birimde-Süresiz
74 Eğitim ve Öğretimle ilgili araştırma ve Değerlendirme raporları İlgili Birimde-Süresiz
75 Özlük haklarını belirten diploma, tasdikname ve benzerinin denkliğini gösteren belgeler İlgili Birimde-l0 Yıl
76 Kurum, Kuruluş ve şahıslarla yapılan Sözleşmeler, protokollar İlgili Birimlerde-Süresiz
77 Kalkınmada öncelikli illerin yatırımlarıyla İlgili plan, program ve raporları İlgili Birimde-5 yıl
78 Okul, kurum ve öğretmen denetleme raporları İkinci bir denetim geçirmek şartıyla İlgili Birimde-3 yıl
79 Faaliyet programları, brifing dosyaları, Faaliyet raporları ve çalışma takvimi İlgili Birimde-l yıl
80 Yıllık icra plan ve programlarıyla ilgili dökümanlar İlgili Birimde-5 yıl
81 Genel Kurul, Yönetim Kurulu kararları ve blançolar İlgili Birimde-l0 yıl
82 Özel eğitim uygulananlara ait her türlü Test,rapor ve benzeri belgeler İlgili Birimde-Süresiz
83 Merkezi sistemle yapılan sınav sonuçları İlgili Birimde-l yıl
84 Eğitimci lider tezleri İlgili Birimde-Süresiz
85 Yazılı Yoklama Kağıtları Okulda-l yıl
86 İmtihan kağıtları ve tutanakları Okulda-2 yıl
87 Öğrenci yoklama fişleri Okulda-2 yıl
88 Stajyerlik onayları İlgili Birimde-l5 yıl
89 Okul ve kurum açma kapama onayları İlgili Birimde-Süresiz
90 Yurtiçi ve yurtdışı geçici görevlendirme onayları İlgili Birimde-5 yıl
91 Yıllık, mazeret ve sağlık izini onayları İlgili Birimde-3 yıl
92 Terfi teklifi cetveli İlgili Birimde-l yıl
93 İlkokul öğretmenlerinin atama ve nakit Kararnameleri listesi İlgili Birimde-3 yıl il MEM. süresiz
94 Kadro ihdas ve tenkisleri İlgili Birimde-5 yıl
95 Kadro kaybı İlgili Birimde-Süresiz
96 Kadro Değişikliği cetvelleri İlgili Birimde-Süresiz
97 Dolu kadro değişikliğine ait isimlendirme listeleri İlgili Birimde-l0 yıl
98 Vizeli kadro cetvelleri İlgili Birimde-5 yıl
99 Sürekli işçi kadrolarına ait vizeli cetveller İlgili Birimde-Süresiz
100 Yan ödeme ve özel hizmet tazminatı  
101 Vizeli cetvelleri İlgili Birimde-5 yıl
102 Sigorta primi belgeleri İlgili Birimde-Süresiz
103 Öğrencilerle ilgili sözleşmeler Okulda-5 yıl
104 İl MEM. Öğrencileri yetiştirme ve imtihanlara hazırlama kursları fonu hesabı formu İL MEM-5 yıl
105 İlçe MEM. Öğrencileri yetiştirme ve imtihanlara kurs merkezi toplam bütçesi formu İlgili Birimlerde 5 yıl
106 İstatistikler ve ilgili dökümanlar Bilgiyi veren birimlerde l yıl, değerlendirecek birimde süresiz
107 Tarihçeler İlgili Birimlerde-Süresiz
108 TBMM’de verilen soru önergelerine gönderilen cevaplar İlgili Birimde-l yıl
109 Film (Negatif) İlgili Birimde- Süresiz
110 Film (Pozitif-Kopya) İlgili Birimde-l0 yıl
111 Eğitim ve Öğretimle ilgili şura, seminer sergi, yarışma ve benzeri faaliyetlerle fotoğraf, albüm, slaytses ve görüntü bantları İlgili Birimde-Süresiz
112 Kullanılmayan (Deşifre olmayan) imtihan soruları İlgili Birimde-Süresiz
113 Merkezi sistemle yapılan imtihanlara ait soru kitapçıklarının birer örneği İlgili Birimde-Süresiz
114 Unesco, yerli ve yabancı kuruluşlarca yurtiçinde veya yurtdışında sağlanan imkanlarla staj, kurs, master, doktora öğrenimi görenlere ait evrak İlgili Birimde-Süresiz
115 İncelenerek okullara tavsiye edilmesi isteğiyle Bakanlığımıza gönderilen ve incelendikten sonra uygun bulunan veya bulunmayan kitap ve diğer eğitim araçları İlgili Birimde-5 yıl
116 Hibe yolu ile temin edilen makine, teçhizat, taşıt ve benzeri malzemelere ait belgeler İlgili birimde-Süresiz
117 Ayniyat talimatnamesi gereğince düzenlenen alındı, devir-teslim, sayım, kayıttan düşme tutanakları ve benzeri belgeler İlgili Birimde-5 yıl
118 Demirbaş eşya tahsis emirleri İlgili Birimde-5 yıl
119 Satınalma işlemleriyle ilgili karar İlgili Birimde-5 yıl (Sayıştay ilamı kesinleşmesi şartıyla)
120 İhale evrakı ve benzeri  
121 Aidat tahsilat makbuzu ve dekontlar Okulda-3 yıl
122 Resmi PTT pulu istek fişleri, makbuzları ve sarf cetvelleri İlgili Birimde-5 yıl
123 Öğrencinin tahakkuk eden yevmiyeleri cetveli                   (Döner sermayeli kurumlarda) İlgili Birimde-5 yıl
124 Döner sermaye muhasebesi ve işlemleriyle ilgili belgeler İlgili Birimde-5 yıl
125 Diğer kurumlardan alınan uygulamaya esas görüşler İlgili Birimde-Süresiz
126 Bina, arsa ve arazi tahsisi onayları, tapu, tapu tahsis belgeleri ve imar planları İlgili Birimde-Süresiz
127 Gayrimenkul kamulaştırma, satınalma belgeleri İl MEM.ve ilgili Birimlerde- Süresiz
128 İnşaat ve tesisat hesap ve projeleri ödenek tahsis, tenkis ve aktarma yazıları İlgili Birimde-l yıl
129 Ödeme emirleri ve icmali İlgili Birimde-l yıl
130 Bütçe ve yatırım tesisleri İlgili Birimde-l yıl
131 Kanun teklifleri (Kanunlaştıktan sonra) İlgili Birimde-l yıl
132 Sayıştay ilamları, yargı kağıtları ve Sayıştayla bu konuda yapılan yazışmalar İlgili Birimde-5 yıl
133 İcra kesintileri listesi İlgili Birimde-l yıl
134 l050 Sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu ve Devlet Muhasebesi Muamelat Yönetmeliği Gereğince tutulacak defter ve belgeler İlgili Birimde-Süresiz
     

 

 


 

OKUL SERVİS ARAÇLARI DENETLEME FORMU
ARACIN TÜRÜ   EV ADRESİ  
ARACIN PLAKASI   TAŞIDIĞI ÖĞRENCİ  
ARACIN MODELİ   ARACIN GÜZERGÂHI  
SÜRÜCÜ ADI   DENETLEME TARİHİ  
TELEFON GSM   DENETLEME AYI  
SIRA NO MEVZUAT İLE ÖNGÖRÜLEN KURALLAR MEVZUATA UYGUN MEVZUATA UYGUN DEĞİL EKSİKLİĞİN GİDERİLMESİ İÇİN VERİLEN SÜRE
SEVRİS ARAÇLARI VE SÜRÜCÜ İLE İLGİLİ DENETLEME SONUÇLARI
1 Taşıma kapasitesi üzerinde öğrenci alıyor mu?      
2 Görevli rehber personel bulunuyor mu?      
3 Servis aracının yaşı yönetmeliğe uygun mu?      
4 “DUR” yazılı kırmızı ışıklı lamba bulunuyor mu?      
5 Aracın arkasında standartlara uygun “OKUL TAŞITI” yazısı bulunuyor mu?      
6 Öğrencilerin kolayca ulaşabileceği cam ve çerçevenin sabit olup olmadığı?      
7 Servis aracında “İlkyardım Çantası ve Trafik Seti” bulunuyor mu?      
8 Servis aracında yangın söndürme tüpü bulunuyor mu?      
9 Güzergah İzin Belgesinde belirtilen güzergaha uyuluyor mu?      
10 Servis aracının kapıları mevzuata uygun mu?      
11 Öğrenciyi taahhüt ettiği şekilde götürüp getiriyor mu?      
12 Sürücünün kıyafeti uygun mu?      
13 Sürücü “Öğrenci Yoklama Defteri” tutuyor mu?      
14 Sürücü öğrencilere karşı nazik mi?      
15 Araç hareket halinde iken öğrencilerin cam kapı kenarlarında durmasına izin veriyor mu?      
16 Gerekirse öğrenciyi belli bir süre bekliyor mu?      
17 Okul İdaresi ve servis sürücüsü arasındaki evraklar tam mı?      
18 Karayolları Trafik Yönetmeliğinde belirtilen hususlara uyuluyor mu?      
19 Servis aracının 6 aylık yapılması gereken periyodik bakım ve onarımı yapılıyor mu?      
20 Aracın Zorunlu Mali Sigortası yapılmış mı?      
21 Sürücünün “Sürücü Belgesi” Okul Servis Araçları Hizmet Yönetmeliğinin 8. Maddesi (ç) fırkasına uygun olup olmadığı?      
22 Esnaf odasınca belirlenen fiyat tarifesine uyuluyor mu?      
23 Araçların kapıları sürücüler tarafından açılıp, kapatılabilecek şekilde otomatik(havalı, hidrolik vb.) veya araç sürücüleri tarafından elle kumanda edilebilecek şekilde(mekanik) de olup olmadığı,(otomatik olduğu takdirde kapıların açık veya kapalı olduğunu sürücüye optik veya akustik sinyallerle intikal edecek şekilde olup olmadığı?      
24 Araçların yaşlarının on iki yaşından küçük (On iki yaş dahil) olup olmadığı?      

Denetl

         ………………………..                                                        ……………….                  

                 ÖĞRENCİ                                                             OKUL AİLE BİRL.ÜYE

        

           ………………………....                                               …….…………………….

                ÖĞRETMEN                                                             MÜDÜR YARDIMCISI

 

 


 

 

 

 

OKUL KANTİNİ DENETLEME FORMU

AYI:

1-Kantinin genel temizlik durumunu (her gün muntazam olarak genel temizliği yapılmalı, tezgahların temizliğinden kullanılan toz bezleri temiz olmalıdır.)

Temiz                    (   )           Temiz Değil           (     )

2-Öğrencilerin görebileceği bir yerde fiyat listesi :

Var                        (   )         Yok                       (   )

3-Fiyat listesi Okul Müdürlüğünce:

Onaylatılmış         (   )        Onaylatılmamış       (     )

4-Kantinde ambalajsız yiyecek:

Satılıyor              (     )      Satılmıyor                 (   )

5-Ambalajsız yiyecekler kapalı yerde :

Muhafaza ediliyor (   )         Muhafaza edilmiyor (   )

6-Yiyeceklerin taksiminde kullanılan bıçak vs. aletler:

Temiz                   (   )         Temiz değil                 (   )

7-Ambalajlı satılan yiyecekler:

Etiketli                 (   )           Etiketli değil               (   )

8-Etiketlerdeki kullanma tarihini aşan yeyecekler:

Var                       (   )           Yok                           (   )

9-Yiyecekler ve diğer satılan maddeler yerden yüksek raflarda ve cinslerine göre biri birine zarar vermeyecek şekilde sıralanmış mı ?

Evet                       (   )          Hayır                         (   )

10-Kantinde karasinek ve böcek gibi haşerelere karşı önlem:

Alınmış                 (   )         Alınmamış                   (   )

11-Ambalajsız yiyecekler satışı varsa (sandviç, tost vs.) personelin araç –gereci yıkamak için lavabo:

Var                         (   )         Yok                               (   )

12-Lavaboda temizlik malzemesi:

Var                         (   )      Yok                           (   )

13-Lavaboda bir defada kullanılan havlu yada tuvalet kağıdı:

Var                       (   )           Yok                           (   )

14-Gıda maddelerinin ambalajında gazete kağıdı, kullanılmış   diğer ambalaj kağıdı:

Kullanılıyor                 (   )           Kullanılmıyor     (   )

15-Bozulan yiyecek satılıyor ise buzdolabı:

Var                               (   )         Yok                     (   )

PERSONEL

1- Kantinde çalışan personelin sağlık karneleri:

Var                               (   )           Yok                     (     )  

2-Gerekli kontroller zamanında:

Yapılıyor                     (     )         Yapılmıyor       (     )

(Personel sağlık yönünden yılda en az bir defa muayene

ve karaciğer çekilmeli 3 ayda bir dışkı kültürleri

alınmalı, sonuçlar karnelerine işlenmelidir.Personel hastalığında herhangi bir bulaşıcı hastalık ihtimaline karşı hemen muayenehaneye gönderilmelidir.)

3-Personelin kantinde çalışmayı engelleyecek hastalığı:

Var                               (     )           Yok                   (   )                  

4-Personelin elleri ve tırnakları:

Temiz                           (   )           Temiz değil     (     )

5-İş Üniformaları:

Var                                (   )           Yok               (   )

6- İş Üniformaları:

Temiz                           (   )           Temiz değil     (     )

GÜVENLİK

1-Tüp gaz kullanıyorsa emniyeti:

Sağlanmış                   (   )           Sağlanmamış   (     )

2-Yangın söndürücü:

Var                               (   )           Yok               (   )

GÖRÜLEN DİĞER EKSİKLİKLER VE DÜŞÜNCELER  

 

………………………………………………..

www.okulyolu.org

 

 


 

 

 

OKUL AİLE BİRLİĞİ DENETLEME FORMU

    EVET HAYIR
1 Yönetim Kurulu görev süresi 1 yıldır.    
2 Yönetim Kurulu Başkan ve Üyeleri en fazla 3 defa seçilir.    
3 Eğitim ve Öğretim yılı içinde en az dört üyenin katılımıyla ayda bir toplanır ve karar yeter sayısı üçtür.    
4 Birlik adına yapılan her türlü harcama ile iş ve işlemlere ilişkin yazışmalar Okul Müdürü ile koordineli yapılır.    
5 Yönetim kurulu kararları, karar defterine el yazısı ile yazılarak imzalanır.    
6 Yönetim kurulu birlik tahmini bütçesini hazırlar ve genel kurulda görüşülen bütçeyi okul ilan panosunda ve internet sayfasında duyurur.    
7 İlgili mevzuata göre tutulan gelir-gider kayıtları eğitim-öğretim yılında her dönem en az birer kere velilerin görebileceği şekilde okul ilan panosuna asılır.    
8 Şartlı bağışlar amaç dışında kullanılamaz.    
9 Kullanılacak belgelerin sayısı ve türü yönetim kurulunca tespit edilir, bastırılır. Kayıt defterinde kayıt altına alınır ve kurum mührüyle mühürlenir.    
10 Kantin gelirinin % 3’ü üçer aylık dönemler halinde takip eden ayın 20’sine kadar hazineye arz bedeli olarak yatırılır.    
11 Elde edilecek gelirin %80’i birliğin %10 İlçe MEM,%10 İl MEM hesabına yatırılır.    
12 Tüm harcamalar birlik yönetim kurulu kararı ile yapılır. Mal ve hizmet alımları birlik yönetim kurulu üyeleri ve uzmanlık gerektiren işlerde aile birliği üyelerini de içine alan az üç kişilik bir komisyon marifetiyle yapılır.    
13

Paralar başkan ve Muhasip üyenin ortak imzasıyla çekilir.

.

   
14 Alınan demirbaşlar tüketim malzemeleri yönetmelik hükümlerine göre okul adına kaydedilerek taşınır işlem fişinin bir örneği harcama belgesine eklenir.    
15 Birliğin gelirlerinin elde edilmesinden ve harcanmasından mevzuata uygun ve okul ihtiyacına göre olmasında sorumludur.    
16

 

Tutulacak Defterler:

  1. Genel Kurul Tutanak Dosyası
   
   
  1. Yönetim Kurulu Karar defteri
   
  1. Gelen –Giden evrak defteri
   
  1. Gelir-Gider Defteri
   
  1. Harcama belgelerinin yer aldığı dosya
   
  1. Gelir/Gider, Makbuzu, alındı belgesi, harcama belgesi
   
  1. İhtiyaç duyulan diğer dosya ve kâğıtlar
   
17 Yönetim Kurulunca yönetim kurulu karar defterinin noterce tasdik edilmesi zorunlu olup, diğer defter ve belgeler birliğin bağlı olduğu İl/İlçe MEM tarafından onaylanır.    

          

   ……………..…….                   …………………….                  ………………………          

Sınıf Öğretmeni              Ana Sınıfı Öğretmeni       Okul Aile Birliği Başkanı

OKUL MÜDÜRÜ

…/…../…………….

,,

 

Sözleşmeli öğretmenlik

turk egitim sen

Ek zam için cumhurbaşkanlığına gönderilecek mektup

İl temsilcilerimiz ve Şube Başkanlarımız için "Ek Zam Mektup Eylemi" nde kullanılacak metnin örneği aşağıdadır. Devamı için

Eğitim kovayı doldurmak değil

egitim bir sen

Eğitim kovayı doldurmak değil, ateşi tutuşturmaktır"

‘Eğitimin geleceği’ ve ‘Gelecekteki eğitim’e dair cümle kurmadan önce bizi nasıl bir geleceğin beklediğiyle ilgili mülahazalara odaklanmak iyi bir nirengi noktası olabilir. Zira günümüzde geleceğe dair tasavvurların odağında dijital devrim ve bu devrimin ürettiği/üreteceği fırsat ve felaketin yan yana durduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. İnsanın, bu gelecek tablosu içerisinde nasıl konumlanacağına ilişkin analizlere kulak vermek “yarının ötesini” tahayyül edebilmek için önemlidir.  Devamı için

,,,

 

Lütfen Paylaşalım

 

web servis

site ekle site ekle

Eğitim öğretim yılı

egitim is

Meb bir hatim sayacı; öğretmenler günü ise uhrevi faaliyetler günü değildir!

Öğretmenlerin haklarının gasp edilmesi, mesleklerinin saygınlığının bizzat iktidar tarafından azaltılması, birçok meslek sahibinin atanamaması gibi sayısız sıkıntılar nedeniyle buruk karşılanan 24 Kasım Öğretmenler Günü, bu yıl MEB'in ilginç bir uygulamasıyla daha garip hale gelmiştir. Devamı için

 

Kotanlı: üniversitelerde torpil ve ayrımcılığa son verilsin

 

Üniversitelerde çalışan idari personelin torpil ve sendikal kayırmacılıktan müthiş derecede rahatsız olduğunu; üniversitelerde görev yapan eğitim ordusunun gizli kahramanları olan idari personelin; başta ekonomik ve özlük olmak üzere, mesleki ve demokratik sorunlarının iyice arttığını söyledi.”Daha öncede yaptığımız açıklamada dile getirdiğimiz gibi üniversitelerimizin rektör ve dekanlarına çağrıda bulunuyorum, üniversitelerde çalışan idari personelin taleplerine kulaklarınızı tıkamayın sendikal ayrımcılık yapmayın. Devamı için